-
  SON HABERLER
Ahmet Özcan
Ahmet Özcan
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Kırılgan muhayyile ve gelecek ülküsü

Bugünden geriye dönüp baktığımızda” diyor Hegel, “gözümüze çarpan ilk şey yıkıntılardır’.”

Yüzyıl önceki devasa ve trajik bir çöküşün yıkıntıları arasında yaşayan bir ülkenin geleceği üzerinde düşünmeye çalışıyoruz. Bir koca çınarın, yani Osmanlının kurtlanmış, küflenmiş ve çürümüş yıkıntıları üzerinde bina edilen Cumhuriyetin gerçek bir “Cumhuriyet” olma çabasının yıldönümlerini kutluyoruz.

Cumhur; sosyolojik ve ideolojik segmentlere bölünmüş, anlamsız parçacıklara ayrılmış iradesiz bir yığın durumunda. Anlamsız, çünkü bağrında hiçbir doğurgan parçayı, yaratıcı ışığı, üretken zekayı barındırmıyor.

Devlet, biteviye evlatlarını yemeye devam ediyor. Kullandığını, işi bitince; kullanamadığını iş üstlenmedikçe parçalayıp yiyen ve yedikçe biraz daha ömrünü tazeleyen mitolojik Yunan tanrısına benziyor.

Din, cahil, kifayetsiz ve muhteris bezirganların elinde bir meta aracına dönüşüyor. Sloganlara indirgenmiş isterik bir dilin ya da kimlik bulamamışlığın kabuğu olmaktan kurtarılamıyor.

Devlet, millet ya da din adına ortalıkta dolaşan “küçük adam faşizm”leri ile genetik statükoculuk arasında sıkışmış bir ülkede, erdemli insanlara daha fazla sorumluluk düşüyor.

Toplumun değişik kompartımanlarında dursalar da, daha üst ve ahlaki bir duruş arayışları olan ve giderek sayıları ve etkileri azalan “erdemli insanlar”, ülkenin içine çekildiği şeytan girdabına karşı durmanın yollarını arıyor. Yüzyıllık hesaplaşmalarını tekrar ve tekrar ısıtıp bir türlü çözemeyen bir ülkenin içinde bulunduğu en büyük tehlike, bu hesaplaşmaları önümüzdeki yüzyıla da yayarak adeta intihar etmesini sağlayacak adımlar atması olacaktır. Bu nedenle Osmanlının çöküşünden 21. yüzyıla uzanan sürecin çözümlenmesi ve bir durum tespitinin yapılması gerekmektedir.

Çöküşün Tarihsel Anlamı

Askeri tarım imparatorluklarının sonuncusu olan Osmanlı Devleti, esas itibariyle batıdaki modernleşme ve sanayi devriminin insanlık düzleminde başlattığı sıçramanın sarsıntısıyla çökmüştür ve tüm batı-dışı dünyanın yaşadığı gibi Osmanlı dünyası da batıda üç yüz yıl içinde gerçekleşen ve normalde üç bin yılda olabilecek çapta baş döndürücü bir değişime ayak uydurmak bir yana, tam olarak kavrayabilme fırsatı bile bulamamıştır.

Osmanlı devletinin çöküşünü İttihaçıların yanlış politikalarına, aydınların ihanetine, Düveli Muazzama’nın muazzam saldırılarına, Siyonist tertiplere ya da “Din”e bağlayarak izah etmeye çalışanlar, işte bu insanlık çapındaki büyük kırılmayı hala kavrayamamış olanlardır.

İnsanoğlunun toprağı işlemeye ve yerleşmeye başladığı dokuz bin yıl önceki büyük tarım devriminden sonra bu nitelikteki ikinci büyük devrim olan “topraktan bağımsızlaşma ve doğaya yabancılaşma” süreci olarak Modernleşme’nin o güne kadar ki her şeyi aşan ve “ilk, yeni, düşünülmemiş bile” olanı, oldukça hızlı ve çok yönlü bir biçimde insanoğlunun hayatına sokması, neden ve sonuçlarıyla birlikte hala daha Doğu zihniyeti tarafından kavranabilmiş değildir. Bu nedenle de çöküş hala devam etmekte ve çöküşe tepki olarak gelişen İslamcı, Türkçü, Kemalist ve Milliyetçi ideolojiler de, son tahlilde bu trajedinin farklı dillerden ifade edilmesi dışında bir anlam kazanamamıştır. Sonuçta çöken sadece “Osmanlı Düzeni” değil, Osmanlı’nın da içinde bulunduğu bir “tarihsel durum”, bir “zaman aralığı”dır ve son yüzyıldır trajik çöküşün şoka soktuğu zihinlerimiz, bizi bu “zaman aralığı”ndan çıkarma uğraşıyla, bizi bu tarihsel paranteze hapseden nedenleri koruma çabasını aynı anda içeren derin bir paradoksa hapsolmuştur. Yüzyıllık yıkıntıların arasında ve köreltici bir çatlağın içinde, anlamlı bir çıkış yolu bulmak ve geleceğe oradan uzanmak zorundayız.

Çöküşün Diyalektiği: Kemalizm ve Enverizm

Osmanlı devletinin, birinci dünya savaşı öncesi ve sonrasında Balkanlar ve Ortadoğu’dan toprak kaybetmesiyle yıkılması aynı anlama gelmektedir.

1919’dan 1922’ye kadar devam eden Milli Mücadele, Anadolu’nun savunulmasıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tarih sahnesine çıkışı, Enver Paşa ve kadrosunun temsil ettiği Osmanlı savunusunun yani savaşı Türkistan’a kadar uzanan geniş bir satıha yayarak Osmanlı’yı kurtarma formülünün başarısızlığı kesinleştikten sonra, Anadolu’ya çekilme ve bu son kaleyi muhafaza etmeye dönük kapanma sürecini ifade etmektedir.

Bu anlamda Enverizm, emperyalist kuşatmayı ve yenilgiyi genişleyerek yarmanın, Kemalizm ise daralarak ve içe kapanarak korumanın adıdır.

Dönemin şartları çerçevesinde, Enverizm, çaresiz ve hayali bir son hamle, Kemalizm ise umutlu ve realist bir ilk taktik olarak değerlendirilebilir.

Osmanlının çöküşü ve Cumhuriyetin kuruluşu süreci, ideolojik veya siyasi muhtevalardan bağımsız olarak bu iki tutumun hem birbirinin devamı, hem de karşıtı olarak geliştiği ve tarihsel anlamları itibariyle halen de devam eden diyalektiğin şekillenme dönemidir.

Enverizm, yıkılmakta olanın yani Osmanlının başarısız kalan tepkisi, Kemalizm ise kurulma şansı yüksek olan seçeneğin yani Cumhuriyetin başarılı olan projesi olmuştur. Bu nedenle Enverizm idealizmi, Kemalizm pragmatizmi temsil eder.

Kemalizmi, 1930’larda yeniden yazan ya da “icad” eden İnönücülerin bu asıl Kemalizmin “taktik anlam”ını unutturduğu ya da örttüğü söylenebilir. Yani dünkü ve bugünkü Kemalistlerin, M.Kemal ve arkadaşlarının tarihimiz içerisindeki asıl misyon ve anlamlarıyla hiçbir alakaları yoktur. Sonradan icat edilen ve halen de devletin hegamonik çimentosu kılınmaya çalışılan Kemalist ideoloji, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tarihsel gerçekliğiyle alakasız, sadece bürokratik seçkinlerin hegemonya ihtiyacını ve meşruiyet kılıfını sağlamaya dönük paravan ideoloji durumuna indirgenmiştir.

Bu “uydurma ideolojiyi” uyduranlar, sadece M.Kemal ve arkadaşlarının tarihsel misyonlarını unutturmakla kalmamış, bu misyonun diyalektik karşıtı olan Enverizm’in de unutulması ve yok edilmesini sağlamışlardır. İnönücülerin bu marifeti, 1919-1989 parantezi kapanıp da Soğuk Savaş sonrası yeni bir tarihsel zaman aralığına girilince anlaşılmaya başlanmıştır.

Zira ülkemizin ve milletimizin varlık ve beka sorunu, yeniden gündeme gelmiştir ve önümüzdeki on yıllara, bu iki tutumun yeniden karşı karşıya gelişi damga vuracaktır. Bosna, Kosova, Çeçenistan, Azerbaycan, Filistin, Kuzey Irak ve Kıbrıs sorunları bir kez daha göstermiştir ki; Balkan Savaşı, Musul ve Filistin meselesi, Kırım Harbi, Adalar Denizi sorunları kaldığı yerden devam etmektedir ve bu cephelerde yeniden ısınan ya da süren kavga, hala İstanbul’un, Anadolu’nun ve tüm Osmanlı coğrafyasının savunusu anlamına gelmektedir.

Sonuçta tarihsel olarak Kemalizm, Anadolu’yu kurtararak ve içe kapanarak sadece 75 yıllık bir zaman kazanılmasını sağlamıştır. Ama asıl hesaplaşmalar ve özellikle de “varlık ve beka” sorunu gerçek anlamda çözümlenmiş değildir. İki bin yılına girerken yüzyılın başındaki “hasta adam”a hala çare bulunamamıştır. Çöküş sürecinin ana diyalektiği olarak Kemalizm ve Enverizm’in temsil ettiği iki tutum, bir kez daha ülkemizin önündeki çıkış yolları olarak karşı karşıyadır. Ancak bu kez içe kapanmayı temsil eden Kemalizm bir geçici tecrübe, dışa açılmayı temsil eden Enverizm ise yeniden tanımlanarak denenebilecek bir yeni vizyon olma anlamına sahiptir. Bu anlam kaymasının dışında yüzyıl sonra değişen tek şey, nüfus artışıdır.

Cumhuriyet: Din’i Bırak Devlet’i Al!

1923’te ilan edilen “Cumhuriyet”in anlamını da belirttiğimiz diyalektik süreçle bağlantılı olarak kavramamız mümkündür. Cumhuriyet, içe dönen ve elde kalanı korumaya kilitlenen tutum’un “varlık ve beka” sorununu aşmak için bulduğu en iyi ve en gerçekçi formüldür.

Zira, Osmanlıyı parçalayan iradenin ana hedefi Ortadoğu petrolleridir ve bu petrollere el koymak için “Devlet”in ülkesi ve milletinin parçalanması gerekmiştir. Bu parçalanma sonucunda elde kalan Misak-ı Milli sınırları içerisinde ise “varlık ve beka” şartı olarak; Ortadoğu ve Balkanlardan tamamen çekilme ve arkasını dönme teminatı istenmiştir. İşte yeni Cumhuriyetin halifeliği kurumsal olarak ilga etmesi ve din politikası, bu çerçevede anlaşılabilir bir politikadır. Özcesi “varlık ve beka” sorunu geçici olarak din’den daha doğrusu din eksenli geniş sınırlardan vazgeçip, devleti kurtarma şeklinde çözülmüştür. Burada din, ilahi mesaj ve milletin üst kimliği olarak değil, Ortadoğu’daki hegemonyayı, Araplar ve Balkanlarla bağlantıyı sağlayan jeo-politik ve jeo-kültürel bir dinamik olarak terkedilmiştir. Cumhuriyeti kuran irade, refleksif bir tutum olarak devleti kurtarmayı ve yeniden dizayn etmeyi öncelemiş ve “şimdilik” din’den kaynaklanan bu dinamikleri köreltmeyi yeğlemiştir. Şimdiliktir ve refleksiftir. Çünkü örneğin “halifelik” manevi misyon itibariyle TBMM’nin şahsi manevisine mündemiç kılınmıştır. (Bkz. Halifeliğin kaldırılması hakkında kanun, 1924) Burada kastedilen, ‘ilerde şartlar uygun olursa halifeliği yine diriltiriz’ değil, “halifelik”le temsil edilen ‘varlık ve beka sorununu asıl hegomanya alanında ileride ve gerçekten çözeriz’ duygusu olmalıdır.

Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, Cumhuriyetin bu asıl anlamı, sonraki yıllarda Kemalist seçkinler eliyle saptırılmış ve cumhuriyet, halk karşıtı jakoben bir dizaynın totaliter ideolojisi olarak yorumlanmıştır. Yine Din bedeline karşı kurtarılan “Devlet”, Kemalist seçkinlerin mülkü olarak algılanmış ve belki de bu içgüdüyle ‘Cumhuriyeti biz kurduk, kimseye kaptırmayız’ diskurunun da ifade ettiği “Devletlü” söylem geliştirilmiştir.

Anlaşılan odur ki, Kemalist seçkinler kendi hegemonya güdüleri doğrultusunda tarihsel olarak geçici bir geri çekilmeyi abartmış, kavrayamamış ve kendi misyonlarını kalıcı zannederek milletin “varlık ve beka”sı yerine kendi “varlık ve beka” sorunlarını geçirmişlerdir. Bu nedenle “Cumhuriyet”le Kemalistlerin hegemonya sorununu itinayla birbirlerinden ayırmak ve Cumhuriyet’e sahip çıkmak, daha doğrusu cumhuriyeti asıl sahibi olan milletin hegemonya sorununun çözümü olarak “asıl anlamına” irca etmek gerekmektedir. Zira millet, Birinci Dünya Savaşının derin tahribatını atlatmış ve artık “geçici vekalet”le verdiği Devleti istemekte ve ödediği “din” bedelinin defterini kapatmaktadır. Millet, Osmanlının borçlarını ödeyerek “Devleti” kurtaranlara müteşekkirdir. Ama artık kendisi olarak ayağa kalkmak üzeredir, kendi varlık ve beka sorununu kalıcı olarak çözecek güç, moral ve iradeye sahiptir ve şimdi Osmanlının alacaklarını tahsil etme dönemine girilmiştir. Yüzyıl sonra, yüzyıllık yıkıntılar arasında durarak hala geçerliliğini koruyan ana diyalektiğin çatışması ve sentezi üzerinden yeni bir yüzyıla uzanılacaktır. Şimdi Cumhuriyetin kazanımlarını da geliştirerek onların üstüne yeniden açılma ve büyümeye dönük bir ufuk eklemek ve hem geçmişi sahiplenerek hem de geçmişi aşarak geleceğe kilitlenme zamanıdır.

21. Yüzyıl İçin Ortak Ülkü

Yaşadığımız süreç, sancılı olmakla birlikte geçici bir süreçtir. Daha doğrusu tarihsel olarak “geçici” bir parantezin kapanma sıkıntıları yaşanmaktadır. Bu dönem, ancak ve sadece bütün milleti ilgilendiren, içine alan ve heyecanlandıran bir “ortak ülkü” ile, bir büyük gelecek tasavvuru ile sahneye çıkacak yeni kadrolar eliyle aşılabilecektir.

Hâlihazırda böyle bir “düş”ü anlamlı ve pratik politikalara dökebilecek milletin organik kadroları ortada yoktur. Yaşanan elit dönüşümü, patronun aynı olduğu Anglo-Sakson düzeneğin işyerinde gerçekleşen bir personel yenilemesidir. Fakat bu durum er ya da geç aşılacaktır ve bu ülke, dürüst, özgürlükçü ve cesur evlatlarının hem dini, hem devleti, hem de milleti o büyük gelecekte toparlayacak “ülkü”süyle tanışacaktır.

Bugün yaşanan, yüzyıllık yıkıntı ve şokun etkisinden kurtulamamışlığın son sancılarıdır. Kısa ve uzun tarihimizin kırdığı muhayyilemizi tamir etmek ve toplumun bütün erdemli insanlarının; kendi dünya görüşleri ve yaşam tarzlarıyla birlikte katkıda bulunabileceği bir ortak gelecek ülküsü geliştirmek zorunludur.

Halihazırda böyle bi “muhayyile” olmadığı içindir ki, toplumun bütün kesimleri de, “Devlet aklı”da giderek tehlikeli sonuçlara varacak bir “gelecek korkusu” yaşamaktadır. Bu gelecek korkusu, hem devleti, hem bütün siyasi-ideolojik örgütlü grupları hem de bireyleri ilginç bir şekilde “var olan statükolarını sıkı sıkıya korumaya dönük davranışlara itmektedir. Devletin ve toplumun bütün kesimleri, yaşadıkları krizi iyice içe kapanıp daralarak, katılaşarak aşabileceklerini zannetmekte ve tıpkı “cumhuriyet”in taktik anlamı gibi sadece zaman kazanıp asıl sorunları çözemeyeceklerini görememektedirler. İnsanlar bireysel geleceklerini garanti altına almak için bütün değer yargılarını terk ederek azgın ve pervasız bir şekilde, bugünlerinin menfaatlerine saldırmakta, Devlet ise aynı korkuyla içerde ve dışarıda kendini güvenceye alacağını zannettiği geleneksel reflekslerin ürünü tehdit ve mücadele usullerine sarılmaktadır.

Oysa bu ülkenin yaşadığı asıl sorun, jeo-politik ve jeo-kültürün tarihten beslenerek dayattığı basıncı hayırlı bir geleceğe dönüştürebilme sorunudur. Aksi halde bu basınç herkes için tehlikeli olacak bir “patlamaya” neden olabilecektir. Bu nedenle varolan sentetik çelişkileri aşarak düşünebilen ve tarihin akış yönünü sezebilen bir “üst proje”ye ihtiyaç vardır. Devlete, topluma, ülkeye ve millete bu “üst proje” ile bakabilen, kırılmış hayallerden büyük ülküler, korkulan gelecek içinde de anlamlı ve tutarlı hedefler çıkaran bir “sağduyu” gösterme zamanıdır.

Bu ülke, küçük adamların, halk düşmanlarının, hırsızların, küresel oligarkların çetelerine teslim olmayacak kadar büyük ve temiz bir ülkedir. Bosna’dan Filistin’e, Kafkasya’dan Musul’a, Kıbrıs’tan Balkanlara, Adalardan Hazar Denizi’ne uzanan doğal sınırları ve yüzyıllık yıkıntıların arasından büyük ülkülerle çıkabilecek milletiyle varlığını ve bekasını yeniden dizayn edecektir.

Bunun için, yüzyılın başında “Enverizm” olarak dışa vuran açılma ve büyümeye dönük tutumun, Mustafa Kemalin çizgisiyle sentezlenerek Osmanlı mirasını sahiplenen, Avrasya vizyonlu bir ufukla yeniden gündeme gelmesi gerekmektedir. Yine bu amaçla,

1) İslamı ülke, millet ve devlet için bir altyapı ve üst kimlik olarak algılayan ve İslami değerleri milletin bütün kesimleri için anlamlı bir var oluş ve üst referans konumuna oturtabilecek özgürlükçü bir Müslümanlık,

2) Milletin kolektif iradesinin ürünü olma içgüdüsü ve bir hizmet organizasyonu olma “aklı”na sahip gerçek bir hukuk devleti,

3) Modernleşmeyi doğru kavrayan ve modern dünyayla aramızdaki mesafeyi kapatarak insanlığın bu ortak yürüyüşünde ön sıralarda yarışmayı hedefleyen bir modernlik üretebilecek, tabusuz ve derinlikli bir zihniyet devrimini hedef ve muhteva olarak içselleştirmiş yeni bir rüzgârın esmesi gerekmektedir.

21. yüzyıl, işte bu hayalin harekete geçirdiği, bütünleştirdiği ve yeniden ayağa kaldırdığı milletimizin aydınlık geleceği demektir.

Bütün sorun, işte bu gelecekte onurlu ve hak edilen bir yerimizin olup olmayacağıdır. Bu soruyu soranlar elbette doğru cevabı da bulacak ve bunun sorumluluğu ile davranmaya başlayacaklardır.

Bugün din, statüko ya da sermaye adına yükselen bütün unsurlar, işte bu hedeflerin antitezidir. Hiçbirinin sahici bir davası ya da gerçek bir gücü yoktur. Hepsi de ayrı kanallardan aynı küresel odakların güdümünde yükseltilen sahte güçlerdir.

Gerçek güç, milletin derin ruh kökünde saklı bir cevher olarak durmaktadır. Sahnede izlediğimiz değişim tiyatrosuna biraz sahicilik imajını verende, işte bu cevheri taşıyan dava sahiplerinin geleceğe dönük yüzünden yansıyan ışıltıdan başka bir şey değildir.

ahmetozcan1@yahoo.com

Bu makale toplam 2951 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.3900, Satış 1.4250; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8650, Satış 1.9150
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi