- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Hasan Can
Millet olarak Tanzimat’tan beri derin bir kültür ve medeniyet buhranının içinde bulunmaktayız. Ancak hayatımızı esir alan hafakanlardan dolayı bu durumu yeterince idrak etmiş değiliz. Bu yüzden, yakalandığımız amansız hastalığın müsebbipleri başkalarıymış gibi davranıp, bugün AB üyeliği uğrunda her şeyimizi seferber etmiş durumdayız. Yüzümüz tümüyle Batı’ya, sırtımız kendi medeniyet kaynaklarımıza dönük. Bu berzahtan çıkış için AB üyeliği dışında hiçbir seçeneğin olmadığına şartlandırılmışız. AB’ye olan bakışımız her türlü horlanmışlığa rağmen sayrıl bir sevdaya dönüşmüş durumda! Hasretle kavuşmak istediğimiz vuslatın yad ellerde olduğuna inanmışız bir kere. Yüzünü memleketimize ve bölgemize çevirmek isteyen insanlar Ülkemizde çağdaşlığa karşı mücrim ilan edilmektedirler. Türkiye'nin birikimini yoklayarak kültürünü tanımanın ve üzerinde durduğu medeniyet zeminine yeni bir neşve katmanın imkânsız olduğu kanısı beyinlere kazınmış durumdadır. Bu vesile ile insanımız, AB’ye üye olamayacak bir Türkiye için geleceğin bir Kıyamet berzahından geçmek kadar zor ve imkânsız olacağına inanmaktadır. Türkiye’de AB lobisinin mızıkacılığını yapan çevreler halkımızı, bu birliğe dâhil olacağımız gün kendilerine Batı kapılarında Hacı Bekir lokumu dağıtılacakmış gibi şartlandırmayı sürdürmektedir. Hem de uğrunda ard arda bir kaç neslimizi yitirdiğimiz o günahtan kapkara Batı kapılarında. Hâlbuki tarih boyu onlarca Haçlı Seferini tertipleyerek sonunda cihan devletimizi yıkan, Anadolu’nun parçalanması için bugün bile var gücü ile çabalayan ve bölgemizi bir ağlama coğrafyasına dönüştüren bir zihniyetin temsilcileri ile aynı zeminde buluşmak bizim için tam bir hamakat örneğidir. Çünkü sonuna eklemlenmeye çalıştığımız Batı dünyası, bizi varlığın hakikatine götürmek ve metafizik sırlara ulaştırmaktan tümüyle uzak bir dünyadır. Böyle bir dünya ile bütünleşmek yerine, kendi gönül ve medeniyet dünyamızın derinliğine açılmamız, posası çıkmış AB’ye üye olmaktan daha anlamlı olacaktır. Batı dünyasıyla aynı medeniyet ikliminde buluşma çabamızın ne kadar abesle iştigal olduğunu en iyi Batılı sosyal bilimciler özetlemektedir. Örneğin, “Medeniyetler Çatışması” teziyle ünlenen Huntington’a göre, “Türkiye Mekke’yi reddetmiş, Brüksel tarafından reddedilmiş ve Doğu Bloğu’nun dağılmasından sonra ise Taşkent’e yönelmiştir. Oysa her ne kadar bağımsızlıklarını elde eden Asya’nın Türkî cumhuriyetleri için kendini model olarak görse ve onlarla ekonomik ve kültürel işbirliğini kuvvetlendirerek, böylece Batı dünyasındaki konumunu güçlendirmeye çalışsa da Türkiye, bu çabasında başarılı olamayacaktır. Çünkü Türk toplumunun Batılı olmasını engelleyen tarihî ve kültürel faktörler görmezlikten gelinemez. Huntington’a göre, Türk liderlerin de ülkeleri için sık sık atıfta bulundukları “kültürlerarası köprü” benzetmesinde olduğu gibi (köprü, iki kütleyi birleştiren sunî bir yapıdır ama kendisi bu ikiliden hiçbirine ait değildir), Türkiye, olsa olsa her türlü fikrî ve siyasî eğilimlerin farklı yönlere çektiği “parçalanmış” bir ülke olarak kalacaktır” (Huntington, 2001; 41–42). İşte Batılıların Türkiye’ye ilişkin görüş ve beklentileri özetle bu doğrultudadır. Huntington’un tezinden de anlaşılabileceği gibi, Türkiye’nin krizi, tümüyle bir medeniyet krizidir. Bu da göstermektedir ki, kaybettiğimiz ruhu bir an önce yakalayamazsak, bırakın yeniden bir medeniyet inşa etmeyi, dünyada ayak işlerine bakan uluslar arasındaki yerimizin bile bir garantisi olmayacaktır. Çünkü bizi her an “işe yaramazların ve yok edilmesi gerekenlerin” saflarına itmeye çalışan bir dünya var karşımızda. Tarık Bin Ziyad’ın Endülüs'e geçerken söylediği rivayet edilen "Her ülke bizimdir. Çünkü bu ülkeler Allah'ındır" sözünün aksine, bugün Batı dünyası, tıpkı bir haçlı saldırısında olduğu gibi -dünyayı küreselleştiriyorum diyerek- bütün ülkeleri ele geçirmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de Müslümanların üstüne tüm güçleriyle muharref İncil’de sözü edilen Apocalypse’lar (Kıyamet intikamcıları) gibi çökmek istemektedirler. Bosna, Bağdat ve Kandahar’da insanımıza yapılanlar budur. Elbette bunların neo-pagan yayılmacı emellerine karşı divaneler gibi davranarak hayatımızı sürdüremeyiz. Unutulmamalıdır ki dâhil olmak istediğimiz Batı dünyasının çitaları, aslanları olamayacağımıza göre, AB’de bize biçilen rol muhakkak o coğrafyanın antilopları olmaktır! Avrupa Birliği ülkelerinin şimdiye kadar verdiğimiz ödünlerle yetinmeyecekleri müzakerelerin başlamasıyla birlikte açığa çıkmış bulunmaktadır. Onların, toplumumuzdan esas beklentileri; aramızda metafizik temelde var olan düşünce ve itikat farkını ortadan kaldırmak; böylece fikren, ruhen ve kalben onlarla aynı istikamete yönelmektir! Oysa merhum N. Topçu’nun da dediği gibi “Fuzuli’nin, Yunus’un ve Mevlâna’nın mezarlarının yanı başında kurulu bulunan edebiyat fakültesinin tedrisat dili tümüyle İngilizce yapılsa ve jest olarak her birine birer anıt mezar şapeli eklense bile, yine de Batılılar bize olan bakış açılarını değiştirmeyeceklerdir. Çünkü onlara göre, biz hala Sangaryos’u Sakarya, İkonyom’u Konya yapan milletiz.” Haliyle bu durum onları rahatsız etmeye devam edecektir. Bugün, sınırlarımızın hemen yanı başında yapılanlara bakılırsa, Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, şimdilik bizim için bir tür kölelik veya serfliğe dönüşebilecek bir macera ile sonlanacakmış gibi görünüyor. Tıpkı, ellerinde birer sopayla öküz sırtında gelip Semerkant ve Buhara’daki tüm zenginlikleri yakıp yıkan Cengiz’in orduları gibi, Batılılar da coğrafyamızı ve şehirlerimizi bir bir yıkarak harabeye çevirmektedirler. O halde, bize karşı kurgulanan top yekûn yok edilişe ve işgal anlayışına karşı yeni bir medeniyet hamlesiyle mukabele etmek ve küresel bir Medine toplumu (vahdaniyet medeniyeti) oluşturma çabasını sergilemekten başka yapılabilecek fazla bir şey yok. Bu ideale de, Mevlâna’nın pergel misalinde olduğu gibi, ancak bir ayağını asli değerlerimiz üzerine kilitleyerek sabit kılan, diğer ayağıyla da dışımızdaki kültür ve medeniyetlere açılma kararlılığı sergileyebilen, dünya ile barışık, kendine güveni tam, her yönüyle donanımlı ve üzerinde bulunduğu kültürel zeminin farkında olan bir toplum ile ulaşılabilir. İşte, Türkiye elidinin idrak etmesi gereken budur. Zira altı yüz yıllık cihan devletimiz elimizden gitmiş olsa bile, Eyyubiler Devleti’nden (1171–1348) beri yönettiğimiz bu coğrafyadaki sorumluluklarımız hâlâ sürmektedir. Bu sorumluluğa göre hareket etmek zorundayız. Bu bağlamda, Israel Shamir’in İstanbul’daki bir konferansta dile getirmiş olduğu aşağıdaki tespitler bu gerçeği doğrulamaktadır: “Sizin için üzgünüm dostlar. Siz Ortadoğu’nun çobanları idiniz, şimdi kurtların yardımcısısınız. İnsanların hükümdarı idiniz, şimdi Mammon’un (İncil’deki para tanrısı) kullarının hizmetkârısınız. Siz İslam’ın koruyucusu idiniz, şimdi İslam mabedinin yıkılmasına seyirci kalmak üzeresiniz. Hükümetiniz sıkı pazarlık ediyor: Arap kardeşlerinin kanı kaç para eder? Bu size utanç getirecek: Batılı gazeteler aşağılayarak pazarlıkçılığınız ve paralı askerliğiniz üzerine yazıyorlar. Bundan vazgeçin, Allah Boğaz’daki bu muhteşem şehri (İstanbul) Türklere dar etmeden önce, tıpkı bir zamanlar Bizans’a dar ettiği gibi.” (Shamir, 2003). Bilinmelidir ki, Türkiye’nin girmeye çabaladığı AB dünyası; her türlü riyanın, inkârın, ihanetin ve çifte standardın dünyasıdır. Örneğin, “Truvali Helen’in yaptıklarını, Kressidan’ın Troylus’a ihanetini, Paris’in evli bir kadını kaçırmasıyla başlayan Truva Savaşını ve Ödipus’un annesiyle evlenmek için babasını öldürmesi” (Akbar, 1995; 68) gibi insanlık ayıbı sayılabilecek hadiseleri eminim tarih biliminden haberi olan insanlar unutmamışlardır. Aslında Batılılarla her bakımdan ayrı dünyaların insanları olduğumuz gerçeği, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı Batılılarca gösterilen sert direnişlerden de anlaşılabilmektedir. Çünkü her şeyden evvel ayrı medeniyetlere dayanıyoruz. Bilindiği gibi, tarih boyunca yeryüzünde birçok medeniyet varlığını sürdürmüştür. Bu medeniyetleri, üzerinde yükseldikleri paradigma ya da dünya görüşüne göre bir tasnife tabi tuttuğumuzda, iki grupta kategorize edebiliriz. Birincisi, hayatlarını vahyin ışığında düzenleyen toplumların vücuda getirdikleri medeniyet; diğeri ise, müşrik ve putperest toplumların inşa etmiş oldukları medeniyettir. Haliyle, bizim dünyamızın insanı, bu vahiy medeniyetinin deseninden izler taşımak için hayatını idame ettirmenin önemine inanmaktadır. Çünkü medeniyetimizin bize yansıyan her hatırasında ayrı bir asalet ilmeği ve can alıcı motifler bulunmaktadır. Buna karşın Batı toplumu ise, kendi dünyası dışındaki insanların, insan olup olmadıklarını bile tartışabilecek kadar süfli ve iğrenç tavırlarıyla semizleşmiş bir toplumdur. Onlarla birtakım zenginlikleri veya değerleri ortak olarak paylaşmak, Dante ile cehennemin katmanlarına inmek kadar zor bir şey olsa gerek. Zira demokrasiye ne denli bağlı oldukları ve eşitlikçiliğe atıf yaptıkları söylemlerinde ne kadar samimi oldukları; bizim coğrafyamıza ve şehirlerimize her avdet edişlerinde yaptıklarıyla kolayca anlaşılabilmektedir! Bu nedenle, dünya üzerindeki diğer uluslar olarak hepimizin dönüp Batı dünyasına: “Sahi, demokratsanız, insan haklarına inanıyorsanız ve eşitlikçiyseniz nasıl bu kadar zengin olabiliyorsunuz?” sorusunu sormamız lazım. İnsanın insana tahakkümü ve ilâhlık taslama düşüncesinden öte hiçbir değere haiz olmayan Batı medeniyeti, yalnızca diğer kıtalardaki ekonomik zenginliklerin değil, kendi dışındaki toplumlara ait tüm erdemlerin kurdu gibi davranıp, kendine ait olmayan her değerli şeyi aç bir Leviathan’ın gücüyle kemirmeye çalışırken; bizim medeniyetimiz ise, her canlıyı bihakkın yaşatma sorumluluğunu bizlere yüklemektedir. Dünyamızdaki yoksulluk, acı, gözyaşı, sömürü ve her türlü kötülüğün Batılı kaynaklı olduğunu hemen herkes bilir. Nitekim insanlarımızda baş gösteren yabancılaşma, mutsuzluk, yozlaşma, çürümüşlük ve kötülüğün yegâne müsebbibi yine bir parçası olmaya çalıştığımız bu Batı dünyasıdır. Üstelik Batıdaki son kamuoyu anketleri İslam’ın komünizmden sonra en büyük tehlike olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, böyle düşünenlerin oranı İngiltere’de bile % 80’dir (Akbar, 1995; 52). Bu duruma karşı som bir kayıtsızlık içinde davranamayız. Samimiyetsizliğin karşılığının her seferinde ceza ve sürekli yenilgi olacağı kesindir. Bu nedenle Türkiye’ye düşen, mutlaka doğru yerde yerini almasıdır. Batı dünyasında insan için öngörülen hayat, tümüyle parçalanmış bir hayattır. Arvasi Hoca’nın deyişiyle; insanın yaşamını sürdürdüğü dünyada “fizik” ve “metafizik” birbirinden uzaklaştıkça, insanoğlunun bir bütün ifade eden hayatı da beraberinde parçalanmakta; haliyle, ikisinden birini tercih etmek zorunda kalan insan, tıpkı laboratuara girerken başka, mabede girerken başka bir insan olma çabası içindeki dramatik “adam” konumuna düşmektedir. Yani insan, hem eşya gibi “düşünmek” hem de insan gibi “duymak” gibi bir çelişmeye zorlanmaktadır (Arvasi; 1988). İşte, AB yolundaki Türk toplumunu bekleyen tehlikeli akıbetlerden biri de budur. Misafirin ev sahibinin kurallarına uyması adabından ötürü, Batı toplumunun da bizden beklentisi, onlarla “metafizik” temelde var olan düşünce ve itikat farklılığını ortadan kaldırabilecek fikir ve düşünce eksenli benzeşmedir. Galiba, her şey ünlü mutassavvıf Feridüddin Attar’dan nakledilen Şeyh-i Sanan öyküsünde olduğu gibi. Öyle ya, eğer Şeyh-i Sanan gibi siz de gönlünüzü Hıristiyan bir Bizans dilberine kaptırmışsanız, vuslat (kavuşum) için önce sakalınızı size kestirirler. Sonra cübbenizden hoşlanılmaz, bunu giymeyin denir. Ardından içki içmeniz önerilir. Bu da yetmedi, “çiftlikte domuz çobanlığı yapmanız” vb. teklifler ard arda sıralanır. En sonunda ise, ağızdaki esas bakla açığa vurulur: “Ben dinimden olmayan biriyle evlenmem. Hıristiyan ol!” Hâsılı, Batı ile flörtümüz yukarıdaki öyküyle tıpa tıp aynı. Batı toplumunun Türkiye’nin AB üyeliği yolunda bizden “sosyal değişme ve kökümüze yabancılaşma” (mankurtizm) anlamında ciddi bir beklentilerinin olduğu kesin. Vakti gelince ağızlarındaki esas baklayı dışa vuracaklardır. Tıpkı Aytmatov’un eserindeki Nayman Ana efsanesinde olduğu gibi, onlar da Juan Juanların Colaman’a (Mankurt) yaptıklarını bize yapma çabası içinde olacaklardır. Unutmayalım ki en kirli, en ağır ve sonsuz sabır isteyen bıktırıcı, sıkıcı, sinir törpüleyici vazifeler her zaman Mankurtlara verilir. Her köle, fırsat bulunca isyan eder fakat mankurtlar kaçmayı, karşı koymayı, başkaldırmayı asla düşünemeyen varlıklardır (Aytmatov, 1996; 125-127). İşte Avrupa Birliği’nde bizi bekleyen süreç bu. Bu sürece ya kendimizi her yönüyle çok iyi geliştirerek direneceğiz ya da halkına, değerlerine ve ait olduğu medeniyete sırtını çevirip, gözünü verilecek bir-iki ulufeye sabitlemiş dilenciler gibi AB önümüze ne atsa "Eyvallah!" diyeceğiz. Artık iki asırdan beri -üstelik her seferinde yeni bir şeymiş gibi- tekrar tekrar gündemimizi işgal eden Batılılaşma paradigmasının dışına çıkmak zorundayız. Çünkü insanı yüceltmek yerine bilakis nesneleştiren bir nizamın kimseye yararı olmaz. Zaten toplumsal bünyemizde yıllardan beri devam ede gelen alinasyonumuzun (yabancılaşma) yegâne sebebi yine bu Batı dünyası değil mi? Unutmayalım ki, kendi medeniyetimizi diriltebilecek yegâne iksir kendi mektebimizde, oradaki felsefemizde, din, coğrafya ve kültürel değerlerimizde gizlidir. Bunları diriltmeliyiz ki medeniyetimiz dirilebilsin. Sezai Karakoç’un da değindiği gibi, “kendimizi Batı medeniyetine geçme yönünde zorladığımız zaman, muhakkak ki sonunda yok olcağız. Tıpkı Kartaca medeniyeti gibi. Hatta Yunan medeniyeti bile bu şekilde yıkıldı. Romalılar geldi orayı istila ettiler. Ondan sonra o medeniyet, orada ortadan kalktı” (Karakoç, 2002; 78). Osmanlı bakiyesi bir toplum olarak bizim için Anadolu’da yaşamak her zaman riskli ve zor da olsa, bu zorluğun üstesinden gelmek de bizim elimizde. Öyle ya! Yeni bir dünya taş ve tuğla ile kurulamayacağına göre, emperyalist Batıya karşı savunmayı tümüyle bırakıp yeni bir dünyanın inşası için taarruza geçersek, başarı neden olmasın! Ancak bu taarruz, macera ile değil, her yönüyle yeni bir ahlâk felsefesi, yeni bir paradigma anlayışı ve yeni bir medeniyet atılımıyla başlayabilir. Toplum olarak bunu yapmayı başarırsak, tüm dünyada saygınlığımız artacağı gibi bununla yeni bir şahsiyet de kazanırız. İkbal’in dünyayı, insanın kendi iradesini bileyebileceği bir bileme taşına benzetmesi boşuna değildir. O, bu görüşüyle insanın Allah tarafından bahşedilen yaratıcı gücüne vurgu yaparak, dinamizmin yararına dikkat çekmektedir. Her canlı gibi her toplum da önce kendi kanadıyla uçmayı öğrenmelidir. Türkiye’nin AB’ye yaslanarak bir yere varamayacağı gün gibi aşikârken, bunca aşağılanma, horlanma ve bunca ödünü vermeye ne hacet? Bizim için varsa yoksa hayatta kalmanın yegâne alternatifi AB üyeliği mi? Oysa Musalar meydana inmeye kararlı olduktan sonra tarihe dayalı bu coğrafya, Tur-i Sina’nın çalılığı olmaya her zaman hazır bir coğrafyadır! Yeter ki Türkiye, tarihten gelen sorumluluğu ile bağdaşır adımlar atmaya kararlı olsun! AB’ye üye olmamız, yalnızca milli menfaatlerimizin elimizden alınması anlamına gelmez. Bizi esas yaralayacak şey, medeniyet olarak Batıya karşı mağlubiyetimizin resmen tescillenmiş olması olur ki, asıl onur kırıcı olan da budur. Şüphesiz, böyle bir durumda milletin kırılan ümidini yeniden onarmak hayli güç olacak. Netice-i kelam, Türkiye’nin AB ile flörtü; tüm değerlerimizin alabora edilmesi, eş cinselliğin bizim bünyemizde de yaygınlaşması, bir daha kendimize ait bir medeniyetimizin olmaması ve Batının saadeti uğruna fert fert toplumumuzun gözpınarlarının kurutulmasıyla eş anlamlı olacaktır. Bunun sonucunda öyle bir zaman gelecek ki, AB’deki neslimiz arasında dua edebilecek tek bir kişiyi bile göremeyecek kimse. Zira onlar ne Allah'a inanacak, ne de dua bilecekler... Duaları küçümseyecekler. Sonuçta, kabul etsek de etmesek de Batıyla flörtümüz ne yazık ki böyle bir akıbetin ve tükenişin sebebi olmaya namzettir. Bütün bunlara rağmen AB aşkı uğrunda birer Şeyh-i Sanan macerası yaşamayı göze alanlara ise uğurlar ola! KAYNAKÇA AKBAR, S. Ahmet (1995). Postmodernizm ve İslam, Çev. Osman Ç. Deniztekin, Cep Kitapları Yayınları, İstanbul. ARVASİ, Seyit Ahmed (1988). İnsan ve İnsan Ötesi, Burak Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul. AYTMATOV Cengiz (1996). Gün Olur Asra Bedel, Çev: Refik ÖZDEK, Ötüken Neşriyat, İstanbul. HUNTİNGTON, Samuel P. “Medeniyetler Çatışması mı? ss. 22–49”, Medeniyetler Çatışması, Derleyen: Murat Yılmaz, Vadi yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2001. KARAKOÇ, Sezai (2002). Çıkış Yolu II, Diriliş Yayınları, İstanbul. SHAMİR, Israel. “Avrasya’da Barış ve İstikrar” (Konferans/Şubat–2003/İstanbul), Türkiye ve Dünyada Yarın Dergisi, Mart–2003: “Büyük Sultanın Şehri”, http://www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar.php?id=215; hasancan8@mynet.comBu makale toplam 1892 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||