- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Türker Çelik
Kuzey Irak’ta ‘vassal’lığımız hayırlı olsun
25 Ekim’de Başbakan; İngiltere’de, Türkiye-İngiltere Stratejik Ortaklık Belgesi’ni imzalıyor… 10 gün sonra ABD ile PKK ile mücadele konusunda anlaşmaya varılıyor… İlerleyen birkaç hafta sonra PKK saldırılarının yoğunluğunda belirgin bir düşüş yaşanıyor… Ve geçtiğimiz cumartesi gecesi, Türkiye Kuzey Irak’a hava saldırısı düzenliyor… Başta Barzani olmak üzere Kuzey Irak yönetimi Erdoğan Bush görüşmesini takip eden süreçte sakinleşiyor. Sınırdaki peşmergeler çekiliyor; hatta Barzani kafasını dağıtmak amacıyla İtalya’ya falan gidiyor… 25 Ekim itibarıyla girilen yeni süreçte AB bile, PKK terörüne karşı kaşlarını çatıyor: DTP’ye PKK ile arasına mesafe koymasını öğütlüyor… Ve bütün bunların açıklaması çok basit!… Türkiye kararlılığını gösterdi. Türkiye’den korkan veya Türkiye’nin dostluğuna büyük önem veren ABD de geri adım attı; Barzani efendiye haddini bildirdi. En sonunda AB’li dostlarımız da DPT’nin gerçek yüzünü gördü. Herhalde bu savı; sokaktaki Ayşe teyze bile çok naif bulur… Belki şöyle desek daha doğru olur: Türkiye, bölgede tek başına oyun kuramaz ancak kurulan oyunların sınırını belirleyebilir. Belki; karşı çıkmamamıza rağmen Kuzey Irak’taki devletçiliğin oluşumunu engelleyemedik ama Kuzey Irak’ta cüssemizle orantılı bir etkinlik elde etmemiz mümkün. Yazının ilk bölümünde aktardığımız kronolojik silsile, bölgede ABD eksenli batı ittifakının, ana stratejik çizgisine bağlı kalmak şartıyla, tali bir açılıma gittiğini işaret ediyor. Türkiye, bu tali yola girerse, Kuzey Irak’ın vassalı olabilir. Vassallık malum, Britanya'da Ortaçağ-derebeylik sisteminde söz konusu olan bir olgu… Küçük bir siyasal oluşumun, daha büyük veya üst bir güce bağlılığını bildirmesini (bu güç genelde krallıktır) bunun karşılığında da bölgesel egemenlik elde etmesini anlatıyor. Ortaçağ’da; alt konumdaki vassal, bağlı olduğu üst güce asker ve vergi vermek zorundadır. Bağlı olduğu kurum da, onun kendi bölgesindeki egemenliğini kabul eder ve onu dış güçlere karşı korur. Bunu Kuzey Irak ve Güneydoğu bağlamında Türkiye ABD ilişkilerine tercüme etmeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz: Türkiye, Kuzey Irak’ta ABD’nin çizdiği genel politik çerçeveye bağlı kalacak. Diğer bir deyişle, bölgesel Kürt yönetimini tanıyacak, istikrarsızlığa yol açmayacak. Önümüzdeki dönemde bölge dışı aktörlere karşı peşmerge kardeşlerine destek verecek, ağabeylik yapacak. ABD de, Türkiye’nin kendi sınırlarındaki egemenliğini dolaylı da olsa sorgulamayacak. Kuzey Irak’ta da ABD’nin bir alt gücü olarak belirli ölçüde bir egemenliğe sahip olacak. Hatta sınırlı da olsa, petrol rantından da pay alabilecek. Kuzey Irak yönetimi mi? Son hava saldırısında da olduğu üzere onlara kimsenin pek bir şey sorduğu yok. Onlara düşen, Lübnan benzeri Ortadoğu’da ikinci bir ‘değişken-oynak’ güç olmak… Gücü kuracağı ittifaklarla doğru orantılı ve böyle olmaya devam edecek. (Ancak, Türkiye’nin Kuzey Irak halkını küçültücü açıklamalardan kaçınması herşeyden önce insani anlamda doğru yoldur. Bu tercih, siyasi bağlamda ise orta vadede bölgeye yönelik ‘soft power-yumuşak güç’ anlamında etkinliğini artıracaktır.) Yukarıdaki projeksiyonun ne ölçüde gerçekleşeceği, ABD’nin Irak’taki pozisyonuna bağlı. Şu anda Kuzey Irak’ta, önemli bir üs kurmakta olsa da bu üssün güvenliği için çevrede en azından bir dost, hatta destekleyici ülkeye ihtiyaç var. Diğer taraftan, ABD’nin yurtdışına gönderebileceği asker sayısı anlamda sınıra geldiği malum… Keza, Kuzey Irak yönetimi ile el altından anlaşma yapan 25’e yakın ‘ördek’ petrol şirketinin bölgeye yapmayı planladıkları yatırımların geleceği bölgen sürdürülebilir istikrarına bağlı. Bütün bu nedenlerle, bölgede sıcak patatesleri ateşten alacak bir aracıya ihtiyaç var. Türkiye’nin bu işe oldukça iştahlı olduğu açık… Bu işin Türkiye açısından hayır mı, şer mi olacağını zaman gösterecek. Ancak, ABD ile aramızdaki ilişkinin artık adının konması lazım. Kısacası vassal’sak vassal’lığımız bilelim… Bu makale toplam 1084 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||