- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Dr. Aliye Çınar
‘Türban’ın Sosyo-politiği ya da ‘Kimlik Krizi’ (I)
Başörtüsü ya da türban konusunun şimdilerde tekrar gündeme gelmesinin anlamı, bildik bir nakarattan ziyade, oldukça farklı içerimlere gebedir. Mesele, ne sadece düşünce ve inanç özgürlüğü, ne giyim kuşam hürriyeti ne de siyasi bir trendin hâkim çizgisidir. Sorun, “kimlik krizi”dir. Çünkü aynı toplumun bireyleri birbirine öyle yabancılaşmış durumdaki, en eğitimlisinden eğitimsizine varıncaya kadar, farklı düşünenler hem birbirini anlamamakta hem de birbirlerine tahammül edememektedir. Tıpkı Güney İtalya kültüründeki Gufia efsanesindeki, ‘yaratık’ Golyat’ın durumunda olduğu gibi, tek kafa iki dil konuşmaktadır ve birbirini anlamayınca yaratık krize girmektedir. Efsanenin aslı şöyledir: Antik dönemde Güney İtalya’da yaşayan Gufia adında iki başlı bir canavar varmış, bir tür ‘yaratık’ Golyat. İki kafası farklı diller konuşuyormuş ve aralarında da anlaşamıyorlarmış. İki kafa tartışmaya başladığı ve anlaşamadığı günlerde canavar Gufia, sinir krizine girer ve önüne gelen her şeyi yıkıp geçermiş ve canlıları öldürürmüş. Aynı problemin bir başka kültürde dile getirilmesi ise şöyledir: Mitolojiye göre, Babil Asma bahçelerinin farklı katlarında çalışanlar, uzun yıllar süren inşa çalışmaları sırasında birbirlerinden kopmuşlar, dillerini unutmuş ve birbirlerinin dilini anlamamaya başlamışlardır. Babil Çorbası veya Babilleşme olarak adlandırılan bu durum, kısaca insanların birbirleriyle anlaşamamaları durumudur. ‘Kimlik İnşası’ kitabının yazarı Nuri Bilgin, "kimlik", bir kişi veya grubun kendisini tanımlamaya ve kendini diğer kişi veya gruplar arasında konumlamaya yarayan bir resim veya adrestir, diyor. Bizim kendimiz olduğuna inandığımızı şeyle onların bizi nasıl gördüklerine dair etkileşimleri ve gerilimleri içeren bir resim; bizimle başkaları arasındaki mesafeleri, çekişmeleri, düşmanlıkları, dostlukları gösteren psiko-sosyal bir yere işaret eden bir adres… Tavizsiz bir şekilde türban karşıtlığı yapan kesim ve türbanı savunan çevrelerde bu yasak üzerinden bir kimlik sorgulamasına gidilmektedir. Bilinçli bir şekilde türbanı yadsıyan mantaliteyi, bilinçaltı rahatsız etmektedir. Şüphesiz başörtüsünün gereğini empoze etmiyor bilinçaltı. Ancak kendi kimliklerinin, gelenekten kopuk, antropolojik dayanaktan yoksun, toplumsal kaynaşmadan uzak, duygusal aidiyeti ihtiva etmeyen, psikolojik ve etnolojik (kültürel) bağdan izole bir yapıntı olduğuna işaret etmektedir. Bilinç altı toplumsal ve siyasi şizofreninin bünyeyi çökerebileceğinin sinyallerini veriyor. Bundan yirmi yıl önce ramazan ayında öğle vakti, Üsküdar’da simit yiyen biri ile şimdiki arasında hayli fark var. Şüphesiz ikisi de, oruç tutmadığı için vicdanen rahatsız vs. değil. Ancak şimdiki kişi, oruç üzerinden ya da türbandan hareketle, yalıtılmış kimliğiyle karşı karşıya gelmektedir. Acaba?; beni bir gelenek mi dayamakta yoksa, siyasi ideoloji mi kerhen muhafaza etmeye çalışmaktadır? sorusunu sormaktadır. İşte bu gün, gelinen nokta itibariyle, kamuflajlı cici-bici gösterilen kimlik yapıntısının toplumsal dokunun duygusal, insanî ve kültürel boyutlarından kopuk olduğu derinden fark edilmeye başlanmıştır. Kendi kimlik anlatısının, yaşadığı toplumla irtibatı zayıf olduğu gibi, kişinin kendisiyle ilgili oluşturduğu anlatıda serpilip gelişeceği bir zemin bulamamaktadır. Öte yandan, insan ilişkilerinde olup bitenlerin, birbirimize uyguladığımız bilinçdışı psikolojik manevraların anlaşılmasına “yansıtmalı özdeşim” denildiğini anımsarsak, büyük grubun alt birimleri olan türban taraftarı ve kıyasıya karşıtlarının, karşılıklı kimlik inşasında birbirlerine olumlu hiç bir katkısı olmamaktadır. Cumhuriyet mitinglerinin öncüleriyle, başörtüsü takan ve üniversite okuyan bir bayan, kimlik teşekkülünde birbirlerine olumsuz yansıtmayla belki sınırı göstermektedir. Asla arada bir irtibat ve özdeşimden söz edilemez. Yansıtmalı özdeşimde, birbirimize uyguladığımız psikolojik manevrada, kabul etmesek de, radarlarımız ‘ötekine’ açıktır. Ancak burada kalın setlerle araya duvar çekildiği için, asıl olan öteki iptal edilmek suretiyle, kendinin hayaletimsi bir şekilde başka olarak imajinasyonunda yansıtmalı özdeşimden söz edilecektir. Doğal olarak da, yapay kimlik konusunu, burada bahsettiğimiz yansıtmalı özdeşim de (yansıtılamayan kör düğüm!) teyit edecektir. Kısacası Gufia efsanesinde olduğu gibi, tek kafa iki dil konuşmaktadır ve birbirini anlamayınca kriz sinyalleri duyulmaktadır. Tabiri caizse burada, hem bir negatif yansıtmadan hem özdeşimsizlikten söz edilebilir. Dolayısıyla da, kimliğin teşekkülünde ‘öteki’nin önemi iptal edilerek, aynasız ve karanlıkta insanlar kendilerini görebileceğini varsaymaktadır. Oysa yansıtmalı özdeşimlerin insanlar ve gruplararası ilişkilerdeki rolü anlaşılabildiğinde, kendi bireysel ve grup kimliğimizin oluşması ve korunması adına, “öteki”lerden nasıl yararlandığımız göz ardı edilemez. Erikson'un “kimlik, özdeşimlerin bittiği yerde başlar” sözünü anımsarsak, türbanı savunan ve karşıt olan gruplar açısından ciddi bir açmazın olduğunu fark ederiz. Çünkü, her iki grup da, bireyliğini yansıtmalı özdeşim sayesinde tamamlayamadığı için, modellerine zorunlu bağımlılık ve özdeşim devam etmektedir. Bir bakıma bu, her ikisinin de erişkinliğe adım atamayıp, özdeşimin devam etmesi anlamına gelir. Dolayısıyla da, mevcut panorama, kimlik teşekkülünün eksikliğine dair ipuçları barındır. Öte yandan kimlik duygusu ile birlikte, kolektif toplumsal yapı içerisinde ortaklaşa kurulan “birlik duygusu” da bireyi ortak toplumsal ideallerin bir parçası haline getirir. Birey, bu yolla toplumsal entegrasyonunu organize bir yapıda yaşantılarken, aynı toplumsal gerçeklik içerisinde “benlik kimliğini” (ego-identiy) oluşturur. Bütün bunların sonucunda, hem birey hem de toplum, bunalımların pençesine düşmekten kurtularak, sağlıklı bir biçimde hayatlarına devam ederler. Ancak şimdiki durum itibariyle düşünürsek, birbirine sağır olan gruplar toplumsal birlikten ziyade, ‘ayrılma ve zıtlaşma’ kutupluluğunu çağrıştırır. Doğal olarak da, birey kendi toplumsal entegrasyonunu sadece ait olduğu karşıt grup içinde gerçekleştirerek, çatışmaya teğet bir “benlik kimliğine” eklemlenecektir. Bu da toplumun bunalımın pençesine dayandığı anlamına gelir. Doğrusu, kürt-türk ayrımından daha ciddi bir kültürel etnik kızışmadır bunun diğer adı. Kişisel kimliklerin teşekkülünde şüphesiz, "ben kimim?" sorusuna verilen cevabın oluşturduğu "bireysel kimlik", her zaman şöyle ya da böyle, "biz kimiz?" sorusuna verilen cevabı da, yani mensubiyet ve aidiyet unsurlarını da içermek zorundadır. Belki de şimdi, en önemli mesele biz kimiz sorusuna nasıl cevap verilmesi gerektiği hususudur. Çünkü topluluk bilinci, bu soruya verilecek cevapların kesişim noktaları üzerine inşa edilecektir. Bu aidiyet ve mensubiyet unsurları yer almaksızın, bütünleşmiş bir kimliğin ayrılmaz parçası olan tutunum çerçevesi sağlanamayacak, bireysel kimlik parçalanmaya ve kırılgan kalmaya mahkum olacaktır. Zira aidiyet ve mensubiyet unsurları, bireyin kişilik oluşumu süreci sonucunda geliştirdiği “farklılıklara göre değil benzerliklere göre algılama biçiminin” ulaştığı son noktadır. Kişilerin kimlikleriyle yaşam öykülerini kazandıkları gruplar arasındaki sıkı ilişki vardır. Bir yaşam anlatısı, birbiriyle bağlantılı anlatılar dizisinin bir parçasıdır (E. Göka, İnsan Kısım Kısım, 2007). Söz konusu anlatı, kişilerin kimliklerini edindikleri grupların öyküsü içine gömülüdür. Vamık Volkan’ın çadır metaforunu anımsarsak, büyük bez çadır, birbirine tutunmaya hiç uygun olmayan hatta birbirlerini iten iki bezden oluşmuştur. Etnik kimlik bütünlüğü değil, ayrılmayı işaret etmektedir. Peki, bu çadır metaforu kimliği nasıl sembolize etmektedir? Volkan’a göre, kimliğimiz, çocukluktan itibaren giydiğimiz iki katlı bir giysidir; birinci katta bireysel kimliğimiz, ikinci katta ise etnik kimliğimiz yani duygusal olarak bağlı olduğumuz büyük grup kimliğimiz bulunur. Bu ikinci kat, birinci katı korur ve büyük bir bez çadır gibidir. Çadırın direği, liderdir. Grup üyeleri özellikle ortak paylaşılan kaygı zamanlarında çadır direğinin etrafında toplanırlar ve çadırın kanvasında ortaya çıkan yırtıkları yamamak için gerekirse şiddet dolu toplu davranışlar geliştirebilirler. Şimdi kutuplaşan ve gerilen bir toplumsal bünye, çadırın içini nasıl koruyacaktır? Çünkü o, bir bütünden ziyade yamamaya çalışılan ancak karşılıklı olarak birbirini iten iki parçadan oluşmaktadır. İki parçalı ikinci katın her bir bölümünü, kendi tarafındaki birinci kat koruyacaktır. Aksi durum olursa, zıt tarafları yok sayarak onu korumayacaktır. Çadırın kanvasında bir yırtık meydana geldiğinde hep birlikte değil, yırtık kimi ilgilendiriyorsa, o taraf seferber olacaktır. İşin ilginç tarafı, zıtlaşan diğer kutubun, yırtılan bu kanvayı iyice parçalayabilme endişesi çok önemli bir sorundur. Çünkü bir taraf için, tehlike olan bir durum, diğer tarafın güç kazanması anlamına gelebilecektir. Bu metafor bile toplumsal bünyenin birlikten uzaklaştığını göstermeye yetmektedir. Ancak Volkan’ın çadır metaforu esasında onun bilinçaltının göçebelikle bağlantısıyla izah edilebilir. Çünkü şimdilerde çadırın direğine tekabül eden bir otoriteden bahsetmek zordur. Bunun yerine hükümetin ya da otoritenin merkezi gücünün, politik yapının tamamına dağıldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, çadır metaforunun daha ziyade, kabilevi bir toplumsal yapıyı temsil ettiğini ve şimdiki durumu çok fazla yansıtmadığını söyleyebiliriz. Şimdi ne toplumsal bir oymaktan ne de kabile reisinden söz edebiliriz. Linguistik tahlil, Volkan’ın sadece bilinçaltı ilmeklerini haber vermektedir. Belki de, şimdilerde çadır metaforu yerine, hem kırılganlığı hem otoritenin yayılmışlığını, hem dikizçiliği ve ajitasyonu temsil etmesi bakımından, insanların bireysel kimliklerini, yansıtmalı özdeşimi! ve etnik kimliği sembolize etmesi açısından tümsek aynalı bir fanus sembolünü kullanabiliriz. aliyecinar@gmail.com Bu makale toplam 2116 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||