- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Afşin Selim
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
İ.ÖZEL / Mataramda Tuzlu Su “Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız?” diye feryat ediyordu Cemil Meriç. Kalabalıkların şuursuzluğunu, “midye şuursuzluğu” olarak adlandırıyordu. Bu “derin uyku”dan şikayetçiydi o da. Sahnedeki figürandık ona göre, oyun başkaları tarafından yazılmıştı. Sahte bir ütopyanın bataklığında günden güne ölümü bekliyorduk. Her şeye rağmen Batılılaşmayı tek kurtuluş yolu gören “neo-Tanzimatçı” aydınlar kendi coğrafyalarını bir oryantalist gözü ile seyredebilmekten kurtulamamışlardır. Dönemin bürokratları, diplomatik görüşmelerde, diplomatik teslimiyet yaşamaktan öteye gidememişlerdir. Kaybedilmiş doğuda, batı arayışına çıkılmıştır. Tipik bir sömürge olma adaylığıdır bu. Kendi hürriyet, demokrasi, özgürlük ve eşitlik normlarımızı oluşturamaman faturası kesilmiştir bize. Peki kim tarafından? Suçu ve suçluyu her daim dışarıda aramak gibi bir huyumuzda nüksetmiştir ne yazık ki… Bir beyin operasyonunun adıdır Tanzimat. Zamanla telafisi zor olacak bir yıkımın zuhur ettiği görülmek istenmez belki de... Kimilerine göre ciddi mânâda bir demokratikleşme alametine işaret olan bu fermanın, kâğıt üzerindeki kanuni hak ve getirilerinden ziyade, Tanzimat aydıncılığı ve dönemin bürokratları tahlil edilmelidir. Yabancı bir müdahale aracısız bir yol ile istilaya kalkışmaz elbet. Onun da uzantıları mevcuttur. O el ikinci bir eldir, içeriden bir eldir; işbirlikçi elidir. Tanzimatla birlikte, yabancıya ve azınlığa hak tanımak adına, yerli ve ev sahibi olan taraf misafirleştirilmiştir. Yüzümüz kayıtsız ve şartsız olmak kaydı ile batıya dönüktür. Batı, ithal ettiği reformlar ile ipotek altına almıştır bizi. “Batıdayım, teknoloji alıp döneceğim” cinsinden levhalara rastlayabilmekte mümkündür artık Anadolu’da. Madde alınmıştır alınmasına da, mânâ itibariyle mühim kayıplar vermek zamanı da gelmiştir… Bu ülkede modernleşme ve yenilileşme, tuhaf dönüşümlere gebe kalmıştır. Bize pahalıya patlamıştır bu iş her zaman. Kimse kimseyi kandırmamalıdır artık: Bu Avrupalılaşmanın adı, kültürlerarası iletişim olmaktan çıkalı epey olmuştur!.. Biliyoruz ve farkındayız, çağımız dünyası, tek bir elden, tek bir imparatorluk yoluyla yönetilmek isteniyor. Küresel sermaye bir yanımızda, Siyonistleşmiş Yahudi’nin emelleri bir yanımızda, kapitalist batı emperyalizmi bir yanımızda… Hepsinin harmanlanması, modern dünyalının ne denli bir yaşam güzergahında kıvrandığını gösteriyor. Milli olan her ne varsa, millisizleştiriliyor, mukaddesatların içi boşaltılmaya çalışılıyor. “Sattım” gibi zihniyetle yola çıkanların, sınırlarını ve ölçülerini merâk etmiyor değiliz. Özelleştirmeden de öte, tuhaf ve acayip bir yabancı hayranlığı ile, yerlilikten yabancılığa terfi edenlerin zihniyetinden de utanmıyor değiliz. Çünkü dünün muhafazakâr, mukaddesatçı, millici yapıları nasıl da bir an da “manipüle” ediliyor, görüyorsunuz. Her şey ortada işte. Dün “Büyük Doğu” diyenler, bugün “Büyük Ortadoğu Projesiyle” karşımıza dikiliveriyor. Modern dünya, kendi insan tipini dayatırken, birilerinin buna muhalefet ederek farklılaşmaya çalışması, birilerini şüphesiz rahatsız edecektir. Hayat çoğu kez acımasız yüzüyle bir savaş sahasına da dönebilmektedir. Bu dönüş, kalabalıklar için bir dönüşümde olabilmektedir. Taarruz başlar ve bitene kadar devam eder. Dönüşüm yaşayan meselesizler, harbin en başından kaybedenleridir. Mücadele vereceği en ufak bir şeyi dahi olmayanlar, dayatılan insan tipinin örnek unsurlarıdır. Meselesizler, yalnızca nimete taliptirler. Külfet onlara uzaktır, yabancıdır, yabandır. Ömrünü bir cephede görmeyip; cephesizliği tercih ederek, esen rüzgâr istikametinde yaşarlar. Eyyamperestlik ruhlarına işlemiştir. Taşıdıkları omuzları yüksüzleştirenler, hayatları boyunca gayesiz ve mefkûresiz yaşamaya mahkumdurlar. Bugün bize(dünkü gibi), “batı tipi bir dünyevileşme” dayatılmaktadır. Şüphesiz karşımızda gördüğümüz her modernize çalışmasını, din dışı/kafir olgusu, olarak algılar değiliz. “Rasyonel değil, hemen ekseriyetle olduğu gibi lümpen(başıbozuk) bir batılılaşma” (Bakınız: Durmuş Hocaoğlu/Devletçilik Bumerangı) eşiğinde, “biz”e uygun kurtuluş reçetelerini geliştirebilir, olgunlaştırabiliriz. İnsan, leş kargaları karşısında korkuluk vazifesi görmemeli! Yalnızca kargalar ondan çekiniyor diye, korkuluk olduğunun hazzı içerisinde yaşamamalı. Mühim olan kargaları bölgeden uzaklaştırmaktır. Düzen dediğimiz şey de bunun gibidir. Esasen düzenin kendisi düzensizdir. Bunu, olanlardan, yaşananlardan, düzenin kendisine benzettiği insan tiplerinden kolayca anlayabiliriz. Yani zor değil, beyni yutulmuş korkuluklardan değilseniz, bunu anlayabilmeniz gerek. Ya da beyniniz bir meta yığınına dönüşmediyse, makineleşmediyseniz… Gözlerimizle etrafı görebilmeye başladığımızdan itibaren, türlü rahatsızlıklarımız, türlü sancılarımız var. “Sakarya” gibi kıvranıyoruz. O “eğilmez başlar”, yatakta bile bir sağa, bir sola dönüyor. Keyfinden mi, derdinden mi? Sabır dedikçe, sabrın sınırlarında da bir artçı deprem meydana geliyor her daim. Maskaralaştıran düzen kendi düdüklü tenceresinde hiçleştirmek ve hükümsüzleştirmek istese de, kalabalıkların “deli” diye ötekileştirdikleri adamların muhalif duruşu sayesinde, birileri de kolayca yem olmuş olmuyor bu düzene. Çünkü uyarıcı bir nitelik taşıyorlar. Ki her toplumun vazgeçilmezidir onlar. Düzen, kendisine amade “yaşayan ölüler” in varlığıyla canavarlaştıkça canavarlaşıyor. Gücünü aldığı yer orası. Her cemiyetin içinden kendisine benzeteceği, kendisine biat edeceği adamları seçiyor: Muhafaza edeceklerinden önce, edineceği kârın kaygısını güden sözde muhafazakârlar. Dışarıya, emperyalizmin menfaatine çalışan, Türk’e karşı Türklükle yarış halinde olan sözde Türkçüler. Dün batıl gördüğü Amerika’nın dümenine giren, sırf ülkesindeki kurumlarla yan yana gelmemek için kurtuluşunu dışarıda gören Amerikâncı sözde İslâmcılar. Kampüs içinde attığı anti-kapitalist, sosyalist sloganları, mezun olduğunda acele bir şekilde unutan; cebinden Malborası, giydiklerinden yediklerine kadar, bir zamanlar karşı çıktığı Amerika’nın ürünlerini görebilmemiz mümkün olan sözde sosyalisti, solcusu, sosyal demokratı… Her projenin esas amacı, belli bir dönüşüm yaşatmaktır. Girdikleri yerlerde, değişim ve dönüşüm hedeflerler. Önce zemin kontrol edilir. Kuyuya bir taş atılır. Nabız yoklarlar. Hayati kelimelerimiz vardır mesela: Allah, İslâm, vatan, namus, mukaddesat, yoksulluk… Bir oyun hamuru gibi oynamaya başlarlar onlarla. Amaç, tepki ölçmektir. Halka uygulayacakları projenin ne gibi refleksler, tepkiler vereceği önceden tahmin edilir; karanlık odalarına çekilip, insansı zombiler gibi yazarlar, çizerler… O halkın mevcut değerlerine uzun soluklu bir test başlamıştır. Bu küresel efendiler, dünyaya çekidüzen vermek için yaratılmıştır sanki. Zaten kendilerini de öyle görürler, kutsarlar bir taraftan da… Sınırlarla oynanır. Hudutlara mayınlar döşenir. Düşmanlaştıran siyasetlerin tohumları ekilir. Geçen zaman, proje açısından mühimdir. Varsa yoksa proje vardır. İnsanlığı, dünyayı, toprağı, coğrafyayı kimselerin düşündüğü falan yoktur. Kendi tanrıları, onlara görev vermiştir sanki. Yenilikçiliğini, ilericiliğini ve çağdaş moderniteyle barışık çizgisini gelişmişlik olarak arz edenlerin, ölçü hususunda yaşadıkları vahim hata, kimlik ve mesele kaybına da yol açmaktadır. Terakkiye sarılarak, tuhaf ve içeriye Fransız bir nizâmın cengaverliğine soyunmak, salyangoz satıcılığına talip olmak, bu mefhûm kargaşasında, körleşme ve sağırlaşma alametidir. Hükümlerimiz, ihtiyaçlarımızın hangi doğrultuda ilerleyebileceğini ispatlayacaktır. Kültür, terbiye ve vicdan kaybına uğrayanların, istikâmet hususunda istenileni veremeyeceği gerçeği de unutulmamalıdır. Gelişmişliğin kıstasını halen daha hızına yetişilemeyen teknoloji ile eşanlamlı algılamak, yeni bir putperestliğin kapısını da aralamaktadır. Teknolojinin bu hızlı vaziyeti, kalabalıkların tuhaf bir koşuşturmasına da sebebiyet vermiştir. Adına robotlaşma, makineleşme, manyetikleşme de diyebileceğimiz bu hal durumu, teknolojik bir kibir yüklemiştir kalabalıklara. Dirilik ve velûdiyet hususunda keyfi şekilde rahatça nefes almakla yetinmek, göz önündeki sahada modern sömürgeci kuvvetleri de görmezlikten gelmek olacaktır. Bu kokuşmuşluk içerisinde, bir tarafta korku ve kin depolayan bir sistemin, diğer tarafta bunalımları giderebilme hususunda acziyet yaşamaya mahkûm bırakılması, kördüğüm olmuş bir düzene gebedir. Sayın Başkan Bush’lu bir devlet idaresinden, pek de hayırlı bir şey beklemek mümkün değillerdir heralde. Estetik yoksulluğu, medeniyet fukaralığı, kök ve mazi düşmanlığı hat safhadadır. Şu durumda, şeytanla yol arkadaşlığını tercih edenler, popüler kültürün artıklarıdır. Abdullah Cevdet ve benzerlerinin kırbaçlarına maruz bırakılan halkımız, dün önerilen ‘melezleştirme teorisi’yle, nasıl bir karmaşanın içine çekilmek istendiyse, bugün de aynı karmaşıklık modern şekliyle devam etmektedir. Rota ayarını tam mânâsıyla bulamamış olan genç Cumhuriyet, modernlik/medenilik/ilerilik bahsinde yalpalamaya gark eylemektedir. İçtimaî bir şuurlanmanın zarûri ve mecburi olduğu bilinmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Bu makale toplam 1906 defa okunmuştur.
|
|||||||||||
|
||||