-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Doç. Erol Göka: <m:red>Kürt kardeşlerimizden ilgiyi esirgedik</m:red>
Nuriye Akman
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Doç. Erol Göka: Kürt kardeşlerimizden ilgiyi esirgedik

Soykırım yasasını çıkaranlar, suçlu bilinçlerini temizlemeye çalışıyor

Ulusal psikiyatri kongrelerinin kırk üçüncüsü 23-27 Ekim tarihleri arasında İstanbul'da yapıldı. Paneller arasında ilgimi en çok "Kimlik ve Etnisite: Psikiyatriden Etnisite Kavramına ve Etnik Çatışmalara Bakış" konusu çekti.

Konuşmacılar arasında Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi Doç. Dr. Erol Göka da vardı. "Psikiyatri ve Düşünce Dünyası arasında Geçişler", "Varoluşun Psikiyatrisi", "Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri", "Buradan Böyle: Gündelik Hayatın Psikososyopolitiği", "Psikiyatriden Psikiyatriye Bakışlar", "İnsan Kısım Kısım: Topluluklar, Zihniyetler, Kimlikler" ve "Türkiye Vardır", "Türk Grup Davranışı" adlı kitapların yazarı olan Göka'nın, yakında 'Türklerin Psikolojisi' adlı bir kitabının daha yayınlanacağını öğrenince kendisiyle Ermenilere, Kürtlere ve biz Türklere psikiyatrinin gözünden bakan bir söyleşinin ufuk açıcı olabileceğini düşündüm. Nitekim öyle oldu, kendisinden çok şey öğrendim. Konuşmamızı üç gün boyunca aktaracağım.

Psikiyatrinin etnik çatışmalar hakkında bir şeyler söyleyebileceğini düşünmemiştim. Hani sosyal psikoloji neyse de, psikiyatri tıbbın bir dalı, teşhis ve tedavi yöntemleri bakımından daha çok bireylere eğilir. Konuşmamız ufuk açıcı olacak diye düşünüyorum...

İnşallah. Bir yerde psikoloji varsa, psikolojik sorunlar da olacaktır. Biz psikiyatrlar, hem insan ilişkilerinin hem kimlik sorunlarının erbabıyız. Daha doğrusu öyle olmamız lazım. "Sosyal" eki sadece psikoloji için geçerli değil, "sosyal psikiyatri" diye de bir alan var, bunun içinde Fransızların "etnopsikiyatri" dedikleri bir alan da bulunuyor.

Siz psikiyatrlar bireyleri bazen ilaçla bazen terapiyle tedavi edersiniz. Toplumlar için sağaltma yönteminiz de var mı?

Çok haklısınız, tek tek insanlar nasıl ruhsal bir hastalığa yakalanıyorlarsa, aileler, gruplar, büyük gruplar da hastalanabiliyorlar. Sanıyorum psikiyatrlar, topluluklar arasında taraf olarak görünmekten çekindikleri için bu alanlara girmiyorlar. Öyle tuhaf bir konumdayız ki, bir kişi "Ben Mehdi'yim" derse hemen onu tedaviye girişiyoruz; ama beş kişi birinin Mehdi olduğuna inandıklarını söylüyorlarsa, bu bizi ilgilendirmez, "kültürel" bir durum diyoruz. Şimdilik bilimsel platformlarda konuşmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor.

Kimliğin etnik, dinsel ve ulusal boyutları var. Bireysel ve toplumsal psikolojimizi en çok hangisi etkiliyor?

Psikolojimizin en derininde yer kaplayanı "etnik kimlik". Sanıldığı gibi aynı ırktan, aynı kanı taşımaktan köken almıyor, temelinde anadil var. Aynı anadilin içine doğan, aynı dili konuşan insanlar arasında doğal olarak bir inanç, gelenek, örf ve âdet yani kültür birliği de gelişiyor. Etnik kimliği bu noktalarda ortaya çıkan benzerlik temellendiriyor. Etnik kimlik anadile dayalı ve psikolojimiz de dil gibi yapılandığı için psikolojimizin en derininde yer alıyor. Otomatik olarak kendi etnik kimliğimizden yana tepkiler veriyor, onu diğerlerinden ayrı ve üstün tutuyoruz. Doğarken "bizimkiler"den yana doğuyoruz.

Etnik kimliğimizi seçemeyiz ama diğer kimliklerimizin oluşumunda irademizin de payı var sanki.

Doğru. Dinsel kimlik ne de olsa insanın dilden sonra öğrendiği inanç yapılarına dayanıyor. Din tercihleri çok zor olmakla birlikte bizim elimizde. Hatta büyük topluluklar bile din tercihlerini değiştirebiliyorlar. Okullarda aldığımız eğitimi, resmî tarihi ve resmî törenleri saymazsak ulusal kimliğimiz, neredeyse tamamen kendi bilinçli çabamızla ilgili. Devleti yanına aldığı için çok güçlü görünüyor ulusal kimliğimiz. Aslında psikolojimizde tuttuğu yer açısından etnik ve dinsel kimliklerden çok daha güçsüz.

Öyleyse seçebildiklerimizle seçemediklerimizi yönetebilmemiz gerekiyor. Dinsel ve ulusal kimliğimiz, etnik kimlikten doğan çatışmaların çözümünde nasıl bir fırsat olarak kullanılabilir?

Bravo, muhteşem bir soru, çok iyi anladınız durumu. Etnik kimliğimize bizim bir katkımız yok, kendimizi içinde buluyoruz. Atalarımız hata yapmış olabilirler; ama onları eleştiremiyoruz, düzeltemiyoruz. Tamam bunları kabul edelim, ama insan sadece etnik kimlikle sınırlı bir varlık değil ki! Bizi diğer canlılardan üstün kılan yanlarımız, bizim değiştirebileceğimiz, iradi tercihimizle katkıda bulunabileceğimiz yanlarımız da var. Bizi asıl bu yanlar insanlaştırıyor.

İşte ben de insanlaşma adına, aynı toprakları paylaştığımız Ermeni ve Kürt etnik kimliğinin psikolojisini öğrenmek isteyeceğim sizden. Ama alacağım cevapların ne kadar bilimsel olduğunu da içten içe soracağım kendime. Çünkü etnik kimliği Türk olan biriyle konuşuyorum. Bu kimliğin önyargılarıyla bakacaksınız ister istemez...

"Türk" olmak çok prim getiren bir durum değil aslında. Şaka bir tarafa, önyargılarımı askıya alacağım, söz veriyorum.

Pekala. Ermeni etnik kimliğinin psikiyatrik resmine bakınca neler görüyorsunuz?

"Ermeni sorunu"nda gözlerden kaçan bir de psikolojik boyut var. Bu psikolojik atmosferin ana çerçevesini, Almanlar tarafından Yahudilere uygulanan "Soykırım" (Holocaust) oluşturuyor. "Yahudi Soykırımı" çerçevesinde, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından adeta mağduriyete yüksek prim veren, mağdur rolüne teşvik edici bir psikolojik atmosfer ortaya çıktı. Şüphesiz Holocaust'un lanetlenmesi çok önemli bir adım; ama bu adımın bazı psikolojik yan etkileri de oldu. Başta Alman toplumu olmak üzere, tüm Batılı Hıristiyan bilinci, nesiller boyu sürecek ciddi bir suçluluk duygusuyla kaplandı. Hıristiyan bilinç, zaten Hazreti İsa'yı Yahudilerin elinden kurtaramamak, Engizisyon vahşeti ve tarihin en kanlı mezhep kavgaları nedeniyle suçluluğa çok yatkındı. Hıristiyan bilincin suçluluk duygusu, Holocaust'a karşı yapılmış binlerce yayın, film vs. ile giderek kabardı. Bu olaylarla hiçbir ilişkisi olmayan nesillerin vicdanları, altından nasıl kalkacaklarını bilemedikleri bir suçluluk duygusuyla dolmaya devam ediyor. "Mağduriyet", uluslararası kamuoyu nezdinde olumlu bir olgu haline gelince, suçlulukla dolu Hıristiyan bilinç, kendi içlerinden bir mağdur bulup çıkarabilirse, ancak o zaman, tarihin bu ağır vebalinden kurtulma şansını yakalayabilirdi.

Ermenilerin mağdur olduğuna karar veren güçlerin yaptığı şey kendi vicdanlarını temizlemek mi yani?

Aynen. Parlamentoların soykırım yasaları çıkarırken birçok hedefi olabilir; ama asıl yaptıkları, kendi suçlu bilinçlerini temize çıkarmak. 1. Dünya Savaşı'nın çıkmasından hiç sorumlu olmayan bu savaşın en çok acı çekmiş iki halkı, Türkler ve Ermeniler karşı karşıya getirildi. Onların birbirlerine düşmesine asıl sebep olanlar, sanki ellerindeki kan temizlenmiş gibi şimdi hâkim cübbelerini giymişler. Kimse, "İki büyük dünya savaşı neden oldu?" gibi emperyalist emelleri ve tutumları ortaya çıkaran sorular sormuyor.

Türklerin "soykırım yapması" Hitler'i mazur mu gösteriyor yani?

Öyle düşünüyorlar. Hitler'in ve Nazilerin eylemleri eninde sonunda bin yıldır süren Hıristiyan-Yahudi geriliminin bir tezahürüydü. Bu gerilim hattı hâlâ çok önemlidir. Hitler, eylemlerini biraz da Hıristiyanlık adına yaptı, Yahudilerden Hz. İsa'yı öldürmelerinin öcünü aldı. Bu büyük insanlık suçuna şimdi özür arıyorlar. "Hitler, soykırımı Türklerden öğrendi" diyorlar. Bunu nasıl söyleyebiliyorlar, dev bir Alman toplumunun Türkler tarafından aldatıldığını nasıl öne sürebiliyorlar? Tıpkı kabahat işleyen bir çocuğun, "ama Ali de öyle yapmıştı" demesi gibi. Komik bunlar.

Ermeni diasporasının psikolojisinin kin ve nefretle dolmasının bir sebebi de etnik kimlik krizi o zaman.

Evet, onlar çok ciddi kimlik krizi içindeler ve krizin telafisi için Türk düşmanlığından ve mağduriyet psikolojisinden başka yolları yok. Fransa'da ve Kaliforniya'da yaşayan, ebeveyni Türkiye'den göç etmiş bir diaspora Ermeni'sinin ruhsal durumunu hayal etmeye çalışın. Onun kim olduğu sorusuna cevap bulabilmesi için zihninde şöyle malzemeler var: Bir Fransız ya da Amerikan vatandaşıdır; ama bir yandan da kendisini Doğulu bir topluluk olan Hayk kavminden saymayı sürdürmektedir. Katolik ya da Protestan olmadıysa belki hâlâ Gregoryendir; ama büyük ihtimalle özel bir dinsel eğitim aldığı Ermeni Kilisesi'nden yoksundur. Ermeni olduğu söylenmektedir; ama büyük ihtimalle evde konuşulanlar dışında Ermenice öğrenebileceği bir eğitim olanağından yoksundur. Türkiye'de Ermenilerin yaşadığını, onların Ermeni kimliği açısından kendilerinden nispeten daha iyi imkânlara sahip olduklarını bilmektedir. "Ermenistan" diye bir ülke olduğunu; ama sosyo-ekonomik bakımdan çok iyi durumda olmayan bu ülkeye ve bu ülkeden daha iyi durumda olmasına rağmen Türkiye'ye asla gidip yerleşmeyeceğini de... Ermenilerin zor durumda yaşadığı vatanlarına yardım etmemesi ona kendini suçlu hissettirir. Ama bu bilgilerin hiçbiri kimlik inşasında işine yaramaz. Diaspora Ermenileri, kolektif belleklerinin ve kimliklerinin inşasında kullanabilecekleri bir "zafer nişanesi"ne de sahip değiller; kimlik inşaları için yaşadıkları travmanın anıları dışında ellerinde bir şeyleri yok.

E hayata tutunmak için ne kalıyor geriye: Türk düşmanlığı.

Diaspora Ermenileri için, yaşadıkları zengin Batı ülkesinin kimliğine sarılmak dışında, bir ulusal kimlik şansı hiç yok; ama cemaat kimlikleri açısından Türk düşmanlığı ve intikam duyguları kurucu bir işleve sahip. Kaldı ki Hıristiyan bir mağdur olmanın avantajını da yaşıyorlar. Öyle ki böyle hayali bir kimlik uğruna, yeni nesil Ermeniler, artık "Türklerin, tuvalet taşlarını bile Ermeni mezarlarından yaptıkları" şeklindeki dehşetengiz yalanlara inanıyor, hayatlarında en çok yapmak istedikleri şeyin "bir Türk'ün yüzüne tükürmek" olduğunu söyleyebiliyor.

Gelelim Türkiye Ermenilerinin psikolojisine. Özellikle de Hrant'ın katledilmesinden sonrasına.

Hrant'ın katlinden sonra Ermeni vatandaşlarımızda tedirgin bir hava yayıldı; devlet eliyle kendilerine zarar verilebileceği endişesi yaşadılar yapılan propagandaların etkisiyle. Şimdi bu endişeli bekleyiş havası yatışıyor olmalı. Ermeni vatandaşlarımızın Türk vatandaşlarıyla bir dertleri hiçbir zaman olmadı, endişelerini besleyecek toplumsal psikolojik bir ortam yok. Var da ben görmüyorsam Ermeni vatandaşlarımızdan özür dilerim. Onlar daha çok diaspora Ermenilerine karşı güç durumdalar; her zaman onların tehditlerine, "işbirlikçi" suçlamalarına maruz kalıyorlar.

Acaba sadece diasporaya karşı mı zor durumdalar? Siz Ermeni olsanız, sıra hangimizde diye korkmaz mısınız? Emniyet güçlerinin katilleri koruduğu, alkışladığı ve hatta yönlendirdiği apaçık ortada iken...

Hrant'ın katli ve hemen ertesinde olanlar için söylüyorsanız haklısınız. Öyle bir hava verildi ki, devlet adeta ses çıkaran Ermenileri susturacakmış gibi. Baksanıza sizin sorunuzda bile bu havadan esintiler var. Marazi tipler, fanatikler, kendisini vatan kurtarıcısı kahraman tipler her yerde var Nuriye Hanım. Hrant'ın katlinde ortada bir sisli durum olduğunu herkes gibi ben de görüyorum. Ama Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ve buna inanan güvenlik güçleri çoğunlukta. Bu devlet, sahiden hukuk tanımayan marazi tiplerin elindeyse, o zaman hepimiz dua etmeye başlayalım milletimizin geleceği için. Kaldı ki Ermeni vatandaşlarımız diasporadan çok farklı bir ruh hali içindeler. Onlar biliyor gerçek Ermeni tarihini ve Batılıların şimdiki dostluklarının geçici olabileceğini. Aynı Batılıların Ermeni Hıristiyanlığını beğenmeyip onlara gerçek (!) Hıristiyanlık öğretebilmek için misyonerler yollayıp misyoner okulları açtırdıklarını.

Aşırı milliyetçilerin yaydığı düşmanlık dalgasını görmezden mi geliyorsunuz?

Hayır hayır görmezden gelir miyim hiç. Ama lütfen siyasi terminolojiyi sokmayalım buraya. Kimleri kastettiğinizi anlıyorum. Bunlar marazi, sosyopat, vicdansız çeteler, vatan kurtarıcı role bürünmüş azılı haydutlar. Her ideolojide var bu tiplerden. Her toplumun kaotik zamanlarında bu tipler artar, öne çıkarlar. Şimdi de sahne aldıkları doğru. Ama toplumumuzun bunlarla ne alakası var? Benim baktığım yer toplumsal psikoloji. Toplumsal psikolojiye baktığımda, sosyopatik çetelerin bir etki yapmadığını görüyorum.

Azınlıklara gösterdiğimiz ilgiyi Kürt kardeşlerimizden esirgedik

Dün Ermenilerin psikolojisini konuştuğumuz Doç. Dr. Erol Göka ile bugün Kürtlerin davranış ve duygu repertuarını masaya yatırıyoruz. Göka, Ermeni kimliğiyle karşılaştırıldığında daha az güçlü olduğunu belirttiği Kürt kimliği ile Türklerin kimliğinin iç içeliğinden bahsetmiyor yalnızca. Türklerin Kürtlere gösterdiği özensizliğin de altını çiziyor ve Kürtlerin ihtiyaç duyduğu liderliğin neden karşılanamadığının psikolojik ipuçlarını da veriyor. Yarın yayınlanacak olan Türklerin psikolojisiyle bir arada değerlendirildiğinde, kardeşçe yaşamanın önündeki engeller daha iyi anlaşılacak diye düşünüyorum...

Kürt kardeşlerimizin etnik kimliğini hangi psikolojik dinamikler belirliyor?

Ermenilerin çok gerilere giden, yazılı edebiyat üretebilmiş anadilleri üzerine bina olmuş güçlü bir etnik kimlikleri var. Hıristiyanlığı seçerken de kendilerine özgü Gregoryen bir inanç sistemi oluşturabilmiş, bağımsız ulusal bir kilise de kurabilmişler. Ermeni kimliğiyle karşılaştırıldığında güçlü bir Kürt kimliğinden söz edemeyiz. Kürt kardeşlerimizin bir anadilleri var; ama tarihsel olarak güçlü bir dil değil. Birbirini bile anlayamayan lehçelere bölünmüş, tüm önemli kelimeler Farsça ya da Arapça, özgün Kürtçe kelime sayısı çok az. Kürtçenin hiçbir lehçesi yazılı edebiyat üretememiş. Güçlü bir anadil olmayışı, güçlü bir gelenek, örf, âdet de oluşmasını engelliyor. Dolayısıyla Kürt etnik kimliği çok zayıf. Etnik özellik olarak sunulanlar, Kürtlere özgü olmaktan ziyade feodal-aşiret yapısının davranış kalıpları.

Dinsel kimliğin İslam oluşu ne etki yapmış bu yapıya?

Kürtlerin kimlikleri açısından tarihteki en büyük şanslarından birisi, İslamiyet'le müşerref olmaları, bu biz Türkler için de böyle. İslamiyet bize de onlara da kimliklerimiz güçlensin diye güçlü bir ruh üflemiş adeta. Anadolu sınırlarına geldiğimizde Müslümanlık dairesi içindeki ortaklığımız daha bizi Malazgirt Savaşı'ndan itibaren bir araya getirmiş. Son zamanlara kadar birlikte nefes alıp vermişiz. Haçlılara, Memlüklü'ye, Safevi'ye, Akkoyunlu'ya birlikte karşı koymuşuz. Üstelik bu son saydıklarım etnik olarak Türk olan devletler. Hatta Çaldıran Savaşı sonrası Osmanlı'nın "Kürdistan Eyaleti" oluşturması da Şii Türk Safevilere karşı bir tampon bölge oluşturabilmek için. Osmanlı, Türkmenlerden daha çok Kürtlere güvenmiş. Anadolu coğrafyasında kurduğumuz bütün devletlerde elbirliği etmişiz. Osmanlı yıkıntısından Türkiye Cumhuriyeti'ni biz Kürtlerle birlikte kurmuşuz. Lozan'da Osmanlı bakiyesi diğer birçok farklı etnik unsurdan Müslümanlarla birlikte, Müslüman çoğunluk içinde yer almışlar, "etnik azınlık" sözünü akıllarından bile geçirmemişler. Etle tırnak gibi olmuşuz. Bin yıllık süre boyunca o kadar çok kız alıp kız vermişiz ki, şu anda Kürt-Türk karışık olanlarımız, kendilerini etnik olarak Kürt hissedenlerden çok daha fazla.

Tamam etle tırnak gibiyiz, şarkımız "biz ayrılamayız". Ama sonuçta et ettir, tırnak da tırnak. Kürt etnik kimliğinin psikolojisi bu kadarcık mı?

Elbette bu kadar değil. Yalnızca Selahaddin Eyyübi ile aynı soydan olmak bile birçok duygu yükler bu kimliğe. Osmanlı topraklarında yaşayan birçok Kürt-İslam bilgini çıkmış bölgedeki medreselerden, sonuncusu da Said-i Nursi. Hiçbiri ayrılıkçılık yapmamış. Ben Kürt etnik kimliğinin sıkıntılı olduğu saptamasından hareket ediyorum. Bu, Kürt kardeşlerimize olumsuz bir atıf yaptığım anlamına gelmiyor. Etnik kimliklerinin sıkıntıda olması, onların suçu değil, zor bir coğrafyada yaşıyorlar. Güçlü devletler ve kültürler arasında kalmışlar. Şimdi bile Kürt etnik varlığı beş parçaya bölünmüş vaziyette. Öncelikle bu sıkıntılı durumu kabul etmek, sonra ne yapmak gerektiğini düşünmek gerekli. Yoksa çok daha büyük sıkıntılar ortaya çıkıyor. Baksanıza, kendilerine etnik kimlik bulabilmek için Zerdüşt'ün Kürt olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti fanatikler. Terör örgütü elemanları en çok Zerdüşt'ü seviyorlarmış, çünkü onun Kürtçe yazdığını sanıyorlar. Kürtçe sandıkları kelimelerin dev bir kültür oluşturmuş Farisi kaynaklı olduğunu bile bilmek istemiyorlar. Kürtçe say bakalım dediğinde de Farsça sayıyorlar yek, dü... diye. Şu "baran" kelimesinin başına gelenlere baksanıza! Benim bir oğlumun adı da "baran." Farsça baran bile Kürtçe sanılıyor. Kürt etnik kimliğinin sıkıntılarının bilinmesi, hayali, sahte bir kimlik kurmaya çalışmaktan daha sağlıklıdır. Uzun lafın kısası, güçlü bir anadiliniz yoksa, anadiliniz yazılı edebiyat üretememişse etnik kimliğiniz sıkıntılıdır.

Peki, Kürt kardeşlerimizin size göre zayıf olan etnik kimliğine saygı gösterdik mi?

Hayır, kesinlikle hayır... Kürt kardeşlerimizin etnik kimliklerine gereken özeni gösteremedik. Anadilin önemini anlayamadık, dinsel kimlikte mezhep farklılıklarının çok önemli rolünü göremedik, Kürt vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun Şafii mezhebinden olmalarına uygun bir program geliştiremedik. Azınlıklara gösterdiğimiz ilgiyi bin yıldır her türlü eza cefada yanımızda olmuş, samimi Müslüman olduklarını her zaman göstermiş Kürt kardeşlerimizden esirgedik. Hâlâ ekonomik sorunlar olmasa Kürt sorunu olmazdı, diyenlerimiz var. Böyle diyenler insanların kimlik sorunlarını, kimliğin psikolojimizdeki yerini bilmeyen cahiller. Oysa ayrılıkçı terör bu zeminde kendisine alan buldu.

Abdullah Öcalan'ı lider, kurtarıcı olarak gören kesimin, onun yakalanmasından sonraki psikolojisini sorsam?

Gözümün önüne Öcalan yakalandığında Avrupa'da yapılan gösterilerin televizyondaki görüntüleri geliyor. Türkiye'de pek öyle ahım şahım bir gösteri olmadı. İran'da, Moskova'da bile oldu, ama bizde olmadı. Terör örgütünün dış destekçileri olduğu çok açık, işin bu yanını bir kenara bırakalım. Ama nasılsa Kürtlerin bir kısmı bu adamı lider olarak benimsedi, bunu da kabul edelim. Demek ki Kürtlerin bir kısmı, Kürtlere sürekli hakaret eden bir adamı bile lider belleyecek kadar lider ihtiyacı içindeler. Bir topluluğa sürekli "Senin niye devletin yok!" diye propaganda yaparsanız, onun ruh halini bu hale getirirsiniz. Lideri yakalanan bir topluluk ne hissederse, onu hissetmiştir onu lider olarak kabul edenler de. Üstelik bu lider, yakalanır yakalanmaz, "Türk devletinin hizmetindeyim. Annem de Türk zaten." demişse ruh dünyaları epeyce karışmıştır...

Bu kadar lider ihtiyacı içinde olanlar, Irak'ın Kuzey'indeki aşiret liderlerini lider olarak benimseyebilirler mi?

Bence bu çok imkân dahilinde görülmüyor. Çünkü ortada apaçık bir aşiret yapısı var, Barzani ve Talabani çekişmesi, ikisinden birisinin daha karizmatik bir hal almasını engelliyor. Daha da önemlisi ikisi de işbirlikçi. Açık işbirlikçiyi lider olarak kabul etmez toplum psikolojisi. "Siz ayrısınız, ayrı olmalısınız" propagandasının üzerlerinde etkili olduğu Kürtler, kendilerine lider olarak Öcalan'ı layık görmüşlerse, bundan psikolojileri bir anda vazgeçemez. Psikolojimiz layık gördüğünü bir anda yerin dibine batırmaz, batıramaz. Gerçekler ne olursa olsun bunu görmez. Zaten doğrusunu söylemek gerekirse, Kürt psikolojisi üzerinde olumlu etki yapan başka birisi de yok ortada. Bazı belediye başkanlarının aklından bu tür şeyler geçtiği belli; ama psikolojik cesametleri pek küçük. Lider ihtiyacı her topluluğun psikolojisinde var olan bir gerçektir. Topluluk varlığı dara düştüğünde, insanlar liderlerine daha çok bağımlı hale gelirler. Bunu yapacakları bir liderleri yoksa vur-kaç hali başlar, bunu Saddam sonrası Irak'ında gördük, darmadağın olurlar. Öyle görünüyor ki, Öcalan figürü bir süre daha bazı Kürtler üzerinde etkili olacak.

Irak'ın işgali, Irak Kürtlerinin psikolojisini nasıl etkiledi?

ABD'nin önderliğindeki müttefik güçlerin Irak'ı işgalinin ve Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devleti ihtimalinin belirmesinin ardından kafalar çok karıştı. Iraklı Kürtler, hem Müslüman kanı akıtmanın, işgalciyle işbirliği yapmanın, bölgedeki ihanete ortak olmanın derin suçluluğunu yaşıyor hem de zaman zaman tuhaf bir zafer sarhoşluğuna kapılıyorlar. İnsan ve grupların psikolojilerinde her eylemlerine eşlik eden bir duygu vardır. Kuzey Irak Kürtlerinin (reisleri nezdinde) işgalciyle işbirliğine girişmeleri ve bundan çıkar sağlamalarının karşılık geldiği duygular, suçluluk ve vicdan azabıdır.

Bu duyguyla yüzleşebiliyorlar mı?

Halihazırda işgalcinin varlığının ve desteğinin sürmesi, Kuzey Irak Kürtlerinin bu duygularla yüzleşmelerini engelliyor. Onlar da pekala yaşadıkları hayal dünyasının işgalcinin varlığına ve desteğine bağlı olduğunu biliyor, işgalci güçlerin bölgeden ayrılmasını hiç ama hiç istemiyorlar. İşgalci güçler, başarısızlıklarına inanıp bölgeden ayrılmaya karar verseler, aşiret reisleri, muhtemelen "bizi bırakıp gitmeyin!" diye paçalarına yapışacaklardır. Bu duruma düşmek, gerçekten de bir topluluğun başına gelebilecek en berbat ruh hallerinden birisidir. Eğer bu durum vaki olursa, ardından büyük bir ruhsal çöküntü geleceği söylenebilir.

Sabır bazen en büyük eylemdir!

Ya Türkiye Kürtleri?

Onlar şimdilik izliyorlar olup biteni; ama psikolojileri de kaydetmeye ve çalışmaya devam ediyor. Kuzey Irak Kürtlerinin işgalciyle işbirliği yapmış olmalarının utanç ve suçluluğunu Türkiye Kürtleri de hissediyor. Bir yandan da kafalarında sorular dolaşıyor. Diyelim ki işgalciyle işbirliği olumlu sonuç verdi, İran ve Türkiye gibi büyük bölge güçleri alt edildi, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kuruldu, peki bu durumda Türkiye Kürtleri olarak ne yapacaklardır? Acaba "daha özgürce" (!) yaşamak için Kuzey Irak'a mı gitmeli ya da Kuzey Irak'taki ırkdaşlarının devletinin sınırlarını Türkiye'ye doğru genişletmeye mi çalışmalı? Yoksa en doğrusu, Türklerle ortak vatanları ve devletleri olan sınırlar içinde kalarak haklarını ve yaşam kalitelerini artırmaya gayret etmek mi? Ayrılıkçılıktan etkilenmiş her Kürt'ün kafasından son zamanlarda bu soru, şöyle ya da böyle geçmiştir. Ama ayrılıkçılığı hayatının yegane değeri haline getirmiş olan çok küçük bir fanatik azınlık dışında, hiçbir Kürt'ün bu soruyla kafasını uzun süre meşgul ettiğini sanmıyorum. Psikolojisi sağlıklı işleyen her Kürt vatandaşımız, nesillerinin geleceğini sağlama alabilmek için biricik yolun Türkiye sınırları içinde yaşamak ve bin yıllık ortak değerleri geliştirmek olduğunu anlamıştır.

Bunlar acaba gerçekler mi, sizin temennileriniz mi?

Acaba ben yanlış şeyler mi görüyorum? Irak'ın Kuzey'inde ne olduğunu kimsenin tam olarak bilmediği bir oluşum var; ama hiçbir Kürt vatandaşımız kendisini ve çocuklarını orada ikamet ederken görmek istemiyor diye düşünürken yanılıyor muyum? Güney-Doğu Anadolu'nun sanayi ve ticaret odasına üye olmak, varlıklı Kürt vatandaşlarımız için Irak'ın Kuzey'inde başbakan olmaya değişilecek bir şey değil. Kürt vatandaşlarımızın umutları, hayalleri, rüyaları bizimkilerle aynı: Çocuklarımızı iyi okullarda okutmak, güçlü ve sözü dinlenir bir ülke olan Türkiye'de bir meslek sahibi yapmak, daha demokratik bir ülkede yaşamak diye düşünürken yanılıyor muyum? Sanmıyorum. Böyle düşünüyorum. "Hayalleri aynı olanlar, birbirlerini kolay affederler, hele bir de güçlü bir devletleri ve ulusal kimlikleri varsa." diyorum. Türklerin ve Kürtlerin birlikte iyi şeyler yapacaklarını söylüyor bana gördüklerim.

Türkiye'nin sınır ötesi harekâtı kaçınılmaz hale getirildi. Kuzey Irak'a girişimiz Türkiyeli ve Iraklı Kürtlerin psikolojilerini nasıl etkileyecek?

Neler olacağını görmek lazım ilk önce. Birçok ihtimal var ve her ihtimal toplulukların psikolojisinde çok farklı bir etki yapabilir. Farkındayım elbette, yeni şehitler, içimizi kanatıyor, sabrımızı taşırıyor; ama sanılanın aksine, Türkiye'deki birliğimizi pekiştirdiğimiz, sabrederek direnmeyi sürdürdüğümüz şu halimizin psikolojik bakımdan bize müthiş bir avantaj sağladığını düşünüyorum. Hiç kimse Kürt'ümüzle, İslam dünyasıyla aramızı açacak girdaplara sokmamalı bizi. Sabır bazen en büyük eylemdir.

Biz Türkler, sabrın ve tahammülün halkıyız

EROL GÖKA

Doç. Dr. Erol Göka ile önceki gün Ermenilerin, dün Kürtlerin psikolojisini inceledik. Sıra Türklerde. Konuşmamız savaş rüzgâlarının estiği, acı ve öfke soluduğumuz günlere denk geldi. Böyle zamanlarda aynaya bakmak, yüzleşmek zorlaşır. Bu gücü kendinde bulanlar için bol malzeme var bu metinde...

Çok merak ediyorum, Türk etnik kimliğinin en önemli özelliği savaşçılık mı?

En önemli diyebilir miyiz bilmiyorum; ama en önemlilerinden. Bence etnik kimliğimizin en önemli özelliği uygarlıklarla ve dinlerle ilişkimizde kendisini gösteriyor. Uygarlık tarihçilerine göre Türklerin kendine özgü bir uygarlıklarından söz edemeyiz. Selçuklu, Osmanlı muhteşem, ama sentez uygarlıklar, Türklere özgü yanları çok az. Uygarlık tarihçileri, Türklerin tarihteki asıl rollerinin "uygarlıklar arasında aracı olmak" olduğunu söylüyor. Bu rolümüz nedeniyle tüm uygarlıklara açık olmuş, tüm dinlere merak duymuş. Kahir ekseriyetimiz İslamiyet'i benimseyince dinî merakımız kısmen yatışmış; ama hoşgörümüz ve uygarlık ürünlerini kolayca benimsememiz bugüne kadar kalmış.

"Uygarlıklar arasında arabulucu olma" özelliği Türklerin gücü mü yoksa zaafı mı?

Hem gücü hem zaafı. Bu özelliğimiz sayesinde güçlü olduğumuz zamanlarda, değişik topluluklar, değişik dinler bayrağımız altında kolayca toplanıyorlar. Zaafımız ise kimliğimize ve dilimize sahip çıkmadaki özensizliğimiz. Bu yüzden Hazar'ın kuzeyinden batıya giden Türkler, güçlü Hıristiyan topluluklar arasında yitip gittiler. Hâlâ dilimize, kimliğimize çok özenli değiliz. Öz-benliğimizi kutsayan sözler ediyoruz; ama hepsi o kadar.

Ama bu öz-benlik diye kutsanan şey, uygarlık yaratmayan taklit eden, başkalarının yarattıklarından ödünç alan yanımız değil mi?

Yok hayır, öz-benliğimiz diyebileceğimiz birçok özelliğimiz var, anadilimiz, temel inançlarımız, gelenek göreneklerimiz. Ama bir bakıma da haklısınız, kendimiz yapmak yerine kolaycı yollara sapmak da bizim bir özelliğimiz. Türkler tarih boyunca nasıl yönetecekleri üzerinde çok kafa yordular, ama neyle yönetecekleri yani kültür politikaları konusunda pek gayret göstermediler. Zaten yarı-göçebe ve savaşçı bir topluluk olarak ellerinde çok kozları da yoktu. Bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak; Türklerin tarihsel açmazı buydu.

Peki savaşçılığımızın kökeninde ne var?

Muhtemelen İslam-öncesi inançlarımız ve Orta Asya'daki yaşam koşullarımız. Elbette İslam'da da vatan müdafaası önemli, ama Türklerin hâlâ varlığını sürdüren inançlarına göre tabiat kutsal, tabiat içinde ise Türk toprakları en kutsal. "Toprak uğrunda ölen varsa vatandır" dizesinin gönüllerde yarattığı coşkunun nedeni bu. Orta Asya'daki güç yaşam koşullarından ve kalabalık Çinlilerce çevrili olmaktan dolayı Türklerin zihniyeti var kalabilmek için yönetimde olmak gerekliliği gibi bir sonuç çıkardı ve her zaman bir "yönetme ideali"ni muhafaza etti. Siyasetle ve yönetme teknikleriyle yoğun biçimde ilgilendi. Atalarımız büyük ihtimalle dünyanın geri kalanını Çinlilerin oluşturduğunu sanıyorlardı, bu zorlu dünyada var kalabilmek için tüm dünyaya egemen olmaktan başka çareleri olmadığını düşünüyorlardı. Ciddi ciddi dünyayı ele geçirmek istiyorlardı. Bu yüzden "nizam-ı âlem ülküsü" amacı, modern Türk siyasi ideolojilerinde de yer aldı.

Toplum savaşçı bir zihinle hareket edince, kahramanlık mecburen en büyük erdem oluyor o zaman.

Öyle. Analar, tüm dikkatlerini vatanın, milletinin hayrına kahramanlıklar yapacak evlatlar yetiştirmeye sarf etmiş. Cepheye oğul saldığında göğsü kabarmış, 'oğlumun sayesinde rahatız burada' diye gurur duymuş. Anasının çok kıymetlisi olan oğul, ona layık olabilmek için, daha henüz gönlü ondan ayrılacak kadar olgunlaşmadığı halde koşmuş cepheye. Yoksa sütünü helal etmez anası. O yüzden askerlerimizden "ana kuzuları", "körpecik fidanlar" diye söz ediyoruz. Geride bıraktığı toprakları anasıyla özdeşleştirmiş "anavatan" yapmış, gönlünde bir türlü ayrılamadığı anasını taşımış, onun için savaşmış. Hâlâ asker uğurlama törenlerimizde, şehit cenazelerimizde analarımız birinci kişi.

Savaşçılığımız hayatımıza nasıl yansıyor?

Savaşçı zihnin temel özelliği; fanatizme yatkın olması ve sorunları muarızını düşmanlaştırma ve düşmanı yok etme yoluyla çözmeye çalışması. Burada küçücük münakaşaların nasıl yumruk yumruğa kavgalara, çocukların sokakta kavgalarının nasıl aile savaşlarına dönüştüğünü, insan ilişkilerinde sorun çıktığında, çözme yolu olarak karşısındakine "dersini vermek", "haddini bildirmek", "paçasını aşağı almak", "dünyayı zindan etmek" gibi yöntemlerin benimsendiğini; erkeğin kadına, öğretmenin öğrenciye kötek atıp durduğunu uzun uzun anlatmaya ne hacet... 12 Eylül öncesi "kana kan intikam" nidalarından, spor müsabakalarına bile savaşa gider gibi gittiğimizden konuşmak gereksiz... Bir baksanıza çevrenize, liberalliklerine toz kondurmayanlarımız bile komşu ülkelerle aramızda bir sorun çıktığında ya da Irak'a tezkere sorununda olduğu gibi bir yerlere savaşmak için çağrıldığımızda nasıl da vuruyorlar savaş tamtamlarına, nasıl da ballandıra ballandıra anlatıyorlar kaç koyarsak kaç alacağımızı!

Şimdi savaşa girdik sayılır. Bizi bekleyen en önemli tehlike ne?

Savaş haline gelmeden önce, savaşçılığımızla ilgili bir başka özelliğimizden bahsedeyim. Soya, boya göre örgütlenmiş, parçalara ayrılmış "segmenter toplum" yapımız vardı. Bugün de var, ama segmentler tabii soy-sop tarafından belirlenmiyor. Artık hemşericilik, particilik, ideoloji yanlığı var. Sembolleri bunlar şekillendiriyor. Hep "biz"den olan insanları arıyoruz. Hep "bizimkiler"den güç alıyoruz. Kamuda ve hatta özel sektörde yükselmeler hep bazı toplumsal asansörler sayesinde oluyor. Hemşericiliğin, hısımı, akrabayı, eşi dostu, "bizimkiler"i kayırmanın alıp yürümüş olması, eski soy-sop tarzı örgütlenmemizin bakiyesi. Dindarlık, Laiklik, Batılılaşma gibi ideolojik-siyasal segmentlerin sembolleri tarihsel belleğimizin bir devamı niteliğinde. Suçu hep diğerlerine, öteki partiden olanlara atıp duruyoruz. "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diyenlerin ülkesi burası...

Ortalık sosyopattan geçilmiyor...

Güçlü olduğumuz dönemlerde, toplumsal segmentlerin üstünü örtebilecek, sosyopatiyi entegre edebilecek bir değerler sistemi oluşturabiliyoruz. Ama zayıfladığımızda toplum yapımız çok müsait olduğundan sosyopati her yerde kol gezmeye başlıyor. Toplumumuz kendine özgü bir modernleşme çabası içinde. Ama önceki değerler sistemini de büyük oranda yitirmiş durumdayız. Sosyopati her yere korku salıyor; her yerden çeteler çıktıkça, toplum giderek içine kapanıyor. Savaş ortamı konuşacağız ya Nuriye Hanım, o yüzden söyledim bunları. Savaşa bu toplum yapımızla, toplumun çetelerden yıldığı bir dönemde gireceğiz bilmiş olalım diye. Sosyopatlarımız, enerjilerini vatan hizmetine verirlerse sorun yok ama ya vermezlerse!

Bir de dolu dizgin savaş kışkırtıcılığı yapanlar, aydınlar var...

Savaşçı zihnimizin bu saydıklarımız dışında en büyük zararı, biz Türkleri uygarlık hamlemizden alıkoyması. Atatürk'ün Türklerin edinmesi gereken en büyük düstur olarak yurtta ve dünyada sulhü görmesi bu yüzden. Türkler, savaşlara ara versinler, okumayla, yazmayla, kitapla, düşünceyle uğraşsınlar diye. Türk'ün kurtuluşu barışta ve uygarlıkta. Elbette her toplum başlarına bir gün gelebilecek savaşlara hazır olmalı, ama dünyamızın selameti açısından hiçbir toplum savaşlara teşvik edilmemeli. Hele hele aydınlar sonunda kan ve gözyaşı demek olan savaş kışkırtıcılığına soyunmamalı.

Erol Bey ben şu günlerde şehitlerimizden dolayı yaşadığımız büyük toplumsal acının, hep birlikte yas tutmanın, öfke haykırmanın psikolojik mekanizmalarını, özellikle de içerdiği tuzakları bilmek istiyorum.

Ruhsal acı, fiziksel acıdan çok daha şiddetlidir. Deprem gibi durumlarda toplumun dayanışması, acıların paylaşılarak azaltılmasını sağlar, travmatik etki azalır. Ama son ay içinde arka arkaya gelen şehit cenazelerinde olduğu gibi, acıya toplumsal bir öfkenin eşlik ettiği durumlarda, acı katlanarak büyür, matem havası tüm topluma yayılır. Depremde ne yapılacağı bellidir, öfke hemen hiç yoktur, toplum daha kolay organize olur. Ama şehit cenazelerinde biriken öfke toplumun organizasyon yeteneğini de alıp götürür, öfke taşacak yer arar. Kitlelerin öfkesi, çok kolay hedef şaşırabilir. Öfke taşmaları, düşman olarak bilinen gruplara, sembollere yönelebilir. Frene basılması çok zor olan toplumsal öfke taşmalarında, güvenlik önlemleri bir işe yaramaz, toplumun bilgeliğinden, kitle önderlerinin metanetlerinden başka durdurucu güç kalmaz. Eğer yeni şehit haberleri gelirse, insanlar vatan için bir şeyler yapmaları gerektiği duygusunun basıncıyla, can havliyle olağan zamanlarda yapmayacakları çılgınca tutumlara yönelebilir. Öfke, iç-gruba, yöneticilere dönebilir. Ama Türkiye'de şimdiye kadar tam böyle olmadı, inşallah olmayacak. Bayrak asma ve sokak protestolarıyla yetindi, zaman zaman yöneticilerini protesto etse bile, komuta kademesine asla bir tazyikte bulunmadı.

Böyle dönemlerde eleştiri ve sorgulama damarları tıkanıyor çünkü.

Doğru, sorulması beklenen bu şehitlerin sayısı niye bu kadar çok, olaylar gerçekte nasıl cereyan etmiş gibi sorular sorulmuyor. Bu, Türk toplumunun en güçlü emniyet supabı askerine olan güveninden. Bakın şimdi yaşadığımız matem ve öfke ortamında bile toplumumuz askerlik şubelerine başvurmak şeklinde kendisini sağaltıcı bir yol buldu, öfkesini güvene çevirmeyi becerdi. Şimdilik yöneticilerle, hükümetle pek ilgilenmiyor, onlara pasif destek vermekle yetiniyor. "Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır" duygusuyla, tarihsel kolektif bilinçdışıyla hareket ediyor insanımız. Eğer yöneticiler, büyük hata yapmazlarsa, devletin üst-kademesinde çatlaklar ortaya çıkmazsa, "ordu-millet" olmanın psikolojisiyle hareket eden Türk halkı, yeni şehitler olsa bile, acısını yüreğine gömmeyi bilecek metaneti gösterir. Savaşlara ve acılara alışık olmayan toplumlarda böyle bir metanet hali gözlenmez. Ben toplumumuza bu nedenle "sabrın ve tahammülün halkı" diyorum. Biz zaten Osmanlı gerilemesinden beri, Çanakkale Savaşı'ndan beri derin bir matem yaşıyoruz, kolay kırağı çalmaz bizi.

Öte yandan müthiş bir belirsizlik de var. Bu da bir başka yıkıcı güç değil mi?

Belirsizlik, açık savaş ilanından bile daha büyük tehlike. Açık bir savaş ilanı, toplumun ilk anda kenetlenmesine neden olur. Belirsizlik ise toplumsal kaygıyı artırır, artan kaygı da toplumsal fay hatlarını, eski çatışmaları daha büyük bir biçimde gündeme getirir. Önceden bitmemiş hesabı olan gruplar sebepsiz yere birbirlerine saldırabilirler. Belirsizliği giderecek olan şey ise, ille de savaş ilanı değil tabii. Toplumun güçlü bir devletin, güçlü bir liderliğin yönetiminde olduğunu hissetmesi, ölecekse bile neyin uğrunda öleceğini bilmesi önemli. Türkler gibi savaşçı bir zihne sahip bir toplum, elbette yöneticilerini savaşa, öç almaya zorlar, ama Türk toplumu aynı zamanda "itaat"in savaş kadar önemli olduğu bir psikolojik yapıya da sahip. İtaat edilmeyi hak edecek yöneticiler olduğu sürece, kenetlenmesini sürdürür.

Savaş diyoruz ama ortada açık bir cephe savaşı da yok ki. Gücümüzü çalmaya aday bir tehlike de bu değil mi?

Haklısınız, savaşılacak bir ülke ordusu yok. Bu durum savaş halinde olması gereken kenetlenme ve direnme gücünü azaltır. Ne dersek diyelim, savaşmayı istediğimiz güçler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Onların da ülke içinde akrabaları var. Böyle bir savaştaki toplumun zayıf karnı ihanettir. İhanet, savaştaki dayanışma psikolojisini tarumar eder, içten hançerlenme insanları savaştırmaz, olsa olsa çıldırtır. İhanete uğradığınıza dair hava kitleselleşirse felaketlerin en büyüğü olur. Kürt sorunu, baş edilemez bir Türk sorununa döner.

İhanet derken?

İhanet derken basbayağı "ihanet"i kastediyorum. Şimdi toplumumuz, teröristle onun akrabası arasında bir ayrım yapabiliyor. Akrabalar da Allah için bu ayrımın yapılabilmesi için yardım ediyorlar. Ya etmezlerse...

NURİYE AKMAN

Zaman
Bu makale toplam 1937 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2300, Satış 1.2400; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.9140, Satış 1.9300
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi