-
  SON HABERLER
<m:red>İnsanın yeryüzü macerası</m:red>
Hasan Can
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
İnsanın yeryüzü macerası

Antik Dönem Atina Sitesi’nde hiç bir yurttaşlık hakkına sahip olamayan, ancak her türlü zenaat ve ticaret özgürlükleri olan yabancılara “Metoikos”lar denirdi. Zamanla dönemin “Polis” yönetimince özgürlükleri bağışlanan kölelerin de bu kesim içinde yer aldıkları bilinmektedir. Bunlardan zaman zaman evlilik, evlat edinme ve rüşvet verme yoluyla yurttaş olmayı başaranlar da olmuştur. Ta ki, Perikles Atina’sı M.Ö. 450 yılında bir kanun çıkararak yurttaşlığa kabul edilmeyi “Atinalı bir babadan başka, Atinalı bir anadan da doğmuş olma” şartına bağlayana kadar. Bu tarihten sonra Atina yurttaşlığı, Metoikoslar’ın asla ele geçiremeyecekleri kalıtımsal bir ayrıcalığa dönüşmüştür. Benzeri uygulamalara Sparta Sitesi’nde de rastlanmaktadır. Nitekim Sparta’da aynı statüde yaşayanlara da “Perioikos”lar denmekte ve bunlar askerlik vazifelerini bile yerine getirmelerine karşın yurttaş olma hakkını asla elde edememişlerdir (Ağaoğulları, 1989; 8–9.).

Yeryüzünde tümüyle zenginlerin egemen olduğu düzenlerde de (Plütokrasi) durum yukarıdakinden farklı değildir. Plütokrasi düzeninde devletin gücü zenginlerin çıkarlarını korumaya hasredilir. Okuldaki öğrenciden fabrikadaki işçiye kadar bütün toplumdan bir tek şey beklenir: “sorgusuz-sualsiz ayrıcalıklı kesimin buyruklarına itaat”. Burada, bir kaç yönden kuşatılmış insan modeli ile karşı karşıyasınız. Henüz toplumun bir üyesi olmadan bir takım imgelerle sınırlandırılır sonra sürüye dâhil edilirsiniz. Devlet, hükümet ve yasalar; güçlü seçkinler için yalnızca birer iktidar aracıdır. Temel hak ve özgürlükler, yerini sermaye esaslı zümrevi saltanatlara bırakır. İnsan, eyleyen değil etki edilen oluverir. Birey, toplum ve cemiyet görüntüsü sadece birer yanılsamadan ibaret kalır. Çoğu zaman güçlülerin menfaati kanun olarak karşınıza çıkar. Boyun eğmemek elinizde değil. Öyle ki, çoğu kez düşünme biçiminiz bile size ait olmayabilmektedir. Bu durumda geriye tek alternatif kalıyor. O da: “emredileni yapmak!”

İster Antik dönem Polis yönetimleri, ister askeri hiyerarşi ağırlıklı Pretoryen rejimler, isterse burjuvazinin egemen olduğu Plütokrasi tipi idarelerde olsun; sonuçta, bu idarelerin tümünde diyalog yerine tek yönlü dayatma ve baskı egemendir. Düzenin adı ne olursa olsun, devletin sınırları (vatan coğrafyası), halk için her zaman bir köle çiftliği görünümünde olup; her şey çiftlik sahibinin iki dudağı arasındaki emirlerle belirlenir. Önemli olan bir yolunu bulup “Çiftlik Beyi”nin adamlarının gözüne girmektir. Bu sınavı başarıyla veren her türlü ulufeyi de kapar. Tıpkı bugün başta Ortadoğu olmak üzere yeryüzünün birçok yöresinde olduğu gibi hayat tam anlamıyla cehennemi bir döngüde sürüp gider. Nasıl ki Muharref Tevrat’taki On Emir’e (Evamir-i Aşeri) uymadığınızda feci derecede cezalandırılıyor iseniz; burada da “tek kral, tek yasa, tek inanç” sisteminden ödün verilmez. Kafka’nın deyimiyle adeta bir kavşağın ortasında beklerken her iki hasmınızdan (ilerideki ve gerideki düşmanınızdan) ard arda darbeler alan ve hangi yöne gideceğini de bilmeyen bir durumla karşı karşıyasınız. Ne ontolojik güvenliğiniz ne de özgürlüğünüz söz konusudur. Adeta Kafka’nın roman kahramanı Joseph K.’ya dönersiniz. Yani, soyadı bile bulunmayan birer hayalet adam! Suçunuzun ne olduğunu anlamadan doğuştan suçlu ilan edilirsiniz. Günün herhangi bir saatinde kapınız çalınarak –size, ne ile suçlandığınız söylenmeden- suçlandığınız vakit; belki de suçlayanlara yaranmak için çabalar sarf etmeye, hatta yok edilmek üzere iken bile onlara kendinizi beğendirmeye uğraşırsınız. Hayatınız bir karabasana döner. Belanız bulaşır diye en yakınınızdaki insanlar bile sizden birer birer uzaklaşıverirler. Çünkü siz, suçlu ilan edilmişsiniz bir kere. Bundan sonra ne yapsanız nafile (Kafka, 1999).

Bu durum, Osmanlı haritası üzerinde yerleşik olan toplumların kapitalist dünya karşısındaki konumunu tıpa tıp özetlemektedir. ABD öncülüğündeki Batı dünyası marifetiyle bugün Ortadoğu, askeri bir tiranlığı çağrıştırmaktadır. Her yer ölüm tuzaklarıyla dolu. Bağdat, Basra, Şeria, Kudüs, Beyrut, Felluce bomba yüklü “Rambo”ların mekânı ve her yer kan gölü. Yeni küresel düzenin amentüsüne göre Fas’tan Endonezya’ya kadar olan bölgedeki toplumlar için –İsrail hariç- özgürlüğün yolu devasa korkulardan geçmektedir. Kontrolsüz kalkınmak, milli/yerel zenginliklerinizden yararlanmak, farklı ülke ya da toplumlarla yeni birliktelikler sağlamak yahut kolektif şuur geliştirmek asla düşünülmemesi gereken hususlar. Bir ölçüde herkes uslu olmak zorunda. Aksine, mitolojideki güç tanrısı Kratos’un (ABD ve ortakları) ölüm mangaları ellerinde makineli silahlarla başucunuzda bekler ve varsa küresel düzen ile uyuşmayan bir yanınız, derhal hizaya getirilirsiniz. Ya güce tapma ve boyun eğme sürecini sorunsuz atlatırsınız ya da henüz adı konmamış yeni trajedilerin kurbanı olursunuz. Uluslar arası hukuk, insan hakları ve demokrasi kavramları birer laf-ı güzaftan öteye geçemez. Zaten asıl mesele, insanları gerçek manada kendi akıllarına sahip olma noktasından uzaklaştırmaktır. Bu sürece karşı çaba sarf edenlerinse vay haline! Bunların akıbetleri bilinmeze doğrudur. Yasalardaki her ibare birer kırbaç oluverir, çektiğiniz ıstıraptan şikâyet edemez; adeta “Karia Devri”ne dönersiniz.

Bunca kan, ıstırap ve gözyaşına sebep olan başımızdaki Küresel Kraliyet (ABD) ve şürekâsı, yaptıklarıyla yetinmeyerek bir ellerini bize ait olan her şeyi gasp etmek, diğer ellerini de tetiğe dokunmak için kullanma alışkanlığını var güçleriyle sürdürmektedirler. Bunların her kuralı dünyanın bütün coğrafyalarında istisnasız önceliğe sahiptir. Bunu hazmetmeyen toplumlar tıpkı Filistinliler, Iraklılar ve Lübnanlılar gibi hayatın dışına itilerek fesh edilirler. Yeni bir mentalite dayatmasıyla karşı karşıyayız anlaşılan. İntizarsız bir hayat her ne kadar ebedi yenilgiyle eşdeğerde olsa da mazlumlardan yana ani bir dünya inkılâbı olmadıkça, baş gösteren hadiselere karşı intizar (hayır diyebilmek) etmeye bile niyetimiz yok. Neredeyse, insanların ayağa kalkmaya mecali, yenidünyalarını inşa etmeye takati kalmamış. Reşat Nuri’nin eserinde dile getirildiği gibi, hayatımızın sonuncu yaprağı da ne yazık ki düşmüş ve hayata dair bütün arzularımız öldürülmüştür. “Arzuların ölümü beraberinde canlıyı da öldürdüğünden” (İkbal, 1996; 33), bu durumda insanın en önemli yetilerinden olan idrak, yerini çivilenmeye bırakır. Her sahada betonlaşma meydana gelir (Kısakürek, 1997), akıl tutulur ve hayat bir ömür yanlışa kenetlenmeyle geçer.

Durum böyle de olsa, kuşkusuz tüm bu yaşanılanların sebepsiz olmadığı da ayrı bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Değerlerinin ve inancının revnâğını kaybeden bütün amaçsız ve anlamsız toplumların akıbetlerinin bu şekilde sonuçlandığı tarihen sabittir. Dul bir kadının çocuğu olarak kızgın kum çöllerinde kadid (kurutulmuş et) yiyerek büyüdüğünü her seferinde dile getiren bir peygamberin yaşantısından tümüyle uzaklaşmanın, zevkin, eğlencenin, ölçüsüz tüketim alışkanlığının ve her türlü şımarıklığın elbet bir karşılığı olmalı. Felaketi davet eden bir hayat biçiminin elinde rehin durumda olmak, durduk yerde hiç kimse tarafından arzulanmaz ancak zamanında bazı sorumluluklar yerine getirilemeyince de bu akıbetten kurtuluş mümkün olmuyor ne yazık ki. Öyle ya, her geçen gün biraz daha batırılarak kaybolmakta olan bir memleketin ücra köşelerinde, efendilerinin şatosundaki zehirli baca dumanlarını içine çekmekten haz duyarak yaşadığını zanneden ve aynı zamanda görünmeyen efendilerinin karanlık emellerine boyun eğen toplumların cezalandırılmasından daha tabii ne olabilir? (Kafka, 2004).

Hâsılı, bir toplumun dinamikleri dinamitlendiği zaman o toplumda huzurun olamayacağını dile getirme cesaretini gösteren de çıkmaz. Mücadele ve azim, yerini bir yerlerden gelmesi hararetle beklenen “Kutsal Kurtarıcı”lara bırakır. Bu olmayınca da teslimiyet bayrağı çekilir ve baş gösteren zillet durumu, tevil mekanizmasının devreye girmesiyle hileli cevaplarla geçiştirilir. Çünkü kimse “hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekme”ye yanaşmaz. Bu peygamberi uyarı göz ardı edilerek herkes kendi yaptığını “en iyi” sanır. Nitekim bu durumdaki toplumlar, böylesi zor ve geçiş dönemlerinde beyinsel üretim yaparak risk üstlenebilen ve millete derin nefes aldırabilecek aydınlardan da yoksun oluyor. Aydın geçinenler sistemin işleyişine göre pozisyon alınca millet, ıstırabını bir yerlere ulaştırma istidadını sergilemekten güçlük yaşar. Toplum, dönüşmeye müsait olmayınca da zor dönemlerin adamları olarak bilinen bilge ama cesur insanlar (entelektüel önderler) yetişmez. Toplumun bünyesinden bir Nizamülmülk, Mevlâna ve Muhammed İkbal çıkmaz olur. Böylece merhum Cemil Meriç’in deyimiyle: “herkes hadım edilmiş bir idrak yahut izinli hürriyet” ile (Meriç,1996) sürgit akıp giden anlamsız bir hayata katlanmak zorunda kalır.

Vaziyet, bu minval üzere seyredince, sokaktaki simitçiden üniversitedeki profesöre değin bir yelpazede herkes otorite çarkı içinde benliğini yitirir. Yani herkes düzen içindir ve ona feda edilmiştir. Gayet tabiidir ki, bir kere ışık kaynağınızdan ayrıldınız mı iflahınız mümkün olmaz. Halikarnas Balıkçısı’nın kuşuna dönersiniz. Gelen vurur, giden vurur. Hâkim ideoloji yeni tabular üretir, doktrinler yazılır ve bunlar kurtuluş reçeteleriniz olarak sunulur. Tek biçimli insan oluşturma (integrisme) dayatması alır başını gider. Etrafınızda bin bir hareket kaynaşıverir birden. Olanlara bir anlam veremezsiniz belki... Siyaset adamı fitneler peşinde koşuşturur. Gazete ve televizyonlar şöhretle yakalanan hırsızlığın büyüğünü alkışlar. Sanatçı geçinenler, müstehcen nağmelerle aşağılık hazların beşiğini sallar (Topçu, 1999, 196). “Hareket eden vasıtadan, satılıp değiş-tokuş edilen maldan bir farkınız kalmaz” (Ağaoğulları, 1989; 9). İnsan havsalası bir toprak parçasının çitle çevrilmesi gibi çevrilir. Hal böyle olunca, bin bir emekle inşa ettiğiniz sütunlar, gönül dünyanızın mana kubbeleri bir bir yıkılır ve herkes Kâinat Sarayı’na kendi değer dünyasının merceğinden bakma yerine; Şatodaki Kule’den bakmak zorunda bırakılır.

Sonuçta, ömrünüzün her bir saniyesine karşılık binlerce kez mahkûm edilircesine kendi el yapımınız olan yeni tip bir tutukevine tıkanır gibi olursunuz. Güneşin altındaki bütün canlılar ontolojik anlamda eşit haklara sahipken; size bu bile çok görülür. Yine Meriç’in ifadesiyle: “yürüyen, esneyen, tepinen fakat sadece öğrendiği sesleri tekrarlayan bir uzviyetten farkınız kalmaz. Tarihi, geleneği, hatta macerası olmayan bir sürü misali yöneldiğiniz bütün iklimlerde sam yelleri esiverir yaz-kış. Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz de olmaz zaten. Yıldızlara tırmanan merdivenden ve kafanın vecdinden habersiz; ummandaki dalgalar gibi karanlıktan gelir, tekrar karanlığa dönülürsünüz” (Meriç, 1996). Kaderinizi rüzgârlar tayin eder. Ruhunu yitirmişçesine kızgın kum çölündeki kavurucu sıcaklığın rehavetiyle sadece yürüyen bir güruh misali ilhamdan koparılır; doktriner ve enformatik bir cehaletin esiri olursunuz. Aksiyon bayrağınız dalgalanmaz. Birileri, karanlıkta körebe oyunu oynatırcasına İbn-i Sebe anlayışının zemheri iklimine sürükler sizi. Bu uğurda cezbelenmek zorunda bırakılırsınız. Metafizik sahalarla bir ilginiz kalmaz. Mevlâna’nın Mesnevisinde ifade ettiği gibi: “Hakikat âleminde Davut’la beraber olup bir şeyler terennüm etme şansınız yok. Peygamberler Devri’nin iman anaforundan yükselen gür bir seda ile dağları dile getirme gücünü bir daha kendinizde bulamazsınız. Rüzgâr, Süleyman’ı taşıdığı gibi sizi taşımaz olur. Ay, Ahmed’in işaretini anladığı gibi sizin fermanınızı dinlemez. Nemrud’un ateş çemberi İbrahim’e Ağustos gülü olduğu gibi sizin için bir gül bahçesine dönüşmez.” (Mevlâna, 1010–1015. beyit). Çünkü hilkatin sizin için tayin ettiği istikameti yani doğurucu ruhunuzu ve şuurunuzu yitirmişsiniz

İçinde bulunduğumuz milenyum çağındaki (21. yüzyıl) insanın trajedisi yeni argümanların küresel çapta dillendirilmesiyle başladı. Önce yenidünya düzeni dendi. Ardından; küreselleşme, BOP, bu da yetmedi “Genişletilmiş Ortadoğu” ve ardından Basra’nın, Bağdat’ın ve Beyrut’un üstüne yağan bombalar. Her şey alabildiğine sahte ve bir o kadar sinsice. Tıpkı Erzurumlu vatandaşımızın deyişiyle: “Her ne zaman böyle süslü ve ne idüğü anlaşılmaz bir yeni moda çıktıysa, neticede kazığı hep halk yemiştir” (Korkmaz, 1998). Bu süslü, fahişe kavramlar (Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni, BOP, vs.) evrensel düzeyde moda haline getirildiğinde ise işin cezasını hep üçüncü dünyalılar çekmiştir. Haliyle, halkın her türlü düşünce ve değerlerinden uzaklaştırılarak mankurtlaştırılmasını ve kimliksizleştirilmesini hedef alan bir eşkıya sisteminden olumlu bir maişet beklemek yanlış olur. Nitekim “Metoikos”ların bir türlü Atinalı olamamaları gibi bizlere de kendi topraklarımızda bile yaşama şansı tanınmamaktadır. Ne de olsa birer Lübnanlı, Cezayirli, Irak ve Suriyeli olarak küresel dünyanın yeni Metoikosları bizleriz!

Artık başkasının belirlediği dar ve mahdut sınırlar içinde yaşamaktan vazgeçmenin zamanı gelmiştir. Vakit, kafamıza geçirilen çemberlerden kurtulup önümüzdeki yeni ufukları görmenin ve yeni fırsatları değerlendirmenin vaktidir. Bizi, düştüğümüz kuyudan çıkarabilecek kervanın Batı’dan gelmeyeceğini herkes bilmelidir. Bu itibarla sırf “kazanma”, “sahip olma” ve “yönetme” ihtirasına zebun bir anlayışı benimseyerek ve böyle bir dünyanın vantuzlarından birine tutunarak ulaşabileceğimiz bir menzil bulunmamaktadır. Tanzimat’tan beri takip ededurduğumuz bu hazin ve renksiz hayat telakkisinin adını ne koyarsak koyalım, bunun derdimize deva olmayacağı ortada. O halde esiri bulunduğumuz akıl tutulması durumundan bir an önce sıyrılmanın bir yolunu bulmalıyız. Üstümüze tükürülmekten, Gregor Samsa gibi birer böcek suretinde görülüp aşağılanmaktan kurtulmanın yolu her şeyden evvel şahsiyetli fert, şahsiyetli toplum ve şahsiyetli ülke olmaktan geçer. İşte biz, üçüncü dünyalılar olarak tanımlanan toplumların o şahsiyetli anı için duacıyız ve hararetle o günü bekliyoruz. Her ne kadar şu an, çöküş bıçağının sırtında sendeliyor olsak da; buna hakkımız olmalı! Çünkü biz mazlumuz ve ilkeleri olmayan bir dünyada her an hayata elveda demek için sıra bekleyen birer Joseph K’yız!

KAYNAKÇA

AĞAOĞULLARI, M. Ali (1989). Eski Yunanda Siyaset Felsefesi, Ankara.

RUMİ, Mevlâna Celaleddin. Mesnevi, 3.Cilt, Beyit - 701-1400

İKBAL, Muhammed (1996). Benlik ve Toplum, çev. A. Yüksek, Birleşik Yayıncılık, İstanbul.

KAFKA, Franz (1999). Dava, çev. Ahmet CEMAL, Can Yayınları, İstanbul.

KAFKA, Franz (2004). Şato, çev. E. Murat CENGİZ, Oda Yayınları, İstanbul.

KISAKÜREK, N. Fazıl (1997). Hesaplaşma, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul.

KORKMAZ, Alaattin. “Yeni Bir Aydın Putu: Değişim”, Türk Yurdu Dergisi “Değişim Özel Sayısı”, Sayı:78, Şubat 1998.

MERİÇ, Cemil (1996). Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul.

TOPÇU, Nurettin (1999). Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul.

hasancan8@mynet.com

Bu makale toplam 2885 defa okunmuştur.

 

Döviz fiyatları güncelleniyor
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi