- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Erol Göka
Kitlelerin sevdikleri köşe yazarları ve öldürdükleri yetenek
İlk bakışta kendini kolay ele vermeyen bir bağlantı var, ülkemizdeki toplum yapısının segmenter nitelikte olmasıyla, bu topraklardan büyük düşünür ve romancı çıkmaması arasında. Toplumun segmenter yapısıyla kastedilen, birtakım semboller etrafında birleşen insanlardan oluşan kümelere ya da segmentlere bölünmüş durumda olması. Bu segmentler, Batı’daki gibi sınıfsal nitelik taşımadıkları gibi tam tersine her segment içinde her toplumsal sınıftan insan görmek mümkün. Segmenter toplum yapısının sembolleri, (örneğin bayrak, Atatürk, din, Türklük, batılılaşma, laiklik gibi) kendilerini en çok siyasette gösteriyor ve toplumsal kimlik oluşumunda çok önemli bir üstleniyor Bu yüzden batılı düşünürlerin postmodern döneme özgü saydıkları “kimlik siyaseti” bu ülkede yıllardan beri yapıla geliyor. Toplumsal kimliklerini oluşturan semboller etrafında bir araya gelmiş insan öbekleri, kitleler, kendi sembollerine yapılan bir saldırıyı, kendi kimliklerine yapılmış bir saldırı gibi anlıyor ve siyaset de asıl olarak semboller savaşı olarak işliyor. Siyaset adı altında adeta bir kabileler savaşı yaşanıyor. Batı, daha reel olan, sonuçta pazarlık etme ve uzlaşma zemini olan sınıf savaşları sayesinde demokrasiyi, akılcılığı ve bireyi yakaladı. Bu anlamda ülkemizdeki semboller mücadelesi, Batı’daki sınıf mücadelelerinden daha pahalıya patlıyor. Semboller etrafında dönen segment mücadeleleri (kabile savaşları), duygusal bir zeminde cereyan ettiklerinden kimlik ve kişilik konularında pazarlık etmek daha zor ve eşik değerlerin aşılması halinde ulusal bütünlüğü kırılgan noktalarından çatlatıverecek bir özellik gösteriyor. Segmenter toplum yapımız, burada kabileler tarzında sürdürdüğümüz hayat, başımıza açtığı bunca belanın yanında, bir de yukarıda söylediğimiz düşünce ve edebiyat dünyamızdaki afete yol açıyor. Nasıl mı? Şöyle: Arada bir içlerinden “Nobel”e layık görüp yücelttiklerimiz ve hatta kazananlarımız oluyorsa da, kabul etmeliyiz ki, bu ülkede edebiyat daha çok mizah ve şiir demektir. Elbette mizah ve şiiri küçümseyemeyiz; çok özel bir yetenek, güçlü bir söz gücü gerektirirler ama yetenek ve sözü, sabır ve özenle işlemenin şart olduğu, uzun süreli bir çabaya dayalı olan roman buralarda pek geçer akçe değildir. Aynı şekilde hepimizin övündüğü parlak düşünce zirvelerimiz elbette vardır ama bunların sayıları asla iki elin parmaklarını geçmez, bir düşünce geleneği oluşturmaz. Aziz Nesin gibi çok büyük bir ustaya, dünyanın en çok satan mizah dergilerine, gerçekten her birinin adı hatırımıza geldiğinde göğsümüzün sevinç ve gururla dolduğu şairlere sahibiz. Ama varsa yoksa mizah ve şiir! Genellikle kitleler halindeyken sağlanan beğeni; kısa ve ani kahkaha ve ışıltılar. Cümbüş. Karnaval. Ağdalı söz. Retorik. Hayranlık ve alkış. Sükut, sabır, ince ve derin düşünce, yoğun akıl, aman onlar uğramasın semtimize! Çünkü biz segmenter toplumuz, kabileler halinde, birbirimize verdiğimiz destekle yaşarız. “Uzayan kol bizden olsun” deriz, kendi adamımızı yüceltir, öteki kabileden olanların yerin dibine batması için elimizden geleni yaparız. Kabilevi davranma yeteneğimiz sınır tanımaz; parlak bir adamın arkasında kümeleniveririz; yeni kabileler oluştururuz hemence. Yücelttiğimiz adamımız da bize uygun davranır, o da sahip çıkar kabilesine; gönlümüzü hoş tutacak sözler eder; öteki kabile reislerini söz düellosunda yenebilmek için keskinleştirir dilini ve zekasını. Biz onu alkışlarız, o bizi hayran bırakır; böylece yaşar gideriz biz bu bozkırda. Düşünce ve edebiyat hayatımız da bu arada bozkırlaşmışsa ne gam! Mutluyuz biz kabilemizde, kabilemizle. Gazetelerimiz de ilginç; bu alkış-hayranlık silsilesine uygun olarak, dünyanın hiçbir yerinde olmayan, yalnızca bize özgü bir köşe yazarlığı politikası var burada. Kitlelerin hislerine tercüman olan, onların hissettiklerini onlardan daha parlak cümlelerle söyleyerek para kazanan, gazeteden gazeteye transfer olan yazarlar... Bir yamaçta okuyucu, diğer yamaçta yazar; kabile ve adamı, birbirlerini yankılayıp duruyorlar. Bu hengameden gündelik hayatlarımıza, insan ilişkilerine ise, “Falancanın bugünkü yazısını okudun mu? Müthişti” den başka, yankılanan güzel söz etme gücünden başka geriye bir şey kalmıyor. Herhangi bir olayı okuyucu, sevdiği yazarın nasıl karşılayacağını, kendisine ne kadar benzer bir tepki vereceğini, yarınki yazısında neyi tema edineceğini biliyor aslında ama bir de onun cafcaflı sözlerinde nasıl durduğunu görmek istiyor kendi cılız hissiyatının. Yazarın aynasında büyüyor okuyucu hissiyatının ve hoş duygusunun gücü; okuyucu kitlesinden aldığı alkış ve hayranlık dolu bakışlarla kendi söz söyleme gücünü keskinleştiriyor yazar. Artık onun da kabilesi var; kitleden yazara, yazardan kitleye insana güç veren bir enerji geçip duruyor. Farklı yazarları sevenler karşılaştıklarında, ellerindeki yazarlarından almış oldukları enerjiyle dolu çıplak kabloları değdiriyorlar birbirlerine. Farklı yazarlar karşılaştıklarında, kitlelerinden aldıkları enerjinin doldurduğu havayla kasım kasım kasılıyorlar ve galiba seziyorlar da kimin daha çok havayla basılı olduğunu. Bebekliklerinden itibaren çevreden aldıkları olumlu mesajların etkisiyle pompalanmaktan “narsisistik” olmaktan başka çaresi kalmamış “çok güzel” ve/veya “çok akıllı” çocukların talihsizliklerini andırıyor tablo biraz da. Onların alkışlardan sağır olduğunu sandığım kulakları bu fısıltıyı duyar mı bilemem ama segmenter toplum yapımız, başlangıçta ülkemiz edebiyatı ve düşünce hayatı adına umut bağladığımız köşe yazarlarını katlediyor. Buradaki gündelik hayatta kitlelerin alkışları değil de bireysel yönelimler, ince- yüksek, sabır isteyen uğraş ve beğeniler temel rolü oynamıyorsa parlak yazarlarımızı gencecikken gazete köşelerinde katletmemizin payı büyük. Bu katliamı durduramazsak ülkemizdeki düşünce hayatının yoksulluğundan kurtulamayız. Bu "düşüncesizlik" girdabından kurtulmadan, düşünce alanında gerçekten yeni ufuklara kavuşmadan ülkemizin geleceği, konjonktürel koşullarla sınırlı kalacak. yerli düşünce, hayatı derinden kavrayacak imkanlar sunamazsa, "bura" halkının insan ilişkileri de, hep kuru, yüzeysel ve yeknesak olacak; insanlığını icra etme alanı daralacak. Bu makale toplam 1496 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||