-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
<m:blue>M.İkbal'in Türkiye'deki değişim sürecine bakışı</m:blue>
Rüstem Budak
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
M.İkbal'in Türkiye'deki değişim sürecine bakışı

İslam dünyası; Müslüman olan toplumların ağırlıklı olarak yaşadığı ve siyasal egemenliğinde elinde bulundurulduğu bölgelere verilen bir isimdir. İlk toplum ve devlet kurucusu Hz. Muhammed(s.av)’ten sonraki hızlı genişleme ve siyasal bölünme nedeniyle artık belli bir merkezden yönetilmeyen ama aidiyetini bu kimlik üzerinden ifade eden bir yapı oluşmuştur. Bu süreç Müslüman toplumların ve devletlerin farklı coğrafyalarda oluşturdukları yapılanmalarla derinleşmiştir.

Osmanlı imparatorluğu İslam dünyasında hâkim konumda iken bile İslam kültür ve medeniyetini taşıma iddiasındaki devletler vardı. Bunların başlıcaları; İran ve Hindistan’daki devletlerdir. İslam dünyasının batı dünyası karşısında etkin konumunu yitirmesi, ulus kimliğinin aktif şekilde ön plana gelmesi ve kimlik krizinin derinleşmesi ile ayrışma artmıştır. İslam dünyası yekpare ve bütüncül değil ancak birbirinden her zaman etkilenen bir yapılardan müteşekkildir. Toplumlar kendi aidiyetini bu dünya üzerinden ifade etmektedir. 19. y.y. başlarında İslam dünyasında kimlik- yenilgi krizi yaşanmaya başlamıştı. Bu kimlik- yenilgi krizinden nasıl çıkılabileceği noktasında farklı yerlerden arayışlar ortaya çıktı. Türkiye, İran, Mısır, Hindistan, Suriye ve Sudan gibi ülkelerde aydınlar ve âlimler önermelerde bulunmaya başladılar. Yeni bir dirilişin yolları için İslam dünyası kendi iç örneklemlerinden faydalanmaya çalıştı.

Osmanlı İmparatorluğu siyasi güç ve merkez kabul edildiği ve burada da sorunlara duyarlılık olduğu için yaşanan arayışlar hemen burada da yankılanıyor ve ses getiriyordu. Çevreden merkeze teklifler geliyordu. Cemaleddin Afgani tekliflerini bizzat İstanbul’a gelerek padişaha sunuyordu. Türkiye’den Mehmet Akif, Said Halim Paşa ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerin fikirleri de İslam coğrafyasında tartışılıyordu. Siyasal dönüşümlerin yaşandığı 20. y.y başında yaşanan süreçler dikkatle takip ediliyordu. Bu zaman diliminde büyük mütefekkir Muhammed İkbal Pakistan’dan İslam dünyasının durumunu gözlemliyor ve dirilişi için çareler arıyordu. Doğu ve batı felsefesine vukufiyeti ile yaşanan çıkmazı aşmak için ümmetin önündeki sis bulutlarını aralamaya çalışıyordu. Bu noktada kuruluşunda önemli rol oynadığı Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılma süreciyle beraber yeni devletin nasıl olması gerektiği noktasında sürekli diğer İslam ülkelerindeki örneklikler tartışılıyordu. Siyasal ve dini güç- çekim merkezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı değişim sürecini izliyordu. Batıya karşı yapılan en küçük mücadeleyi önemsiyor ve çıkış için örneklik- önderlik bekliyordu. Muhammed İkbal Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyete geçiş yaşayan Türkiye’nin değişim sürecini anlamlandırmaya çalışmıştır.

Osmanlı’nın batı karşısındaki geri çekiliş sürecindeki direnişini takip eden Muhammed İkbal, bu savaşıma karşı bulunduğu yerde duyarlılığı artırmaya çalışarak katkıda bulunmuştur. 1911 ve 1912 yıllarında, Lahor’da açık hava toplantıları yapılır, burada hatipler, Trablus ve Balkan harpleri hakkında konferanslar verirlerdi. Dr. İkbal de bu toplantılarda, yazdığı manzumeleri okur ve Türklerin kahramanlıklarını Hind alt kıtası Müslümanlarına anlatır ve onlara Türk sevgisini aşılardı. Balkan Harbi sırasında Dr. Muhtar Ahmed Ensari başkanlığında bir Kızılay Heyeti Türkiye’ye tam teşekküllü bir hastane getirmişti. Ayrıca bazı Hint Müslüman üniversiteli gençler Türk ordusu saflarında harp etmek üzere Türkiye’ye hicret etmişlerdi. (İkbal, 1981: 22) İkbal, şiirlerinden birinde Balkan harbinde yaşanan olayı anlatarak Türk adaletini övüyor. “Edirne Muhasarası” isimli şiirinde Edirne’nin Bulgarların kuşatması altında olduğu bir anda Kale komutanı Şükrü Paşa, askerlerin erzakının tükenmeye yüz tuttuğunu görünce, şehir halkına, askere yiyecek vermelerini emreder ve herkesten erzak toplar. Şehrin kadısı, gayri Müslimlerin mallarına da el konduğunu görünce “Zimmîlerin malı Müslümanlara haramdır” diye fetva verir ve gayri Müslim halktan toplatılan yiyecekleri geri verdirir. (İkbal, 1981: 81)

Muhammed İkbal, İslam kültürünün kurumsal olarak taşıyıcısı ve koruyucusu Osmanlı’ya derin muhabbeti olan bir düşünürdü. Bir şiirinde İstanbul sevgisini ise şu mısralarla dile getirir:

Konstantiniye(İstanbul) toprağı, yani Kevser’in diyarı

Ümmetin Mehdi’sinin setvetinin parlak timsali

Harem(Kabe) toprağı gibi bu toprak da tertemizdir

Leylak sahibi (Hz. Muhammed)’nin haleflerinin makamıdır

Buranın havası gül kokusu gibi temizdir

Eyüp Ensari’nin türbesinden şu ses geliyor:

Ey Müslüman, ümmetin kalbi bu şehirde atar

Bu şehir yüzyılların kanlı savaşlar sonucu elde edilmiştir. (İkbal, 1981: 72)

Birinci Dünya Savaşı ile hızlanan bölünme ve geri çekilme sürecinde Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu konum tüm Müslümanları olduğu gibi Hint- Pakistan Müslümanlarını da etkiler. Hilafet Osmanlı’daydı ve Batı karşısında Doğuyu koruyan ve kollayan bir kale mesabesindeydi. İslam dünyasının birçok bölgesini egemenliği altında bulunduran Osmanlı’yı Anadolu’ya mahkûm ve de parçalanmış bir halde bırakmak isteyen Batı’ya karşı yapılan mücadeleye Pakistan Müslümanları da destek verirler. Savaş esnasında ve bağımsızlık uğraşıları sırasında Türkiye’ye para yardımı yapılmıştır. Bağımsızlıktan sonra, Türkiye Milli Bankası kurulduğu zaman, devlet hesabına yatırılan ilk hesaplar güney Asya Müslümanlarından gelen fonlar olmuştur. Bu çabaların oluşmasında Muhammed İkbal’in rolü büyüktür. İkbal, Kurtuluş Savaşı’nda Sakarya Zaferi üzerine İslam’ın Şafağı adlı ünlü şiirini yazdı. Bu şiirin bir beytinde, Müslüman ümmet için amaç olacak üç noktaya işaret etti. İkbal’in inananlara araştırma tavsiyesi olan “Doğruluk, Adalet ve Cesaret”i zikreder.

Doğruluk, Adalet ve Cesaret dersini tekrar et

Öbür dünyaya etki eden kaderin belirlenecek.

Kurtuluş savaşı sırasında Yunanlıların İzmir’den çıkarılması üzerine Mustafa Kemal Paşa için övücü “İsmi A’zam Mustafa” adıyla rubai şeklinde bir şiir yazmıştır. Büyük kuşatmayı yaracak en büyüğünden en küçüğüne atılan adımlar büyük ümitler doğmasına yol açmıştır.

“Yenileşme yolunda seslenen Mustafa (Kemal) dedi ki: “Eski resme cila lazımdır” / Kabenin hayat elbisesini yenileştirmedi- Avrupanın Lat ve Menatı ona geldiler/” (İkbal, 1999: 195)

İkbal bu beytinde; Kabe’nin perdesindeki yırtıkları yeni bir libas ile örtmedi, İslamiyet’in dirilişinde müsait bir vaziyetten faydalanmayarak Avrupa’dan medeniyet adına yeni putlar getirdi, diyor.

Türklerin kanununda yeni bir ahenk yoktur; onların yenisi, Avrupa’nın eskisidir.

Onun göğsünde yeni nefes yoktu; onun içinde başka bir âlem yoktu

Şüphesiz ki, mevcud âleme uymuş, bu âlemin ateşinde mum gibi erimiştir.

Kâinatın tesisindeki harikalar hayat takviminin taklidiyle husule gelmez. (İkbal, 1999: 202)

İkbal’e göre Türkiye’nin en büyük hatası garp adetlerine fazlasıyla uymak, onlara, kendi hüviyetini imha edercesine tabi olmaktır. İkbal Türkiye’nin değişim ve yenileşme hamlesinin kuru bir taklit sürecine dönüşmesini tehlikeli bulmaktadır. Taklitçiliğe şiddetle karşı çıkmaktadır.

Kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra yapılan devrimler ve takip edilen yol büyük tartışma konusu olmuştur. Bu süreç İslam dünyası gibi batı dışı toplumlara örneklem olarak sunulan bir süreç olmuştur. Hassaten İslam ülkeleri bu dönüşümün neye tekabül ettiğini anlamaya çalışmışlardır. İkbal’de bu durumu en iyi gözlemleyenlerden biridir.

“Türkiye’ye gelince, modern felsefi düşüncelerle genişletilmiş ve güçlendirilmiş olan içtihat fikrinin, Türk milletinin dini ve siyasi düşüncelerinde uzun zamandan beri etkin olduğunu görürüz. Bu Halim Sabit’in İslam Hukuku hakkında modern sosyolojik kavramlara dayanan yeni teorisinden kaynaklanmaktadır. Eğer, İslam Rönesans’ı bir gerçek ise ki, bence bu vakıadır, biz de Türkler gibi bir gün zihni mirasımızı yeniden değerlendirmeliyiz.” (İkbal, 1996: 208) Öncelikle İkbal sahip olduğumuz zihni mirasın üzerinde yeniden düşünmeye ve yeniden yorumlamaya çalışmak gerektiğini vurguluyor. İnsanlığın elde ettiği düşünce birikimiyle beraber içtihat fikrinin her alanda vurgulanması gereğinden hareketle Türkiye’nin modernleşme serüvenine olumlu bakmakta olup bazı noktalarda da itirazını ortaya koymuştur. İkbal’in çok önemsediği bu süreç Türkiye İslamcılığının halen tam olarak kavrayamadığı ve algılamakta zorlandığı bir durumdur. Yeni cumhuriyet kurulurken darbe ile uzaklaştırılan İslamcı kadrolar yeni süreci değerlendirirken fırsatları görmezden gelmişlerdir. Halen çok büyük kısmında bu algının egemenliği vardır. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının ailesinden başlayarak çoğunluğu komplo mantığı içinde şekillenmiş, nefreti ön plana getiren yaklaşım vardır. Oysa cumhuriyet kazanımları sadece Türkiye için değil başta İslam dünyası ve dünya için önemli anlam ifade etmektedir. Cumhuriyet talebinin öncelikle İslamcılar tarafından dillendirildiği ve kazanımı için çaba sarf edildiği unutulmuştur. Devlet tasavvuru Osmanlı halifesi ve buradan İslam dünyasına hükmedildiği düşüncesini aşamamıştır. İlk dönem İslamcı aydınlarının zihni açılımlarının kendilerinden sonrakilerden çok ilerde olduğunu söyleyebiliriz.

Niçin? Rumî der ki:“Acılar içinde yıkılan bir evi yeniden inşa etmek,

İlk olarak enkazı temizlemek, sonra yeniden binayı kurmak”

Binanın yeniden kurulması yerine var olan yıkık dökük binanın bazı restorasyon çalışmaları kullanışlı hale getirilse bile kalıcı bir değeri olmayacak sadece folklorik bir anlamı olacaktır. Enkazı temizleyip yeni bir bina kurmaktansa Türkiye ve İslam dünyasında enkazdan kurtarabildikleri ile bölük pörçük, dayanaksız gecekondular, barakalar inşa ediyor ve bunu bulduğumuza şükrederek artık büyük ideallerin rüyasını kırık çatımızdan görünen yıldızlara bakıp hayallere dalıyoruz. İkbal yeniden ama içerden inşa düşüncesini benimsemiş bir düşünür olarak Türkiye’de ilk etapta yaşanan bu yenilenme çabasını çok önemsemiştir.

“Bazı Avrupalı araştırmacılar, İslam hukukunun sabit ve hareketsiz olmasını, Türk ulusunun tesirine bağlarlar. Fakat kanaatimce, bu tamamıyla sathi bir görüştür. Çünkü İslam hukuk mektepleri (ekolleri) Türkler, İslam tarihinde etkilerini ve ağırlıklarını göstermeden çok daha önce kesin şekilleriyle kurulmuştu” (İkbal, 1996: 203) . İkbal’in bu noktadaki düşüncesinde doğruluk payı bulunmasına rağmen ancak şunu da belirtmekte fayda vardır ki Türkler Müslüman olduktan sonra son bin yılda İslam hukukunun gelişimi ve canlı kalması için yeteri kadar katkı sağlayamamıştır. Gazali doktrinine bağlı Osmanlı bu noktada çok geride kalmıştır. Bu dönemde İslam fıkhı zamanın ruhunu kuşatacak, kavrayacak ve geleceği ön görecek açılımlardan yoksun kalmıştır. Devlet ile bütünleşen, sürekliliğini sağlamayı temel alan özgürlükten yoksun bir anlayış üzerine bina edilmiş fıkhın kalıcı bir değerinin olabileceği düşünülemez. İslam düşüncesi son bin yılda bu anlamda açılım sağlayamamıştır. Bu noktada İslam dünyasında cevabı halen aranan şu soruyu sorar: “Bugün Türk milletinin önünde bulunan sorun- ki, bu yakın bir gelecekte başka Müslüman ulusların karşısına çıkaracaktır- şudur: acaba, İslami hukuku tekâmüle müsait olup, gelişmeye elverişli midir?” (İkbal, 1996: 220)

Osmanlı’nın son döneminde kurtuluş ideolojileri ortaya çıkmaya başladı. Bunların başlıcaları İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve Batıcılık sayılabilir. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Batıcılık ve Türkçülük işbirliği yaptı. Aynı dönemde İslamcılık ve Osmanlıcılık ideolojisinde olanlarında ittifak yaptığını görmekteyiz.“Bu da son zamanlarda Türkiye’deki düşünce akımlarında ve siyasi gelişmelerde İçtihat’ın nasıl rol oynadığı konusunda bize fikir verecektir. Kısa bir süre önce Türkiye’de milliyetperver grubu ve dini terakkiperver grubunun temsil ettiği başlıca iki görüş ekolü vardı. Milliyetperverlerin itibar edip değer verdikleri şey din değil devlet ve vatandı. Bu görüşte olanlar için din herhangi bir kimlik taşımıyor dolayısıyla bir fonksiyonu da yoktur. Bunlara göre milli hayatta bütün diğer faktörlerin niteliği ve görevini tayin eden devlettir. Ama ben şahsen devlet kavramının daha güçlü ve İslam’ın öngördüğü nizamda yer alan diğer bütün kavramlardan daha üstün olduğunu farz etmenin yanlış olduğu kanısındayım.” (İkbal, 1996: 209)

İkbal’in bahsettiği milliyetperverler grubunu batıcı ve milliyetçi kadroların, dini terakkiperver grubunun ise Osmanlıcılık ile İslamcılık akımlarının oluşturduğu görmekteyiz. Batı düşüncesinin en önemli referans kaynaklarında olan ulusçuluk batıcı ve milliyetçi kadrolar tarafından devlet-i ebedi müddet anlayışına uygun görülerek bu anlayış doğrultusunda İkbal’inde bahsettiği gibi devlet ve vatan olgusunu tüm değerlerin üstünde görme çabasındadır. Batı düşüncesinin önemli dayanak noktalarından ulus kimliğini diğer kimliklerden daha belirleyici ve etkin kılmanın yanlışlığını dile getirir. Bu anlayışın devamı olarak İslam toplumlarında hiçbir yeri ve alt yapısı olmayan Laiklik düşüncesinin Türkiye’de uygulanmaya çalışılmasını yanlış bulmaktadır.

“Gerçek şudur ki Türk milliyetçileri din ve devlet işlerini birbirinden ayırma kuralını Avrupa’nın siyasi düşünce tarihinden ödünç aldılar… Türk milliyetçilerinin din ve devlet anlayışı, İslam’da yeri olmayan ikilik(kilise ve devlet ayrımı) düzeninin var olduğu izlenimi verdiği için yanlış ve yanıltıcıdır.” (İkbal, 1996: 211) Sorunları acele halledip gelişme- ilerleme trenini kaçırmama adına uygulanmaya çalışılan hazır çözümlerin ve basmakalıp yaklaşımların bu ülkeye bedelinin ne kadar olduğunu hep beraber görmekteyiz. Din algısından kaynaklanan sorunların çözümü dini vicdani bir eylemlilik derecesinde yorumlayıp algılamaya yol açmamalıydı. Batıdaki laiklik tecrübesinin düşünsel hiçbir zemini olmayan İslam medeniyetine nüfuz ettirmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Ancak bunun yanında dinin saltanatın- devletin elinde yanlış algı ve düşünüşlerle şekillendirilerek özünden koparılmasının önüne nasıl geçilebileceği noktasında ciddi alternatifler üretilmek zorundadır. İslam devlet kurumlarının elinde birçok kez sevginin, merhametin, rahmetin kaynağı değil zulüm ve adaletsizliğin aracı haline getirilmiştir.

Muhammed İkbal İslam dünyasında uyanış hareketleri ve önderlerini dikkatle izlemiştir. Türkiye’den Said Halim Paşa, Mustafa Kemal Atatürk, Halim Sabit ve Ziya Gökalp bunlardan bazılarıdır. Said Halim Paşa’ın “Buhranlarımız” adlı eserindeki düşünceleri tetkik etmiştir. “Said Halim Paşa tarih boyunca İslamiyet’in ahlaki ve içtimai ideallerin mahalli şartlar ve Müslüman milletlerin İslam’dan önceki batıl inançlarının etkisinde kalarak gayri İslami bir renge bürünmesinden yakınıyor. Said Halim Paşa’ya göre bu ülkü ve idealler bugün İslami özelliklerinden çok İranlı, Türk ve Arap karakterlerini taşımaktadır.” (İkbal, 1996: 212) Bugün hiç kimsenin yadsıyamayacağı dini-milli kimlikler ön plana gelmiştir. İmparatorluklar devrinden bu yana dini taşıyan milletler buna kendi inanış, ahlak ve alışkanlıklarını da katmış ve bütünleştirmişlerdir. İkbal ve Said Halim Paşa’nın yakındığı bu kimliklerin arındırılması ve tevhid- özgürlük- adalet- ahlak- erdem temelinde yeniden inşası hedeflenebilmelidir.

Cumhuriyetin kuruluşuyla en çok tartışmalı olan kurumların başında Hilafet müessesesi gelmektedir. Kaldırılmasından önce ve sonra halen tartışmaya devam edilen bir konu olmaya etmektedir. Hilafet kurumu, kaldırılış biçimi ve nedeni, varlığının bu çağ için anlamı üzerine birçok tartışmalar yaşanmaktadır. “Türkiye Büyük Millet Meclisi, hilafet müessesesi içtihat kudreti nasıl kullanmıştır. Sünni görüşe göre bir imam veya halife’nin tayini bir emr-i vacip yani yerine getirilmesi gereken mutlak emirdir. Bu hususta ilk akla gelen soru şudur: halifelik ünvanı ve makamı bir tek kişiye tevdi edilebilir mi? Türkiye’nin içtihadı odur ki, İslam’ın ruhuna göre; halifelik ve imamlık görevi bir grup insanlara veya halkoyuyla seçilen bir meclise devredebilir… Ben şahsen Türk görüşünün doğru olduğuna inanıyorum. Demokratik hükümet düzeni sadece İslam’ın ruhuna tamamıyla uygun olmakla kalmıyor, İslam dünyasında etkinliklerini göstermekte olan yeni güçler karşısında bir zaruret haline de gelmiştir.” (İkbal, 1996: 213) İkbal Hilafet’in bir kişiden alınarak O’nun misyon ve görevlerini bir meclisin yerine getirebileceği düşüncesini desteklemektedir. Saltanata dayalı olarak babadan oğula geçen ve tek bir yerden yönetim anlayışını red etmektedir. Hilafet’in Osmanlı’da sembolik de olsa geniş etkinliği vardı. Ulus- devlet kimliğinin ön plana gelmesiyle artık bir nevi her İslam ülkesi halife seçmek durumundadır. İslam ülkelerini Avrupa Birliği tarzı siyasi örgütlenmenin devamında aynı zamanda dini- siyasi bir otorite oluşmasının pratik bir değeri bulunmamaktadır. Ama halen İslam dünyasındaki Hilafet algısı bu çerçevede şekillenmektedir. Tek bir yerden bir otorite var olduğu herkesin bey’at ve itaat ettiği bir hilafet algısı düşünceleri süslemektedir. Mukaddime’ de İbn Haldun’un taptığı yorumdan hareketle şu noktaya ulaşmaktadır.

“1-Halifelik ilahi bir müessesedir. 2- Sadece bir zaruret ve maslahat meselesidir. 3- Böyle bir müesseseye ihtiyaç yoktur. Türkiye ilk görüşü terk edip ikincisini yani halifeliği yalnızca bir zaruret ve maslahat olarak tarif eden Mutezile fikrini benimsemiştir. Türkler diyor ki, siyasi düşünce ve davranışlarımız konusunda bizim için yegâne rehber geçmişteki siyasi tecrübelerimiz olmalıdır. Bu demek oluyor ki cihanşümul hilafet fikri pratik sahada başarısızlığa uğramıştır.” (İkbal, 1996: 214)

İkbal’inde belirttiği gibi yeni demokratik yönetim tarzının İslam ruhuna uygun bir tarz olarak desteklenmesi ve geliştirilmesini desteklemektedir. İslamcılar ise günümüzde demokrasi ile İslam arasındaki uyuşmazlık üzerine uzun güzellemeler yazmaya devam etmektedir. Halifelik tahayyüllerinin ciddi bir şekilde sorgulanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Cumhuriyet bir çok tükenmiş fonksiyonelliğini yitirmiş kurumları ve bazı değerleri tasfiye etmiştir. Ancak bu tasfiye süreci amacından saptırılarak, bloke edilerek farklı noktalara taşınmıştır. Buna rağmen Cumhuriyet tecrübesinin Türkiye’ye yaptığı katkıları olumlu bir çerçeveden bakmayı deneyerek bir fırsatın elde edilmesine de kapı araladığına şüphe yoktur.

İkbal, Ziya Gökalp’ın dini algılayışın insan ruhuna daha kolay girebilmesi için Türkiye’de Arapça yerine Türkçe ile değiştirilmesi önerisini red eder. Bu tutumun İslam halkları arasındaki birliği zedeleyeceği düşüncesindedir. (İkbal, 1996: 218) Kadının sosyal- siyasal- bireysel konumunu İslam adına yakıştırılan ancak bu ruhla uyuşmayan tavır ve davranışları eleştiren Gökalp’i destekler. Ziya Gökalp İslam ülkeleri arasında bir birlik iradesinin bulunmadığını ancak zamanla bu sürecin oluşması için her ülkenin kendi iç değişim çabasını tamamlaması gerektiğini belirtir. İkbal’de bu teklifi düşünmeye değer görmektedir. (İkbal, 1996: 216)

“Gerçek şudur ki, Müslüman uluslar arasında, bugün dogmatik uykusundan uyanıp kişisel bilince erişmiş tek ulus Türklerdir. Zihni hürriyet hakkını talep eden yalnız Türkiye’dir. İdeal olandan gerçeğe geçmiş olan sadece o’dur ve bu değişim kolay olmamıştır. Türkiye çetin bir zihni ve ahlaki mücadeleden geçmiş ülkedir.” (İkbal, 1996: 219) Türkiye bazı olumsuzlukları bulunsa da devrimler süreciyle çok ciddi dönüşüm yaşamış ve bunun birçok olumlu yanları bulunmaktadır. Muhammed İkbal bu inşacı yaklaşımı önemsemekte ve desteklemektedir. Türklerin yeni değerler inşa edip batı karşısındaki yenilgi travmasını engelleyecek ve bir örneklik üretecek güç olarak görmektedir. Değişimden başka çare yoktur. İhyacı yaklaşımlarla bir yere varılmayacağı açıktır. Ama işin ilginç yanı Türkiye’de yaşayanların bu süreci tam olarak neye tekabül ettiğini anladıklarını ve yorumlayabildikleri söylenemez. Komplocu, vehimkar, korkuya, tehdite dayalı bir anlayış öncelenmiştir. Türkiye’nin gerçek anlamda kendini anlaması ve tanıması süreci engellenmektedir. Son 200 yıldır farklı suni- dönemsel sorunlarla meşgul edilen Türk aklı kendini tanımaktan ve anlamaktan uzak hale gelmiştir. Bu hem aydınlarında hem de halkında yer etmiştir. Müslüman toplum ve devletlerin kendi içe dönük tanımlamalarını yeniden gözden geçirmelidirler. Kendini tanıyamayan ve tanımlamayanlar başkalarının kendilerine yönelik bakış açılarını esas almak zorunda kalırlar. İslam dünyası kendisini halen batı üzerinden görmeye ve anlamaya çalışmaktadır. Kendi iç dinamiklerinden geçen bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Muhammed İkbal’in yaklaşımları iç’ten bir bakış denemesi olarak önemli tespitler barındırmaktadır.

Kaynaklar:

1- İkbal, Muhammed. 1981. Doğudan Esintiler- Düşünce Yayınları- İstanbul

2- İkbal, Muhammed. 1996. İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü- Çeviren: Ahmet Asrar- Birleşik Yayıncılık

3- İkbal, Muhammed. 1999. Cavidname. Çeviren: Prof. Dr. Annamarie Schimmel- Kırkambar Yayınları

4- İkbal, Muhammed. 1996. Benlik ve Toplum. Çeviren: Ali Yüksel. Birleşik Yayıncılık

Bu makale toplam 2873 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2300, Satış 1.2400; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.9140, Satış 1.9300
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi