- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Hasan Can
IRK VE MİLLİYETÇİLİK KAVRAMLARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE KÜRT MESELESİ
Millet Kavramı Millet kelimesi Arapça kökenli olup, günümüzdeki kullanımında olduğu gibi “etnisite”, “ırk”, “ulus” (nation) veya “kavim” manasına gelmemektedir. İslâm literatürüne göre bu kavram, insan ve toplum için bir toplanma zemini ve ortak payda hükmünde olan “din” anlamındadır. Yani bir ırk ya da soyu değil, insan ve toplumu ilgilendiren temel meselelerde “aynı ortak tavrı gösterme” refleksine karşılık gelmektedir. “İbrahim’in milleti” tabirinden, “İbrahim’in dini üzere olanlar” anlaşılmalıdır. Bu kavramın hiç bir şekilde (hakiki/mecazi) Türk, Fransız, Arap ya da Kürt milleti biçiminde kullanılması doğru değildir. Millet tanımında esas dikkate alınması gereken ölçüt; ortak bir tarihsel gelenekten gelen toplumları aynı değerler ve ortak kültür birikiminde bir ve beraber tutan temel referanslardır. Dolayısıyla “millet”, bu referansların toplamının adıdır. Her insan doğuştan bir anne ile babanın evladı olmanın ötesinde, aynı zamanda bir topluluğa da mensup olarak doğar. Ancak bu mensubiyet kişinin bizzat tercihi ile oluşmadığından, hiç kimsenin bundan dolayı kınanması ya da yüceltilmesi söz konusu olamaz. Hz. Mevlâna’nın deyişiyle; “İnsanlar ha Hintli olmuş, ha Türk, ha Arap. Şekline ve rengine değil, bu insanların azmine, maksadına bakmalıyız. Rengi siyah bile olsa bizimle aynı maksadı güdüyor ise, onu dışta mı bırakacağız?” Öyle ya, Habeşli Bilâl’i dışlamaya, onu Peygamber otağından alıkoyup, farklı bir kimliğe sürüklemeye kim cüret edebilir?” O halde kabul etmeliyiz ki, tek çiçekten bahçe olmaz. Ancak farklı renk ve çeşitteki güllerden bir zenginlik sağlandığı zaman gülistandan söz edilebilir. İşte “millet” tam da bu gülistanın karşılığıdır. Milliyetçilik kavramı ise ulus, ırk ve kavmiyet taassubunu ön planda tutan ve daha çok emperyalist emeller çağrıştıran Batı menşeli bir kavram. Her yönüyle bize yabancı olan bu kavram, insanı zoraki olarak “biz” ve “öteki” ayrımına sürükler. Merhum Erol Güngör’ün ifadesiyle; sırf bir heves uğruna milliyetçilik yapanlar yanlış yapmışlardır. İlle de bir şey yapılacaksa bunun, “kavmi milliyetçilik” değil de “medeniyetçilik” olması daha manidar olacaktır (Güngör, 1995; 115). Türkiye’de Kürt Meselesi Ülkemizde Türkler ile Kürtlerin bir arada bulunmaları basit, tesadüfi bir saik ile değil; başta din olmak üzere tarih, kültür, hatıra, gelenek ve idealleri ortak olan iki asli unsurun bu gayeler uğruna farklı bedenlerde tek vücut olmalarıyla izah edilebilir. Sözü edilen biraradalık, kolay kolay ayrışabilecek bir karakterde değildir. Molla Ahmet Ceziri’nin deyimiyle; “aynı bağlam içinde hepimiz biriz, bütünüz. Aynı mastardan türemiş isimleriz. Işığımız aynı nûrdan, tecellimiz aynı Tur’dan.” Bu bütünleşme, İlây-ı Kelimetullah uğruna baş koyarak şerefli yaşamayı beceren bin yıllık bir hamulenin adıdır. Bunu yabancı uzmanlar da teyid etmektedir. Meselâ, Kürt tarihi konusunda hayli uzman olduğu bilinen David McDowall; “bazı Arap ve Türkmen aşiretlerinin Kürtleştiklerini; çeşitli Kürt unsurların da aynı şekilde Türkleştiklerini” dile getirir. Çünkü bu kabileler asırlarca bir arada yaşamışlardır. Hatta McDowall’a göre, Kürtler için Osmanlı ordusunda görev almak her zaman ilgi ve dikkate değer olmuştur. Sözgelimi, 1630’ların ortalarında İran’a yapılan bir Osmanlı seferinde Hakkari ve Mahmudi Kürtlerinin Osmanlı ordusunun önünde yer aldıkları, Bitlis’ten gelen Kürt asıllı piyadelerin ise arka birlikleri oluşturdukları belirtilmektedir (Akt.: Akyol, 2005). Esasen, bizim insanımızın ırkçılık gibi bir saplantısı bulunmamaktadır. Çünkü Milletimiz Allah’tan başka galip olmadığına (lâ galibe illallah) inanan bir millet olduğu gibi, üzerinde bulunduğumuz coğrafya da ırk ve ulus yapısından öte bir medeniyet coğrafyasıdır. Mısır’da, Bosna’da, Yemen’de, Kosova’da yaşayan insanın kültürel kimliği ne ise Anadolu’da yaşayan insanın da kültürel kimliği aynıdır. Bu kimlik, binlerce yılın birikimiyle oluşmuştur. Bu kimliğin bedelinin bin yıl boyunca her seferinde ağır ödenmiş olması da bu nedenledir. Kürt, Türk, Arap, Boşnak her kim olursa olsun, insanımız dinî temeldeki bir tanımlamayı daha uygun bularak, soyu ile isimlendirmeden öte, kendini “Müslüman” olarak görmektedir. Bu bilinç; Hıttin, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı ve Hamidiye Alayları aracılığıyla verilen mücadelede varlığını perçinlemiştir. Anadolu insanları olarak birlik ve beraberlik konusundaki çıkış noktamızı ABD öncülüğündeki küresel politikalar değil, Ahmet Yesevi ve Feridüddin Attar gibi öncüler tayin etmelidir. Yani “önce birbirimize hürmetle işe başlamalıyız. Çünkü bizi birliğe ulaştıracak yol; sevgi, kardeşlik ve hürmet yoludur. İlme hürmet, ecdada hürmet, bütün samimi isteklere hürmet” (Topçu, 1998) göstererek uygarlık yolunda ilerleyebiliriz. Kendi toplumsal yapımızda farklı kimlik kategorileri ortaya koyacağımıza ve kendi insanımızı bir tür kimlik daralması cenderesine sokacağımıza, bütün bu kimliklerin ortak paydası üzerinde yeni bir medeniyet atılımında bulunmamız en doğru olanıdır. Tek başına Kürtlük, Türklük ya da Araplık düşüncesinden bir dünya görüşü neşet etmez. Tek düze bir insan ve kimlik tanımlaması yerine “çok katmanlı” bir kimlik modeli “çoklukta birlik prensibi” ile daha iyi örtüşmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin farklı etnik kökenler aramaya değil, etnisite ötesi bir anlayışa ihtiyacı bulunmaktadır. Aslında böyle bir anlayışı geliştirerek insanımıza kazandırmanın formülü hem yazılı beyyine halinde hem de bin yıllık ortak tarihi mukadderatın tecrübesi mahiyetinde elimizin altında bulunmaktadır. Lakin her nedense, gözü hep dışarıda olan haramzadeler gibi elimizdeki referansları bir türlü görmek istemiyoruz. Toplumumuzun esas kimliğini ırk, soy ve etnisite değil; inanç, kültür, dil ve tarih gibi temel zenginlikler örmektedir. Yaşayan mütefekkirlerimizden Sezai Karakoç bu yüzden Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Farsça gibi dilleri inanç coğrafyamızın kültür dilleri olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla bir ırkın değil bir medeniyetin halkına “millet” dendiğini idrak etmeliyiz (Karakoç, 2002; 58-102). Çünkü İslam’ın kendine has “millet” telakkisi bulunmaktadır. Bu telakki, insanlar arasında biyolojik ve genetik ayrıştırmayı değil, inanç ve kültür eksenli bütünleşmeyi esas alır. Hazreti Mevlâna’nın deyişiyle; “Biz ayırmakla değil, birleştirmekle yükümlüyüz. Bunun için geldik. Bir buğday tanesine binlerce harman sığabildiği gibi, bizim de birer canımız ama yüz binlerce bedenimiz bulunmaktadır. Bu bedenlerde tek can olmayı becermededir asıl hüner.” Hayatı, dolayısıyla dünyada bulunuş gayemizi Batı’nın etnik, pozitivist anlayışında olduğu gibi değil, Hz. Mevlâna’nın hayata bakış felsefesiyle yorumlayarak, her birimiz yek diğerimize ayağının altındaki yeryüzü kesilmek zorundayız. Batı düşüncesi, menşe olarak çok tanrılı pagan bir kültüre dayandığından; insanın birbirine yabancılaşarak ötekine kapalı kalmasını ve buna bağlı olarak açığa çıkan ırk ve etnisite temelli çatışmaları da beraberinde getirir. Oysa İslâm düşüncesi, “bir”lik ve “tek”lik sıfatını yalnızca Allah’a hasreder. Bunun dışındaki her şeyi çoğulculuk, farklılık ve çoklukta birlik temelinde görür. Hatta aynı inanç ekseninde bulunan insanların (mü’min) ihtilaflarında bile rahmet bulunduğunu beyan eder. Mevlâna Celaleddin, Ahmet Bedevi ve Faki Tayran’dan yetmiş iki milleti sevme yükümlülüğünü boşuna öğrenmedik. Kaldı ki, İslâm Peygamberi “asabiye”yi ümmetin helâkı olarak tarif etmektedir. Dahası, Şeytan’ın “ırkçılık” yaptığı için lanetlendiğine inanan bir itikattan geliyoruz. Çünkü O, Allah’a karşı gelerek: “Ben ondan (Âdem’den) hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan” demişti. (Araf, 12). Bu hakikatten hareketle, düşünce dünyamızda ırkçılığı “küfr” olarak gören alimlerin sayısı azımsanamayacak derecede çoktur. İstiklal şairimiz merhum Akif’in de insanın uluorta kavmini ileri sürmesini “küfr” olarak nitelendirdiği hepimizin malumudur. Bu toprağın çocuğu tarih, inanç ve coğrafyanın kendine yüklediği misyondan kopuk olarak yaşayamaz. Bu nedenle Yavuz Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki dayanışmanın; Selahattin Eyyubi ile Nurettin Zengi’yi aynı hedefe kilitleyen sevdanın, Kuşcubaşı Eşref ile Hilmi Musallimi’yi aynı teşkilatın çatısı altında bir araya getiren mefkurenin ve Sultan Fatih ile Molla Gürani’yi fetih çadırında buluşturan metafizik sezginin altındaki temel saik aynıdır. Medineli iki kardeş sahabeden Eyüp Ensari’yi İstanbul’a, Feyzullah Ensari’yi de Bitlis’e kadar sürükleyerek getiren sır, yine bu metafizik tabloda gizlidir. Farklı çağlarda biri yurdun doğu ucunda, diğeri batı ucunda yaşamış olan Fethullah Verkanisi ile Emir Sultan’ın aynı davanın davacıları oldukları hususu bu topraklarda göz ardı edildiği gün, memleketin insanı –maazallah- bütün manevi hassasiyetlerini yitirmiş demektir. Esasen yeryüzünde potansiyel olarak tümüyle iyi ya da kötü olan bir ırkın varlığından söz edilemez. Peygamberi ifade ile; “her ırk, soy ya da milletin iyisi iyidir, kötüsü kötüdür.” Kur’ân, insanoğlunun bir anne ile babadan yaratıldığını ancak ayrı kavim, boy, kabile ve toplum halinde yapılandırıldıklarını ve bu yapılandırmanın birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları ve yardımlaşmaları amacıyla olduğunu beyan eder (Hucurât, 13). Dolayısıyla, Allah katında makbul olan, ortak bir paydada buluşmak ve bir duvarın tuğlaları olabilmektir. Bizim toplumumuza yapılabilecek en büyük kötülük Türk-Kürt ayrımını derinleştirmek ve bunu bir husumete dönüştürmektir. Bu nedenle Anadolu toprakları husumet tohumlarının değil; sevgi ve hoşgörünün abideleştirildiği bir tuval gibi kullanılmalıdır. Birliğini koruyamayan bir toplum imanını da koruyamaz. Irk taassubunun her iki dünyada bize çok şey kaybettireceği açıktır. Nitekim ulusçuluk/milliyetçilik akımının henüz yarım asır önce insanlığa ne kadar büyük acılara mal olduğu herkesin malumudur. Cemil Meriç’in deyimiyle; “milliyetçiliğin tarihi kanla yazılıdır.” Yalnızca iki dünya harbinde bile altmış milyon insanın ölümüne sebep olan insanlık dışı bir yöntemden ne hayır çıkar? Bu yüzden Türk milliyetçiliği ile Alman, Fransız ya da Kürt milliyetçiliğinin birbirinden farkı bulunmamaktadır. Bu topraklar üzerinde Türk ile Kürdü birbirinden ayrıştırarak çatıştırmak sadece emperyalistlerin işine yarayacaktır. Osmanlı’yı yıkıp, İslâm toplumunu paramparça eden zihniyet, hazır ruhumuzu ele geçirmişken Osmanlı külleri üzerinde sağlam kalan bir toplumun son iki asli unsurunu da birbirine kırdırmak istiyor. Bunu doğrudan yapamadığı için Marksist, materyalist görüşteki bir terör örgütünü kullanarak bünyemizi zayıflatmaya çalışıyor. Besmelelerle harcı karılan bir medeniyetin çocukları olarak dirilişimizi ancak kendimizde arayarak gerçekleştirebiliriz. Muhammed İkbal: “eğer zamanın akışı senin istikametinde değilse, onunla mücadele et” der. İlk haçlı savaşından beri hasım olduğumuz Avrupalı kavimlerle bugün birleşme müzakereleri yaptığımız bir dönemde bin yıllık beraberliği bulunan iki akraba millet olan Türkler ile Kürtlerin birbirlerine olan husumetlerini hangi gerekçe ile izah edebiliriz? Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara yapılabilecek en büyük kötülük Türklerle Kürtleri birbirine düşman yapmaktır. Unutulmamalıdır ki, milletimizin ve Anadolu coğrafyasının parçalanması iki yüz yıllık sömürülmüşlük halimizin ötesinde, bizi Hıristiyan Batı’nın kölelik zünnarına (papaz kuşağı) ilelebet bağlamış olacaktır. Bu vesile ile ülkeyi ve milleti parçalamaya götürecek şeytani formülleri hayata geçirmek yerine, bizden olan toplumlarla birlikte yeni bir vahdetin adımlarını atmalıyız. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği yerine, Türkiye ile Suriye’nin, Irak’ın birliğinin hangi şartlarda sağlanabileceğini müzakere etmeliyiz. Kuşkusuz geleceğimiz, atılacak yeni adımlara bağlı. Bediüzzaman’ın deyişiyle artık “Eski hal muhal. Ya yeni hal, ya izmihlal!..” KAYNAKLAR AKYOL, Mustafa. “Türkler, Kürtler ve Osmanlılar”, (2005), http://www.mustafaakyol.org; Erişim: 20.10.2006 GÜNGÖR, Erol (1995). Türk Kültürü ve Milliyetçilik, 11. Basım, Ötüken Yayınevi, İstanbul. KARAKOÇ, Sezai (2002). Çıkış Yolu II, Diriliş Yayınları, İstanbul. Kur’ân-ı Kerim: Bakara, En’am, Araf, Hucurât. McDOWALL, David. The Kurds (Kürtler). Aktaran: Mustafa AKYOL, “Türkler, Kürtler ve Osmanlılar”, (2005), http://www.mustafaakyol.org; Erişim: 20.10.2006 TOPÇU, Nurettin (1998), İslâm ve İnsan - Mevlâna ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları, İstanbul. hasancan8@mynet.comBu makale toplam 3000 defa okunmuştur.
|
|||||||||||
|
||||