-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
<m:red>Butto'dan sonra Pakistan</m:red>
Dünya Bülteni
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Butto'dan sonra Pakistan

ALI: Adrian Levy, bize bu röportaj imkanını verdiğiniz için çok teşekkürler. Tüm dünyada Butto suikastı şu anda manşetlerde. Siz Pakistan'ın iç ve dış politikalarıyla alakalı çok büyük ve derinlemesine çalışmalar yaptınız. Bu trajedinin Pakistan'ın şu anki politikasındaki istikrarına yansımaları nelerdir?

LEVY: Daha çok istikrarsızlık getirerek Pakistan'da büyük bir etki oluşturacaktır. Bunun sebepleri olarak Butto'nun partisi PPP'nin çok feodal olmasına rağmen kesinlikle mükemmel, şeffaf ve açık olmayan ve hala çok güçlü kökleriyle muazzam bir politik güç olması. Bu destek sadece Butto'nun kendi memleketi olan Sind'de değil, Müşerref askeri yönetimiyle geçen, hayal kırıklığıyla dolu 9 yıldan dolayı geniş bir destek ortaya çıkmış vaziyette. Butto'ya veya partisine şahsi olarak sempati duymayan kişilerin çoğu, Müşerref ve partisine- Pakistan halkı "Kralın partisi" diyor- karşı oy verme imkanı olarak Butto ve partisini görüyordu.

Müşerref'in partisi; askeri ihtiyaçları, arzuları ve sadece amaçları hayatta kalmak olan, Pakistan'ın herhangi bir şekilde özgürlükler adına ilerlemesi veya laiklik hareketlerine yönelik düşünceleri olmayan, belirli çevrelerin pragmatist politikacıları temsil ediyor.

Pakistan'da birçok insanla yaptığım görüşmeler sonrasında edindiğim izlenim, Butto'nun mükemmel olmayan bir seçim kartı ve adayı olmasına rağmen-hakkında çok yolsuzluk iddiaları olmasına ve diğer partiler gibi askeriyeye karşı durmada çok ciddi problemler yaşaması- insanlar onu bir şeylerin başlangıcı olarak gördü. Orduyla yeni bir diyalog oluşturabilme imkanı olarak gördü.

İşi bozacak biri gibi görünüyordu, bu başladığı zaman- ona destek tam olursa- Müşerref'in partisi tarih olacaktı. Müşerref zayıflatılacaktı ve hatta ciddi oy kaybı olacaktı.

Sonuç askeri olarak değil ama, demokratik bir sistemle neticelenecek bir Ulusal Meclis olabilir. Bu sadece bir şeyin çok ama çok başlangıcıdır, ama demokratik bir Pakistan sistemi hayal eden Pakistanlıların sesi olma noktasında, tüm gücü elinde tutan Müşerref seçeneğinden daha da iyidir Sesleri dinlenmiyor. Bu durum karşısında ortaya çıkabilecek en kötü sonuç seçimin olmaması veya adayların askeriyenin seçtiği adaylar olması, askeriye yanlısı koalisyon ya da MMA-dini koalisyon ki son seçimde oyların % 12'sini aldıklarını biliyoruz.

Butto'nun ölümünde önemli olan bir başka şey ise, aslında ilerleme hareketinin sönüp gitmesidir. Birçok kişi mağdur ve kötümser hissedecek. Pakistan'da askeriyenin elini güçlendirecek bir şey bu. Korku, kaos ve anarşi Pakistan'da askeriyenin elini güçlendiriyor. Askeri argümanda da çok yer işgal eden, demokrasinin genç ve yetersiz olması ve sadece ordunun profesyonel olması ve sendelemiş Pakistan'ı bir arada tutabilecek tek güç olması söyleniyor.

Yanlış bir denklem oluşturuyorlar burada: "Askeriye olmadan kaos olur. Ordu olmadan İslami bir darbe olur. Ordu olmadan Pakistan'ın nükleer gücü Cihadilerin veya batı karşıtı olanların eline geçer." Bu tamamen yanlış ve Pakistan'ın gerçek durumunu çarpıtan bir durumdur.

Gerçek olan; ordunun İslamcı oyları hileye karıştırmasıdır. İslamcılara ve muhafazakar gruplara para, destek, eğitim, siyasi güç ve silah verdiler. Onları askeri koalisyona getirdiler, onları askeriyenin ılımlı ve liberal karşıtlarına karşı kullandılar. Aslında, 1999 senesinden itibaren Müşerref gerçeğine bakacak olursak, Pakistan'da hayat daha da kötüleşmiştir. Daha kötüye gitmeyen bir yön, Pakistan'ın Amerikan parasıyla sıkıştırılmasıdır. Pakistan ekonomisi ve ekonomik büyümesinden bahsedildiği zaman ortada olan şey, yapay bir şekilde Amerika tarafından Pakistan'a aktarılan milyarlarca dolardır. ( Son beş yıl içinde Amerika, Pakistan'a 10 milyar dolardan fazla yardım yapmıştır.)

Toplum daha çok radikal ve daha az demokratik olmuştur, demokrasi kurumları ordu tarafından mahvedilmiştir. Ordu muazzam zenginleşmiş ve güvenilmez olmuştur. Üst düzey generallerin zenginlikleri kişi başı 10- 15 milyon doları bulmuştur. Askeri iş ilişkilerine baktığınızda 10 milyar dolarlık bir kazanç sağladıklarını ve bunun Hong Kong Shanghai Bankasının geçen seneki karına eşit olduğunu görürsünüz. Bunlar da kendi içlerinde politik bir sınıf oluşturuyor ve onların ilgileri Pakistan'ın demokratikleşme hareketiyle kesinlikle aynı değil.

Pakistan'ın askeri ve istihbarat birimleriyle alakalı konuşalım, ISI. İlk olarak, araştırmalarınıza göre bu ajanslar ne kadar güçlü? Eğer güçlü ve etkiliyseler, nükleer üretim faaliyetleriyle bilinen Abdulkadir Khan'ı bilmeleri gerekirdi.( Bu kişi Pakistan Nükleer bombasının babası olarak bilinir)Temmuz ayında Pakistan'da Lal Mescidini kuşatan öğrenciler, nasıl olur da ISI ajanslarının önünde tümden silah ve cephane dolu bir şekilde oturabilir? ISI ve ordu yetersiz mi ya da Pakistan'daki günlük politik olayların çok mu içine girmiş vaziyetteler?

Tüm araştırmalar, ve benim dış ajanslar ve eski Pakistan ordu mensuplarının da aralarında bulunduğu tüm tarafsız haber kaynaklarım gösteriyor ki, A.K'nin nükleer üretim faaliyetleri aktif bir devlet politikasıydı. General Ziya Ül Hak'ın ( 11 yıl Pakistan'ı yönetmişti.) masasından 1988 Ağustosunda ortaya çıkmıştı ve Sovyetler Afganistan'ı terk eder terk etmez Amerikan'ın da bilgisi dahilinde yer almıştı ve Pakistan'ın artık Amerikan yardımına ihtiyacı olmayabilirdi.

Bu yüzden Pakistan iki şeye bakıyordu: 1) Amerikan parasından kayıpla sonuçlanacak diğer ülke paralarının nakit sıkıntısını engellemek ve 2) Amerika'yla artık devam eden ve sağlam bir müttefiklik ortamı söz konusu olmadığı için, ona karşı ayakta durabilecek politik bir varlık oluşturmak. Ziya Ül Hak'ın ölümünden sonra, ISI ve ordunun liderlikleri, bunu yapmanın en iyi yolunun ülkenin nükleer varlıklarını kullanıp, onları nakit paraya çevirerek ittifaklar kurmak olduğunu düşündüler.

Bu, Abdulkadir Khan'ın arkasındaki güdülemeyi anlamada kritik bir şeydir.

ISI ve ordu liderleri, Ziya Ül Hak ölmeden üç ay önce bir araya gelip görüştüler ve o öldükten sonra da, ordu komutanı General Baig ve ISI lideri Hamid Gül de bir arada oturup bu meydan okumayı görüştüler. Nükleer bir meydan okuma ya da ekonomik bir meydan okuma mıydı? Amerikan müdahalesine karşı ayakta durabilecek bir İslami hareket oluşturmanın en iyi yolu bu muydu?

Akılda tutulması gereken bir şey, Amerika bunun olması için gerekli tüm zemini oluşturdu. Amerika'nın Pakistan'la olan ilişkileri zayıfladı, luna park treni gibi, inişli ve çıkışlı, bir ziyafet ve sonra da bir kıtlık gibi. Amerika, politik olarak ihtiyaç duyduğu zaman Pakistan'ı sevdi veya istemediği zaman da terk etti. Bunu belirtmek için kritik bir noktayı ifade etmek istiyorum.

Pakistan'daki diktatörlük dönemindeki her yıl yapılan Amerikan yardımının rakamlarına baktığımızda, Amerikan yardımının son derece muazzam, büyük olduğunu görürüz. Bu yardım çok cömert olmuştur; gerek CIA tarafından "kara" yardım, gerekse Kongre tarafından açıktan yapılan yardım. Ve 90'lı yıllardaki zayıf demokrasi döneminde Pakistan'daki politik partiler kendi ayakları üzerinde durmaya çalıştıklarında Amerikan'ın Pakistan yardımı sadece 1 milyon dolar civarına düştü. Amerika hiçbir zaman sivil topluma destek olmamıştır, onun yerine diktatörlüğü desteklemiştir.

Kitabınızda en azından beş Amerikan başkanının Pakistan'daki nükleer hırstan haberdar olduğunu ve şu anda patlamaya hazır bir bomba gibi düşünülen bugünkü durumla alakalı destekleyici bir davranış içinde olduklarını belirtiyorsunuz. Amerika'nın Pakistan'la olan ilişkilerinde aşk ve nefretlerinden bahsedelim.

Asıl olarak 70'lerde siz Amerika'nın Pakistan'da nükleer bir güç oluşturma çabasının olduğunu ve özellikle 80'lerde Pakistan'a nükleer teknoloji oluşturması yönünde bilgi ve destek sızdırdığını söylüyorsunuz. Amerika bu aldatmacada nasıl rol oynuyor? Kim kimi aldatıyor? Amerika, şayet Pakistan'a nükleer üretim için yardım ettiyse Amerikan dış politikalarındaki çıkarlarına nasıl etki eder?

Dünyanın değiştiği kritik yıl 1979 senesi. Sovyetler Afganistan'ı istila ediyor, Şah İran'dan kaçıyor ve Humeyni İslami Devrimin başına geçmek için Paris'ten Tahran'a geri dönüyor. Bu olduğunda Amerika, bunun Asya'ya genişleyebileceği yönünde güvensizlik içinde idi.

Carter'ın Ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski'nin hissi - ve 1979 yılında hafızalara bunu kazımak için uğraşmıştı- Amerika'nın altın standardının değişmesiydi.

Artık insan hakları ve üretim dışı şeylere önem verilmeyecek ve bunlar kendi şemsiyemiz altında Pakistan'ı kazanmak için Pakistan'ın politik gündemine girdirilmeliydi.

Carter yönetimi kuvvet kaybetti ama Reagan yönetimi Beyaz Saray'a gelir gelmez, dış işleri bakanlığından Pentagon'a kadar Pakistan'ı masaya çekmek için hamle yaptı.

Bu teklifler çok açık: Enformasyon Özgürlüğü çerçevesinde verilen bilgilerin dışişleri bakanı Haig ve diğer Amerikalı yetkililer arasında görüşmeler yapıp, " Pakistan'ın nükleer güç sahibi olmasına aldırış etmeyeceğiz. Bu bizim için şimdi bir problem değil. Onları, Afganistan'daki mücahitlere desteğimizi göstermek için bir atlama tahtası olarak kullanmalıyız. Bir tarafta yer almak için hazırlık yapmak zorundayız ya da Pakistan'daki nükleer bombalara bakmayacağız" dediklerini gösteriyor.

Diğer toplantılarda daha açık bir şeklide aslında şöyle dediler, " bomba programını radarlarımızdan çıkaralım. Bizi bunla utandırmayın." Bu yüzden aldatmaya bakılacak olursa, bu Amerikan halkının aldatılmasıdır. Amerikan halkına nükleer üretim sınırının, hükümetin altın standardı olduğu söyleniyor, aslında öyle değil. Nükleer silah üretim sınırı 8-9 yıllık geçici Pakistan ilişkileri döneminde bir kenara bırakılmıştı.

Ve tabii ki Amerika tarafından göz yumulan ve aktif bir şekilde programlarında desteklenen Pakistan'a daha sonra 1989-1990 yıllarında Amerika sırt çevirdi.

Pakistan üç Amerikalı yetkiliyi uyardı, " bize sırtınızı dönerseniz, teknolojimizi satacağız ve İran ilk müşterimiz olacak."

Şimdi bu mesaj, Merkez komutanlıktaki Norman Schwarzkopff'a, İslamabat'taki Amerikan başkonsolosu Bob Oakley'e ve Pentagon'daki dışişleri bakan yardımcısına verildi. Üçüne de bunlar bildirildi ve alınan karar artık Pakistan'a ihtiyaç duyulmadığı oldu. Dikkatler 1. Körfez savaşına, Orta Doğuya çevrildi, böylelikle Pakistan terk edildi. Ve Pakistan'da dediğini yaptı ve nükleer teknolojisini satmaya başladı. CIA ve Pentagon'da çalışan birçok uzmanla yapılan röportajda Pakistan'ın nükleer teknoloji satma ve tedarik etme çabalarının engellenmesi bizzat Beyaz Saray'ın içinde engellendiği bildiriliyordu. Yani aslında bu programa izin verilmiş oldu. Reagan yönetimi buna izin verdi ama baba Bush yönetimi, ülke istikrarsızlaşmaya başladığı, demokrasi zayıfladığı ve Pakistan sivil toplumunun Amerika'dan yardıma ihtiyacı olduğu bir dönemde, 1990 yılında Pakistan'a sırtını döndü.

Bu yüzden Pakistan'ın bunları satması kaçınılmaz oldu. Amerika tarafından gelen nükleer teknolojiye ilişkin ilerlemeci hiçbir görüş doğru değildi. Hileliydi. Pakistan, aslında bunun bir kurbanı olmuştu. Amerika'dan tutarlılık bekliyorlardı ama bunu hiç göremediler.

Evvela lütfen 11 Eylül sonrası Müşerref ve Bush ilişkisini açıklar mısınız, özellikle Pakistan'ın nükleer kapasitesi ve hırsı? İkinci olarak, bir diğer mevzu da Müşerref'in askeri diktatörlüğü ile ilgili durum, her ne kadar Beyaz Saray bunu bu şekilde tanımlamayıp nükleer teknolojinin aşırı uçtakilerin veya El Kaide'nin eline düşmemesi için desteğe ihtiyaç olduğunu söylese de. Temel olarak, durum şu: Müşerref'in değilse, nükleer bomba El Kaide'nin elinde. Bu tehdit ve iddia ne kadar meşrudur?

Tamamen yanlıştır ve iki grup insan tarafından- başkan yardımcısının ofisindeki ve Pentagon'daki neo muhafazakarlar- ortaya atılmış yanlış bir iddiadır. Demokrasi getirmek gibi zahmetli bir işin içinde yer almak istemediler ve diktatörlükle ilgilenmek istediler, çünkü generalle telefonda konuşmak zahmetli bir demokratik sistemden daha da kolaydır.

11 Eylül'den önce, nükleer üretimden ve El Kaide'ye destek verdiği iddiasından dolayı ilişkiler sınırdaydı. Aslında gerçeklere bakacak olursak, insan haklarını baskı altında tutan bir askeri rejim vardı, nükleer üretim yapan, terörü destekleyen 11 Eylül'le tehlikeli bir bağlantısı olan. Bu Irak değildi. Tüm seçeneklere uygun olan tek ülke Pakistan'dı. Ve hala başkanın etrafında bir grup neocon, 1992 yılına, Irak gündemine giden bir gündemleri vardı. Saddam'ın bir sonraki muhtemel hedef olabileceğini düşündüler. Sonuçta Pakistan'la alakalı tüm bilgiler indirgendi. Oldukça dürüst olarak, Pakistan'daki en büyük tehdit istikrarsızlıktı ve hala bu Amerika'nın içinde yer almak istemediği bir şeydi.

Peki Pakistan'ın nükleer programının El Kaide'nin eline düşmesine izin verilmesini iddia etmek ne kadar meşrudur?

Kesinlikle bu imkansız. Bir silahın bu şekilde bırakılması imkansız. Bu olamaz. Pakistan ordusunun kendi emir komuta şekli var ve bununla kendi yöntemleriyle başa çıkabilirler. Bu diktatörlüğü desteklemeyi haklı hale getirmek için ortaya atılmış bir korku hikayesi.

Bu komik ve saçma bir tartışma.

Bu modern korku, "Şeytan Ekseni" yada hileci ulusların sinsice nükleer teknoloji elde etmeleri. Bu hamle Saddam yönetimi altındaki Irak için ve El Kaide ile Taliban sempatizanları için. Bu suçlama ne kadar inandırıcı? Ayrıca, Pakistan'ın bu ülkelere yardım etmede ve amaçlarına ulaşmalarındaki rolü nedir?

Pakistan ordusu ve istihbaratı bu ülkelere satış yapıyor ve bunun cihadilerin eline geçmesine izin vermiyorlar. Pakistan ordusu ülke ülke pazarlık yapıyor. İlk önce tüm teknolojilerini Irak'a teklif ettiler, ama Irak teklifin gerçek olduğuna inanmadı ve bunun tuzak olduğunu düşündüler, bu yüzden reddettiler. Pakistan, sonra İran'a gitti ve ilişki geliştirdi. Sonra 1993-1994 senesinde aynı pazarlığı Kuzey Kore'yle de yaptılar.

Bu pazarlıklarda ordu ve Abdulkadir Khan'ın bağlantısı etkiliydi. 2002 senesine gelindiğinde İran,Irak,Libya, Kuzey Kore, Suriye ve Suudi Arabistan devletlerinin nükleer teknolojiye sahip olmalarına ilişkin müzakereler oldu. Bu bir hükümet girişimiydi. Hükümet kuryeleri kullanıldı. Hükümet taşıma uçakları, gemileri, donanması ve hava kuvvetleri nakliyatta kullanıldı. Ve 90'ların sonuna ve milenyumun başına kadar Abdulkadir Khan Amerikan istihbaratı tarafından takip edildi. Böylece ne yaptığı bilinmeye başlandı. İstihbaratın çizdiği tabloda sadece Abdulkadir Khan ile sınırlı olmayan bir görüntü vardı.

Abdulkadir Khan, "İslami bombanın babası" olarak adlandırılır. Aslında 2004 senesinde televizyona çıktı ve nükleer silah üretiminde ve bunları "düzenbaz ülkelere" satmada şahsi bir sorumluluğunun olduğunu iddia etti, sonrasında burnunun dibinde olan nükleer kara paza pazarlıklarını bilmiyor gibi davranan Müşerref tarafından affedilip, ev hapsinde tutulmaya başlandı. Az önce söyledikleriniz doğru ise, bir adam, yaşlı bir bilim adamı, nasıl olur da ülkesindeki kontrollerden ve uluslar arası güçlerden kaçabilir ve serbestçe nükleer teknoloji pazarlığı yapabilir? Niye bir günah keçisi olarak kullanıldı?

2003 senesinde bir anlaşma yapıldı ve Pakistan "Terörle Savaş" a imza attı ve artık müşterek bir ortak oldu—ordu artık o olmadan savaşılamayacak bir ortak gibi görülmeye başlandı. Böylece Pakistan ordusunun adını temizlemek için bir günah keçisine ihtiyaç vardı. Abdulkadir Khan. Eğer Khan bu nükleer teknoloji üretimini kabul ederse, onu kimse sorgulayamazdı, bunun için kimseye müsaade edilmezdi. Tüm pazarlıklar Pakistan içinde olup bitecekti. Ordunun adı temizlenecekti,askeri ünleri korunup muhafaza edilecekti ve müttefik olmaya devam edeceklerdi. Böylece 2004 senesinin Ocak ayında Khan televizyona çıktı ve o büyük konuşmasını yaptı, "hatalıydım, ben tek başıma küçük bir grup destekçiyle bu büyük girişimleri gerçekleştirdim" ve bir sonraki gün affedileceğinden emindi. Ve soruşturma daha sonra yapıldı, 18 ay sonra Müşerref tarafından kapatıldı ve olayın altına bir çizgi çizildi.

Pakistan'da ya da İslam dünyasında neden bazı insanlar, dünyanın geri kalan bölümü bir suçlu ve nükleer silah üreticisi olarak kabul ederken, Abdulkadir Khan'ı bir kahraman olarak kabul ediyorlar? Bu tezatı oluşturan nedir?

Bir bakıma bir kahraman: nispeten önemsiz bir adam bu aşamada bir ülkeye el atıyor ve parlak bir organizasyonla donanımlı ve sofistike bir nükleer program oluşturuyor. Bu yaptığı şeyle yüksek bir saygı görüyor çünkü büyük bir girişimi çok etkin bir şekilde işletmeye başlıyor. Çok açık bir şekilde niye bazı insanların onu dikkate değer bir kişi olarak gördüklerini anlarsınız. Çalıştığı ordu tarafından çok ihanete uğradı, çok alaycı politik sebeplerden dolayı feda edildi.

Bu açıdan, Pakistan ordusu daha geniş bir "İslami" toplum tarafından düşman olarak kabul edildi. Ve Khan, büyük bir gayretle ülkesine hizmet etmek için programı uygulayan ve ülkesini seven bir Pakistan hizmetkarı olarak görülüyordu. Birçok kişi Khan'ın kazandığı para ve şahsi mal varlığı üzerinde çok abartılı bir şekilde durarak, Khan aleyhinde karalama kampanyası yaptı. En fazla vatanseverlikle güdülendi. En fazla, Hindistan'a karşı Pakistan'ın ayakta durması arzusuyla güdülendi. En fazla nükleer silah üretimi sınırlandırmasını zorbalık olarak görmesinden ve İsrail'e bunlar için izin verilmesi-hatta sığınak bombası geliştirmesine bile ses çıkarılmaması ve Pakistan'a bu imkanın verilmemesi- onu güdüledi.

Bu eşitsiz oyun alanında Pakistan'a yasaklanan ama İsrail, Güney Afrika, Arjantin ve diğerlerine gizlice verilen bu teknoloji imkanı. Bu yüzden Khan'ın neden aslanlaştırıldığı ve bir kahraman haline getirildiği anlaşılabilir.

Pakistanlı vatanseverler ve destekçiler Hindistan'ın nükleer güç olduğunu ve Pakistan'a karşı bir çok savaş verdiğini söylüyorlar. İsrail, Hindistan'ın müttefiki ve nükleer bir güç. Büyük batılı ülkelerde nükleer güç var.Pakistan'a niye aynı hak verilmesin? Sınırlarını ve egemenliğini koruma hakkı yok mu? Batılılara bu hakkı verip Pakistan'a bunu mahrum eden nedir? Bu makul bir soru mudur?

Bu, çok çok güzel bir sorudur. Cevap vermesi en zor olan soru bu. Hindistan'la alakalı olan durum sonrası tüm bu nükleer silah üretim probleminin ortaya çıktığını düşünüyorum. Hindistan nükleer güce ulaştı ve bu gerçek kabul gördü. Ve Pentagon ve dış işlerinin bununla alakalı raporunu okuyanlar, Pakistan'ın Hindistan'a izin verilip, Pakistan'a verilmemesinin bir kötülük ve eşitsizlik olarak düşünüleceğini kabul etti. Bu kesinlikle doğrudur.

Ama asıl büyük problemi daha önce konuştuğumuz gibi, Amerika Pakistan'a yönelik tepkilerde oldukça yavaş hareket etti, böylece Pakistan devam edip nükleer silah üretim sistemi geliştirdi. Bu nükleer tarihte yepyeni bir olay. Nükleer silah üreten hangi devletler Pakistan'ın yaptığı gibi organizasyonlara ve ulus devletlere yaklaştı? Pakistan'ın nükleer programı, nükleer silah üretimi için olmadıkça uluslar arası istihbarat toplulukları tarafından kabul edilebilir; bu sadece onları öfkelendirir. Pazarlıklar ortaya çıktığında,genişliği ve derinliği incelendiğinde, Pakistan programı hareketinin oluşturulması görünüyor.Ama haklısınız, korumacı güçler tarafından idare ediliş şeklinde büyük bir adaletsizlik var –bu kesinlikle doğru.

Son sorum. 50'li ve 60'lı yılların soğuk savaş histerisini, Küba füze krizi, nükleer yıkıma hazırlanıp sıraların altında saklanan çocuklar ve daha neler. Bu dünyanın gelecekteki görüntüsü mü? Dış politika veya uluslar arası organizasyonlarla tehlikeli nükleer silah üretimini engellemek için neler yapılabilir? Durum ümitsiz mi?

Bence hepsinden önemlisi,ilk sorunuza geliyor. Parası, ilgisi, nüfuzu olan ve istikrarlı bir Pakistan oluşturmak isteyen insanlar. Bence gerçekten de bu asıl mesele. Bana göre nükleer silahtan arınmış bir Orta Doğu asıl arzu edilen şey. İsrail'i silahsızlandırmak ve etrafındaki tüm güçlerin silahsızlandığını düşünmek, bu fikir açıkça gerçekleştirilebilir bir fikir değil.İsrail'in buna ikna olacağına inanmıyorum. Pakistan'da gelişimci bir hareketin terörle ve El Kaide ile savaşmada etkili olacağına inanıyorum ve özgür, laik konsensüs cevap olabilir.Bunu yapmak için orada demokrasiye destek vermeliyiz. Askeri diktatörlük altında yaşamak istemeyen Pakistan halkının çoğunluğunun arzularına destek olmalıyız. Bu yüzden Amerikan politikasında, generallerle olan kolay yoldan geçip, zor yolun inşası için ülkelere destek olmak gerek. Pakistan gibi ülkelere karşı tutarlı olunmalı.

Wajahat Ali Pakistan asıllı Müslüman Amerikalı oyun, makale yazarı ve mizahçı. " The Domestic Crusaders ," 11 Eylül'den sonra, Amerika'da yaşayan Müslüman Pakistanlı Amerikalılarla alakalı yaptığı ilk büyük oyun.

Çeviren: M.Hasan UNCULAR

dünya bülteni
Bu makale toplam 440 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2300, Satış 1.2400; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.9140, Satış 1.9300
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi