-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Dinbilimci Karen Armstrong ile <m:red>Medeniyetler ittifakı</m:red> üzerine
ekopolitik.org
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Dinbilimci Karen Armstrong ile Medeniyetler ittifakı üzerine

Dinbilimci Karen Armstrong ile Röportaj

(İslamica Magazine, Andrea Bistrich)

Karen Armstrong görevinden ayrılıp Oxford’a gidene dek yedi yıl Katolik rahibesiydi. Bugün ise büyük dinler ve kurucuları hakkında yazdığı kitapların liste başı olduğu en ünlü ilahiyatçılardan biri haline geldi. Armstrong aynı zamanda eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimiyle kurulan ve radikalizmle mücadele etmek ve Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş bir diyalog kurmak için oluşturulan Medeniyetler İttifakı’nın 18 üyesinden biri. Aşağıda Alman gazeteci Andrea Bistrich’in Karen Armstong’la politika, din, radikalizm ve benzerlikler üzerine yaptığı röportaj yer alıyor.

ANDREA BISTRICH: 11 Eylül saldırıları Batı ile İslam arasındaki husumetin en temel ve aşılması güç sembolü oldu. Saldırılardan sonra Amerikalıların kafasında şöyle bir soru belirdi: “Niçin bizden nefret ediyorlar?” Ve uzmanlar arasındaki sayısız tartışmada İslam’ın doğasında şiddet olduğu tartışması yaşandı. Gerçekten öyle mi?

KAREN ARMSTRONG: Kesinlikle hayır. İncil’de şiddet Kuran’dan çok geçiyor. İslam’ın kılıçla yayıldığı fikri bir Batı uydurmasıdır ve aslında Hıristiyanların İslam’a karşı vahşi bir kutsal savaşa girdiği Haçlı Seferleri sırasında üretilmiştir. Kuran saldırgan savaşı yasaklar, yalnızca meşru müdafaaya izin verir. Düşman barış istediği an Kuran, Müslümanların silahlarını indirmesi ve avantajsız duruma düşseler bile, şartlar ne olursa olsun barış teklifini kabul etmeleri gerektiğini söyler. Bunun yanı sıra İslam hukuku Müslümanların inançlarını özgürce yaşayabildiği bir ülkeye saldırmayı yasaklamıştır; sivilleri öldürmek, mala zarar vermek ve savaş esnasında ateş kullanmak da yasaktır.

Danimarka’da yayınlanan Hz. Muhammed karikatürleri, Papa’nın İslam hakkındaki açıklamaları ve peçe tartışmaları gibi son zamanlarda yaşanan olaylarla kutuplaşma daha da belirginleşti. Tüm bunlar Batı ve İslam arasındaki ilişkiyi uçuruma sürükledi. Harvard profesörü Samuel Huntington bugün şahit olduğumuz “medeniyetler çatışması” teorisini ortaya koydu. Gerçekten de “Hıristiyan Batı” ve “İslam dünyası” arasında böyle bir uyuşmazlık mevcut mu?

Dünyamızdaki bölünmeler dini ve kültürel değil, siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Dünyada bir güç dengesizliği var, güçsüzler büyük güçlere meydan okuyor, bunu yapmak için de genellikle dini bir dil kullanarak onlardan bağımsız olduklarını ilan ediyorlar. Bizim fundamentalizm dediğimiz şey çoğunlukla milliyetçiliğin dini formu olarak, bir kimlik iddiasıyla ortaya çıkıyor. XIX. yüzyıl Avrupasının milliyetçilik ideali artık paslandı ve Orta Doğu’ya yabancı geldi. İslam dünyasında insanlar sömürge geçmişinin ardından köklerine dönmek amacıyla kendilerini din üzerinden tekrar tanımlıyor.

Fundamentalizmi görünüşte böylesine hakim kılan şey nedir?

Bizim fundamentalizm dediğimiz militan dindarlık XX. yüzyılda dünyadaki tüm önemli inanışlarda ortaya çıktı. Yani fundamentalist Budizm, Hristiyanlık, Yahudilik, Sihlik, Hinduizm ve Konfüçyanizm olduğu gibi fundamentalist İslam da var. Üç tek tanrılı din arasında fundamentalizmin en son -1960’larda- ortaya çıktığı din İslam’dır.

Fundamentalizm din ve siyaseti birbirinden ayıran modern laik topluma karşı bir başkaldırıdır. Nerede bir Batılı laik devlet kurulsa, dindar bir karşı-kültürcü hareket ortaya çıkmıştır. Fundamentalistler modern kültürden dışlanan dini yeniden merkeze getirmek istiyor. Yahudi, Hıristiyan ya da Müslüman, fundamentalizmin tüm çeşitlerinin kökeninde yok edilme korkusu yatar. Fundamentalistler laik ya da liberal toplumun kendilerini yok etmek istediğine inanır. Bu bir paranoya değil: Yahudi fundamentalizmi iki önemli olayı temel alır; ilki Nazi soykırımı, ikincisi ise 1973’teki Yom Kippur Savaşı. Orta Doğu’nun bir bölümünde laiklik öyle hızlı ve agresif bir biçimde kuruldu ki, öldürücü bir saldırı gibi algılandı.

Fundamentalizm, son olarak eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Bush yönetiminde din ve devletin giderek birbirine yaklaştığı ve Beyaz Saray’da fundamentalizm unsurlarının bulunduğu yönündeki kaygılarını dile getirmesiyle siyasette yer almış bir fenomen. Carter dini fundamentalist özelliklerin aynı zamanda neoconlarda da bulunabileceğini söyledi. Öyle görünüyor ki ilerlemeciler ve muhafazakarlar arasında ciddi bir zıtlık var. Bu durum günümüz dünyasının tipik bir özelliği midir?

ABD bunda yalnız değil. Müslüman ülkelerde ve Orta Doğu’da olduğu gibi Avrupa’da da yeni bir hoşgörüsüzlük ve saldırganlık mevcut. Kültür her zaman tartışılmıştır. Daima farklı ülkelerden farklı görüşlere sahip insanlar vardır ve kültürleri adına savaşmaya hazırdırlar. Amerikalı Hıristiyan fundamentalistler demokrasi yanlısı değildir. Neoconların pek çoğu fundamentalizme eğilimlidir ve pek çoğunun sert görüşleri vardır. İnsanların yeniden “diğeri”ne karşı yeni bariyerler ve ideolojik gettolara sürüklenmekten korktuğu dönemler tehlikeli ve zor zamanlardır. Demokrasi gerçekten de dindar insanların “hoşgörü devleti” olarak tanımladığı sistemdir. Bu, insanların nadiren başarabildiği bir idealdir ve kaybolma korkusuyla sürekli yeniden doğrulanması gerekir. Bunu yerine getirmek de çok zordur. Bizler, tüm Amerikalı ve Avrupalılar, “terörizme karşı savaş” sırasında bu demokratik idealden uzaklaşıyoruz.

Müslüman ve Batı toplumları arasında giderek büyüyen ayrılığın en önemli sebepleri olarak tanımladığınız siyasi sebepleri söyleyebilir misiniz?

Orta Doğu’da modernleşmeyi engelleyen faktör bölgenin kanayan yarası olan Arap-İsrail çatışmasıdır. Ve bu problem Hıristiyanlar için de, Yahudiler için de, Müslümanlar için de sembolik bir hal almıştır. Herkesi memnun edebilecek siyasi bir çözüm bulunmadıkça bu bölgede barış umudu yoktur. Öte yandan bir petrol sorunu vardır ki bu yüzden bazı ülkeler Batı’nın açgözlülüğüne hedef olmuştur. Stratejik pozisyonumuzu korumak ve ucuz petrol arzı için İran Şahı’nı, Suudileri ve her türlü muhalefeti sindiren diktatör Saddam Hüseyin’i bile destekledik. İnsanların kendini özgür hissettiği ve sıkıntılarını açıklayabildiği tek yer camilerdi.

Modern dünya çok şiddetli bir yer haline geldi. 1914 ve 1945 yılları arasında Avrupa’da 70 milyon insan savaş nedeniyle hayatını kaybetti. Modern dinin şiddete eğilimli hale gelmesi bizim için sürpriz olmamalı zira din de laik politikacıların vaaz ettiği şiddeti taklit ediyor. Bizi tehdit eden şiddet ve terörün doğduğu yerler hep savaşın ve çatışmanın travmatik hatta kronik hale geldiği yerler: Orta Doğu, Filistin, Afganistan, Pakistan, Keşmir.

Arap-İsrail çatışmasının Müslümanlar için “güçsüzlüğün sembolü” haline geldiğini söylemiştiniz. Bu tam olarak ne demek?

Arap-İsrail anlaşmazlığı başlangıçta her iki taraf için de tamamen laik içerikli bir toprak anlaşmazlığı idi. Siyonizm dindar Yahudiliğe karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıktı ve önceleri pek çok haham Yahudiliğin kutsal sembollerinden olan İsrail topraklarının dinsiz ve laik hale getirileceği iddiasıyla Siyonizmi kınadı. Benzer şekilde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ideolojisi de sekülerdi –bilindiği gibi pek çok Filistinli Hıristiyan bulunuyor. Fakat ne yazık ki çatışmanın çığırından çıkmasına izin verildi; her iki tarafta da çatışma kutsallaştırıldı ve böylece çözüm çok daha zorlaştı.

Çoğu fundamentalist harekette önemli meseleler sembolik değerlere ihtiyaç duyar ve her şeyin modernite ile çatışması istenir. Yahudilikte, laik İsrail devleti her bir fundamentalist hareketten etkilenir, çünkü İsrail laik yapının Yahudilerin dini hayatına yerleştirilmesinin şematik bir tablosudur. Bazı Yahudi fundamentalistler İsrail devletine büyük bir tutkuyla bağlıdır ve onu kutsal görür. İsrail politikalarına destek olmayı “tikkun”un, yani dünyayı yeniden şekillendirme fikrinin kutsal bir gereği olarak algılarlar. İşgal edilen topraklara yerleşmek de “tikkun”un bir parçasıdır ve bazıları bunun Mesih’in yer yüzüne yeniden gelişini hızlandıracağına inanırlar. Ne var ki, ultra-Ortodoks Yahudiler de İsrail devleti fikrine karşı çıkar: Bunların bir kısmı İsrail’i kötüleyip Mesih’in gelişiyle Kutsal Topraklar’da Yahudi devletinin kurulması gerektiğine inanırken, diğerleri de tamamen tarafsız duruyorlar ve bu meseleye olabildiğince karışmıyorlar. Pek çok Yahudi de İsrail’i Auschwitz toplama kampının küllerinden yükselen bir anka kuşu olarak tanımlıyor ve soykırımla başa çıkmanın yolu olarak görüyor.

Fakat pek çok Müslüman için de Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü durum modern dünyayla olan sorunları temsil ediyor. Gerçek şu ki, 1948’de 750,000 Filistinlinin dünyanın açıkça onaylamasıyla yurdundan edilmesi İslam’ın Batı karşısındaki zayıflığını sembolize ediyor. Kuran Müslümanlara ahlaklı ve dürüst bir hayat sürmeleri halinde toplumlarının gelişeceğini, çünkü bu şekilde evrensel kanunlarla uyumlu olacaklarını söylüyor. İslam hep başarıların dini oldu, Müslümanlar zaferden zafere koştu; ancak laik Batı karşısında ilerleyemediler ve bugün Filistinlilerin durumu bu zayıflığın en büyük örneği. Kudüs İslam dünyasının en önemli üçüncü şehri ve Müslümanlar Harem-i Şerif’teki mabetlerinin etrafında İsrailli yerleşimcileri gördüğünde kutsal şehirlerinin giderek ellerinden gittiğini hissediyorlar. Bu da Müslümanların kuşatılmışlığını gösteriyor. Şunu da belirtmek gerekir ki Filistinlilerin dini bir ideolojiye sarılmaları Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde fundamentalizmin güçlenmesinden çok daha sonra gerçekleşti. 1987’deki ilk intifadaya kadar da Filistinlilerin direniş hareketi laik bir mahiyetteydi. Şu da çok önemli; örneğin Hamas hareketi El-Kaide gibi küresel emelleri olan bir örgüt değil. Hamas bir direniş hareketidir; Amerikalılara ya da İngilizlere değil, işgalci güçlere saldırmaya odaklanıyor. Bu da fundamentalizmin dini şekle bürünmüş milliyetçiliğine bir örnektir.

Arap-İsrail çatışması aynı zamanda ABD’deki Hıristiyan fundamentalistler için de önemli hale geldi. Hıristiyan sağı kehaneti doğrulayacak şekilde Yahudiler kutsal topraklara yerleşmedikçe Mesih’in yeryüzüne inmeyeceğine inanır. Yani onlar da tutkulu birer siyonisttir; fakat aynı zamanda antisemittirler. Çünkü kıyametten önce Kutsal Topraklar’daki Yahudilerin vaftiz edilmeyi kabul etmemesi halinde Deccal tarafından yok edileceklerine inanırlar.

Sizce Batı’nın Filistin’de olanlarla ilgili bazı sorumlulukları var mı?

Batılıların dünyada acı çeken ne kadar insan varsa hepsinin üzerinde sorumluluğu vardır. Bizler dünyanın en zengin, en güçlü ulusları arasındayız ve Filistin’de, Keşmir’de, Çeçenistan’da ya da Afrika’da, dünyanın neresinde olursa olsun fakirliğe ve adaletsizliğe ahlaki olarak da dini olarak da göz yumamayız. Ancak Batılıların Arap-İsrail sorununda özel bir sorumluluğu var. 1917’deki Balfour Deklarasyonu’nda İngiltere, Filistin’in Yahudi yurdu olduğunu onaylamış ve Filistinlilerin içinde bulunduğu durumu ve onların isteklerini görmezden gelmiştir. Ve bugün de ABD İsrail’i ekonomik ve siyasi olarak destekliyor, Filistinlilerin durumunu ise görmezden geliyor. Bu çok tehlikeli bir şey; zira Filistinliler başka bir yere gidiyor değil. Yani İsraillilere güvenlik, Filistinlilere ise siyasi bağımsızlık sağlayan bir çözüm bulunmadıkça dünya barışı umutları havada kalır.

Siz bir de üçlü görüş dediğiniz, meseleye ayrı ayrı İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık penceresinden bakabilmenin öneminden bahsetmiştiniz. Bu görüşü açıklayabilir misiniz?

Üç İbrahimi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam üç farklı doğrultuya sahip ama ortak bir dini gelenek olarak görülebilir, hatta görülmelidir. Ben bu üç dini daima bu şekilde gördüm, hiç birini diğerinden üstün tutmadım. Hepsinin kendine has üstünlükleri, kendine has kusurları var. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar aynı tanrıya inanıyor ve aynı ahlaki değerlere sahipler. Tanrı’nın Tarihi (A History of God) kitabımda geçmişleri boyunca Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların Tanrı hakkında aynı tür sorular sorduğunu ve önemli ölçüde benzer çözümlere ulaştığını göstermeye çalıştım. Mesela yaradılışın Yahudi ve Müslüman versiyonları var, yine kehanet hakkında bu üç din çok benzer fikirlere sahip. Tanrı için Savaşta (In The Battle for God) kitabımda da bu üç inanıştaki fundamentalist hareketlerin birbirine ne kadar benzediğini açıklamaya çalıştım.

Tabi Yahudiler kendilerinden sonra gelen Hıristiyanlık ve İslam’ı kabullenmekte daima zorlanmışlardır. Hıristiyanlık, ana inancı olan Yahudilikle hep sıkıntılı bir ilişki kurmuştur, İslam’ı ise kötü bir taklit olarak görmüştür. Halbuki Kuran’ın Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa karşı olumlu bir bakışı vardır ve diğerlerine zıt olarak Hz. Muhammed’in Ehl-i Kitabın inancını feshetmeye gelmediğini belirtir. Bunun yanı sıra siz İbrahim’i, Davut’u, Nuh’u, Musa’yı ve İsa’yı kabul etmeden Müslüman olamazsınız. Yeni Ahit yazarlarının çoğunda olduğu gibi Müslümanlar da onları peygamber olarak görürler. Luka İsa’yı başlangıçtan sonuna kadar peygamber kabul eder; İsa’nın ilahi olduğu fikri sonradan gelişmiştir. Bu konu Hıristiyanlar tarafından genellikle yanlış anlaşılmıştır.

Ama ne yazık ki dindar insanlar kendilerini gerçek üzerinde tekel sahibi zanneder ve kendilerini tek doğruda yalnız olarak görürler. Aslında bu kendini yüceltmedir ve gerçek dinde bunun yeri yoktur, dinler egoyu reddeder.

Genellikle dindar insanların diğerlerinden daha merhametli, daha hoşgörülü, daha barışçıl ya da daha manevi bir hava içerisinde olmadığını görüyoruz. Mesela çok dindar bir ülke olan Amerika aynı zamanda sosyal ve ekonomik açıdan da neredeyse en eşitsiz ülke. Bu durum bize dinin amacı hakkında ne söylüyor?

Dünya dinlerinin hepsi her tür dindarlığın pratikte merhamete dayanması gerektiğini söyler. Hemen hepsi Altın Kural’ın bir versiyonunu geliştirmiştir: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.” Bu kural bizden kalplerimize bakmamızı ister, bir iş yaparken eğer orada bir acı hissediyorsak ne durumda olursak olalım onu reddetmemiz gerektiğini söyler. Merhamet, bizden diğer insanlarla birlikte hissetmemizi, dünyanın merkezine kendimizi değil başkalarını koymamızı ister. Bu Kur’an’ın, Yeni Ahit’in (Aziz Paul, “Dağları yerinden oynatabileceğime inansam da, yardımdan yoksunsam bu bana hiçbir fayda sağlamaz” der) ve İsa’nın çağdaşı olan, Altın Kural’ı Yahudiliğin özü olarak gören, diğer her şeyi yorum sayan Haham Hillel’in temel mesajlarındandır. Konfüçyanizm, Daoizm, Hinduizm ve Budizm’le de tam olarak aynı öğretiyi paylaşıyoruz. Bunu da son çıkan kitaplarımdan birinde, Büyük Dönüşüm’de (The Great Transformation) anlattım.

Tüm gelenekler sadece kendi çevrenize merhamet göstermenizi yeterli bulmaz. Çinlilerin “jian ai” dediği, herkesle ilgili kaygılı olmalıyız. Ya da bir Yahudi kuralı şöyle der: “Yabancıya itibar et.” Hz. İsa “düşmanlarını sev” der: Eğer sadece kendi çevrenizi seviyorsanız burada bir menfaat arayışı ve bir tür kendini yüceltme duygusu vardır. Bu gelenekler ayrıca bu kuralın cinsiyet inanç farklılığına bakmadan her gün, her saat uygulanan bir merhamet pratiği olduğunu söyler. Tüm bunlar Tanrı, Nirvana, Brahman ya da Dao denilen kavramların özü ile bizi muhatap kılar. Yani din ile altruizm –kendinden önce başkalarını düşünmek- birbirinden ayrı tutulamaz.

Şimdi, dindar insanlar niçin merhametli değiller? Bu bize onlarla ilgili ne anlatır? Merhamet popüler bir erdem değildir. Pek çok dindar insan merhametli olmaktansa haklı olmayı tercih ediyor. Egolarını terk etmek istemiyorlar. Dinin kendilerine haftada bir defa tatlı bir haz vermesini istiyorlar ki geri kalan zamanda kendi bencil hayatlarına dönebilsinler. Din zor bir iştir, insanların çoğu dinin gereklerini yerine getiremez. Laik insanlar daha mı iyi? Bu insanların pek çoğu bir merhamet idealini kabul eder ama onlar da dindarlar kadar bencildir. Dindarların merhametli olma konusundaki başarısızlıkları bize dinle ilgili hiçbir şey söylemez zira bu insan doğasıyla ilgili bir şeydir. Din bir metottur: Onu pratik hayata uygulamalısınız ki gerçekleri keşfedesiniz. Fakat maalesef pek çok insan bunu yapmıyor.

Batı’nın Orta Doğu’da demokrasi ve adalet fikirleriyle ilgili olarak, The Independent’ın dış haber muhabiri Robert Fisk şöyle diyor: “Arapların bizim parlak şehirlerimizden, kırılgan demokrasimizden hoşlandığını; bu bölgede çokça yer alan gizli polis ve diktatörlerden –ki bunları biz destekledik- kurtulmak istediğini söylemeye devam ediyoruz. Ancak bu insanlar aynı zamanda bizden de kurtulmak istiyor. Ve kimi zaman demokrasiden daha önemli olan adaleti istiyorlar.” Batı’nın Müslümanların modern bir devleti yönetebileceğini anlamaya mı ihtiyacı var? Fakat belki de bu bizim görmek istediğimiz bir demokrasi olmayacak?

Müslüman entelektüellerin de ortaya koyduğu gibi, İslam ve demokrasi bir arada yaşayabilir, ancak maalesef demokrasi çoğu Müslüman ülkede kötü bir üne sahip. Görünen o ki Batı sürekli olarak şunu diyor: Biz özgürlük ve demokrasiye inanıyoruz; siz ise Saddam gibi, Şah gibi diktatörler tarafından yönetilmek zorundasınız. Burada bir çifte standart var sanki. Robert Fisk haklı: Geçenlerde Pakistan’da yaptığım bir konuşmada, Bush’un “Özgürlüğümüzden nefret ediyorlar” sözünü aktardığımda dinleyiciler kahkahalarla güldü.

Demokrasi ordularla, tanklarla ve zorlamayla getirilemez. Modern anlayışın içinde iki önemli kavram vardır; bunlar olmadıkça, ne kadar savaş uçağına, bilgisayara ya da uzay aracına sahip olursanız olun, ülkeniz modern olamaz.

Bunlardan birincisi bağımsızlıktır. Avrupa’nın 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar süren modernizasyonu her cepheden bağımsızlık bildirgeleriyle bezenmiştir; dini, entelektüel, politik, ekonomik. İnsanlar özgürce düşünmeyi, bir şeyler icat etmeyi, istedikleri şeyi yaratmayı talep etmişlerdir.

İkinci özellikse inovasyon(yenilik)dur. Batı bu şekilde modernleşti: Hep yeni bir şeyler yaratıyorduk; pek çok zaman sarsıcı olsa da dinamizm ve gelişmeye duyulan heyecan vardı.

İslam dünyasına ise modernite bağımsızlıkla değil, sömürgecilikle gelmiştir. Ve Müslümanlar hala özgür değildir, çünkü Batılı güçler petrol arzı vb. konularda çıkarlarını sağlama almak için bu ülkelerin politikalarını perde arkasından kontrol ediyor. İslam dünyasında bağımsızlık yerine sağlıksız bir bağımlılık ve özgürlükten yoksunluk mevcut. İnsanlar kendilerini özgür hissetmedikçe her türlü demokrasi yüzeysel ve kusurlu olacaktır. Ve modernite Müslümanlara yenilikle de gelmedi; çünkü onlara çok uzaktık, yalnızca bizi taklit edebildiler. Yani yenilik yerine taklit.

Biz de kendi hayatımızdan biliyoruz ki kendimizi saldırı altında hissederken yaratıcı olmak çok zordur, hatta imkansızdır. Müslümanlar da çoğunlukla kendilerini savunmada hissediyorlar ve özellikle de sokaklarında tanklar, askerler ve işgal güçleri varken gerçek anlamda modernleşmeleri ve demokratikleşmeleri çok zor.

Batı dünyası ve İslam arasında ortak bir zemin görüyor musunuz?

Bu ancak siyasi sorunlar çözüldükten sonra mümkün olabilir. İslam ve modern Batı idealleri arasında çok büyük ortaklıklar var ve pek çok Müslüman bunun farkına vardı. 20. yüzyılın başlarında neredeyse her Müslüman entelektüel Batı’ya hayrandı ve ülkelerinin tıpkı bir Fransa ya da İngiltere gibi görünmesini istiyorlardı. Hatta bazıları modern Batı’nın modern olmayan İslam ülkelerinden daha “İslami” olduğunu söylemiştir. Çünkü modern ülkelerin ekonomileri Kuran’ın önemine vurgu yaptığı sosyal eşitlik ve adalet gibi olgulara yaklaşabilmiştir. Bu sırada Müslümanlar demokratik Batı’yı iyice tanımaya ve hoş karşılamaya başlamıştır. 1906’da İran’da Müslüman din adamları laik entelektüellerle birlikte temsili hükümet ve anayasal rejimini desteklemiştir. Amaçlarına ulaştıklarında Büyük Ayetullah yeni anayasanın Mehdi’nin gelişinden sonra olabilecek en iyi şey olduğunu, zira şahın zorbalığına kısıtlama getirdiğini söylemiştir. Ne yazık ki daha sonra İngiltere İran’da petrol olduğunu keşfetmiş ve parlamentonun özgürce çalışmasına asla izin vermemiştir. Batı politikaları sonucunda Müslümanlar Batı tarafından hayal kırıklığına uğratılmıştır: Süveyş, İsrail-Filistin, yozlaşmış rejimlerin Batı tarafından desteklenmesi vb.

Peki meseleye son derece pratik bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, aradaki uçurum üzerine bir köprü inşa etmek için yapılması gereken nedir? Liderlerimize, politikacılarımıza ve hükümetlere ne tavsiye edersiniz?

Yeniden düzenlenmiş bir dış politika oluşturulmalıdır. İsrail-Filistin sorununa İsraillilere güvenlik, Filistinlilere de adalet ve özerklik sağlayacak bir çözüm geliştirilmelidir. Artık yozlaşmış, diktatör rejimlere destek verilmemelidir. El-Kaide gibi gruplar için mükemmel bir fırsat olan Irak’taki mevcut kaosu sona erdirecek adil bir çözüm bulunmalıdır. Ebu Gureyb ve Guantanamo tekrar yaşanmamalıdır. Afganistan ve Filistin’e para akıtılmalıdır. Keşmir’de bir çözüm bulunmalıdır. Ucuz petrol için kısa vadeli çözümlere son verilmelidir. Irak’ta ve geçen yaz Lübnan’da gördük ki artık büyük ordularımız gerilla ve terör saldırılarına karşı etkili değil. Diplomasi çok önemli. Fakat Batı’nın kuşkuları öylesine sabit ki, belki de her şey için çok geç olacak.

İslamica Magazine, Andrea Bistrich

Tercüme: www.ekopolitik.org
Bu makale toplam 715 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1880, Satış 1.1980; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8820, Satış 1.8980
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi