-
Haber10 Arama
Sondakika Haber Bandı Ekle Anasayfam Yap Arşiv Künye 20 Ağustos 2008 Çarşamba
  SON HABERLER
<m:red>Eğitim, okul ve öğretmen</m:red>
Hasan Can
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Eğitim, okul ve öğretmen

Günümüz dünyasında insan büyük savrulmalarla karşı karşıyadır. Adeta bilinci, özgürlüğü ve iradesi esir alınarak çaresiz bırakılmak istenmektedir. Kafka’nın roman kahramanı Gregor Samsa gibi hayatı yalnızca servet yığma çabası olarak gören devrin sakat bakış açısı küresel çapta insanı ontolojik gayesinden uzaklaştırarak nesneleştirmiştir. Bu, doğrudan insana ve onun varlık alanına uzanan diktatoryal bir müdahaledir. İnsanı tahtından ederek sömürgeci emellerine alet eden kapitalist dünyanın acımasız dayatmalarına karşı ona haysiyetini geri kazandırabilecek yegâne kurum ise okuldur. Çünkü tarih boyu bütün büyük uygarlıkların harcı peygamberlerin, filozofların ve bilge öğretmenlerin elinde bu mekânlarda karılmış ve medeniyet hamlelerinin son şekli de yine burada verilmiştir. Deyim yerindeyse okul, ait olduğu toplumun bütün fertleri için ortak bir referanslar merkezidir. Düşünce, edebiyat, dil ve felsefe derinliğini burada kazanır. Okulunu batırmadan diri tutabilen her toplum insanını ve geleceğini de kurtarmıştır. O olmadan insan, varlık ile yokluk yahut olup olmama arasındaki bir basiretsizlik berzahında tek başınadır, yalnızdır ve ne yapacağını bilmemektedir.

Okulun en hayati görevi, beşer” olarak dünyaya adımını atan varlığın hamurunu “bilgi” ve “marifet” mayası ile yoğurarak “insan” kılmak ve geniş bir muhayyile kazandırarak onu henüz farkına varamadığı dünyalara taşımaktır. Bu nedenle dünyada hatırı sayılır bir yere sahip olmak isteyen her toplum, okuluna kalbinden bağlı olmak zorundadır. Bu zorunluluk, insan denen varlığın en değerli hammaddesi olan çocuk ve gençliğin heba edilmemesi zorunluluğundan doğmaktadır. Nitekim insanını tüketmeyen ve elindeki bu serveti ustaca işleyip en yüksek ayarı veren toplumların uygarlıkta da en ön safta oldukları görülür. Bu zenginliğin heba edilmemesi iyi işleyen okula bağlıdır. Bundan ötürü ilme, medeniyete, düşünceye hizmet ederek okul kuran ve dolayısıyla insana yatırım yapanlar tarih boyu hep kazançlı çıkmış; yalnızca binaya, mal ve mülke ağırlık verenler ise servetleri ile birlikte kendileri de batıp gitmiştir. Bu bilinci insana zerk edebilecek mekân da yine büyük ölçüde okuldur. Deyim yerindeyse okul, hayatın görünen ve görünmeyen bütün yüzlerini keşfederek talebeye seyrettiren bir gözlemevidir.

Batı dünyası bugünkü gelişmişliğini Antik Yunan felsefesine ve ağırlıklı olarak Platon akademisine borçlu olduğu gibi, İslam dünyasında da başta Suffe Mektebi olmak üzere Kurtuba, Beytel Hikme, Nizamiye ve Enderun gibi çaplı okulların rolü büyük olmuştur. Fakat yeryüzünde adı okul olan her kurumun büyük işler başarma garantisi bulunmamaktadır. Tarih boyu önemli görevler ifa ettikleri bilinen büyük okulların öncelikle büyük ustaların önderliğinde geliştiklerini ve bütün öncü insanların da yine bu mekânlarda yetiştirildiklerini biliyoruz. Merhum Topçu’nun da belirttiği gibi, Antik dönemde tek başına Atina’ya karşı koyan Sokrates ile sıska vücuduyla Büyük Britanya yargıçlarına meydan okuyan ve İngiliz İmparatorluk ordusunu bütün müştemilatı ile Hint kıtasından söküp atan Gandhi’ler büyük okulların ve büyük ustaların eseridir. Selçukluların ünlü veziri Nizamül Mülk’ün Gazali gibi bir dehayı Bağdat’ta kurmuş olduğu okulun (Nizamiye Mektebi) başına getirmiş olması boşuna değildir.

İki yüz yıldan beri üzerimize kapanmış olan medeniyet kapısını açma seferberliğinde okulun ve öğretmenin rolü elbette büyük olacaktır. Biz, okulumuzdan en ufak bir savrulmaya karşı derbeder hale gelip bütünüyle tükenen, dirençsiz, her an kaybetme korkusu yaşayan, gelenek ve değerlerden habersiz ve şahsiyet bakımından sorunlu olan nâkıs insanı yetiştirmeyi değil; okuyan, akleden, seven, kendini tanıyan ve cemiyette önemli roller ifa edebilecek çağın adamını bizlere armağan etmesini istiyor ve bunu bekliyoruz. Bu kadroyu yetiştirme misyonunu okuldan başka üstlenebilecek bir ocak yok. Türkiye’nin keyfiyet ve haysiyet sahibi evlatları buradan çıkacaktır. Nitekim millet devrin Nurettin Topçu, Cemil Meriç ve Satı Bey’lerinin kendi okulunda yetiştirileceğine inanmakta ve bunu iştiyakla beklemektedir.

Toplumdan büyük ölçüde kopuk ve sağırlaşmış duvarların arasında yalnızca kendilerine dair basit gelecek hesapları ile uğraşan insanlardan mürekkep bir mekânın adı okul değil, başka şey olmalıdır. Bu bağlamda okul, yalnızca üç-beş formül ile pozitif bilime dayalı bazı test pratiklerini ezberletmenin yeri değil, esas itibariyle şefkatin, sevginin ve diğerkâmlığın aktarıldığı; insanı, kâmil olma standardına ulaştıracak frekansların belirlendiği mekânlardır. Hayatımıza yön verecek kaide, düzen ve şuurun şekillendiği kurumlar bunlardır. Onsuz hayat, uçurumlardan atılacak kadar bir korkunun, kargaşanın kıskacında geçer. Bundan dolayı topluma nefes aldırabilecek bütün hamlelerin temeli okulda atılır. Okul, milletin feryadına kulak tıkayamaz; irfanı derin ve kendine güveni tam olan nesiller aracılığıyla milletin imdadına yetişmek zorundadır. Ona bu gözle bakılmadığı zaman toplum buhran ve kaosa sürüklenebileceği gibi okul da huzursuzluğun ve şiddetin mekânı oluverir. Gençlik boş yetişir ve anlam dünyasının uzağına düşer. Toplum bunalıma sürüklenir. Aile kurumu çatırdar ve televizyonun tılsımına teslim olur. Cemiyet bünyesine kültürsüzlük hâkim olur ve öğretmenlik mesleği herkesin icra edebileceği basit bir memurluğa dönüşür.

Eğitim tamamen fıtri bir ihtiyaçtır. Çünkü her insan, beşer olarak doğar ama yetkinliğini, gelişmişliğini ve olgunluğunu dünyada kazanır. İnsanın olgunlaşmasında iç faktörlerin yanı sıra dış etkilerin, çevrenin, okulun, öğretmenin ve toplumun rolü büyüktür. Bir kere insan yetenekleriyle, gizilgüçleriyle, meziyetleriyle keşfedilmesi gereken bir varlık. Nitekim eğitimin amaçlarından biri hatta belki de en önemlisi; “bireyin kendi yetenekleri doğrultusunda yetiştirilerek, tam anlamıyla yetkin hale getirilmesine yardımcı olmaktır.” Başka bir anlatımla okul ve eğitimimizin görevi, hayatın en zor anında bile gizlenme ihtiyacı hissetmeyen ve Mevlâna’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağıyla dünyaya açılan, öteki ayağıyla da ait olduğu medeniyet zemini üzerinde dimdik durabilecek insanı yetiştirmektir. Okulu güçlendirmenin yolu ise insana istikamet veren öğretmen kadrosunu güçlendirmekten geçer. Bu kadro, bütün sadakat ve çalışkanlığı ile görevi başında değilse bilin ki milletin geleceği tehlikededir.

Çağın değişen şartları her geçen gün bir takım yeniliklerin yanı sıra, yeni problemleri de beraberinde getirmektedir. İnsanın hem bu problemlerin üstesinden gelebilmesi hem de sıklıkla değişen duruma ayak uydurabilmesi için büyük öncülere ihtiyacı vardır. ABD’nin eski başkanı Abraham Lincoln kendi çocuğunun öğretmenine asırlar önce yazdığı mektupta: “Eğer çocuğuma öğretebilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini, gözyaşlarında hiç bir utancın olmadığını ve kendine karşı her zaman derin bir inanç taşımasını öğret! Böylece onun insanlığa karşı da derin inanç taşımasını sağlamış olursun.” diye yazar. Yine Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye olan nasihatinde: “Ey Oğul! Artık Beysin. (...) Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın! Lakin bütün bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin.” dediği sıklıkla rivayet edilir. İşte Lincoln’un sözünü ettiği derin sorumluluk ve güven bilinci ile Edebali’nin nasihatindeki ileri marifet bilgisini elbette örnek bir şahsiyet modeli olarak öğretmen yerine getirecektir. O halde öğretmen, günümüzdeki post modern eğitim yaklaşımlarının aksine hem pedagojik bir otorite hem de eğitimin vazgeçilmez temel bileşenlerinden biridir. Öğrencisin iç dünyasındaki gelişiminden olduğu gibi şahsiyet ve akıl olgunluğundan da o sorumludur.

Öğretmen, bu toprağın çocuğunun yapamadığından ötürü kendini mücrim (suçlu) addetmelidir. Henüz ilkokul öğrencisi iken bitirme imtihanlarında şiir tahlilleri yaparak içindeki edebi sanatları bulan, ortaokul öğrenciliğinde nöbetini tuttuğu yemekhanede F. Attar’ın “Pendname”sini okuyan ve lise öğrenciliğinde ise Hugo ve Balzak’tan çeviriler yapan dünün talebesini neden yetiştiremiyorum diye kendini sorgulamalıdır. Kuşkusuz hepimiz bu millete bir maarif fecri borçluyuz. Yıllardır tekniğe ve fenne yatırım yapan bir ülke olarak Anadolu’yu ABD’deki Silikon Vadisi benzeri teknik bir üsse dönüştüremedik ancak bu memleketi hâlâ bir edebiyat, felsefe ve pedagoji üssü yapmak mümkün. Bunu, siyasi iradenin ötesinde büyük ölçüde öğretmenlerimiz gerçekleştirecektir. Bu itibarla toplumun öğrenmeyen, gelişmeyen, bilgi ve hikmetin uzağındaki öğretmene tahammül etmesi beklenemez. Herkesten çok okumayan, öğrenmeyen, yazmayan ve yüreği sızlamayan birinin uzun süre milletin okulunda öğretmenlik yapması talebeye, millete ve geleceğe zulümdür. Yalnızca mesaisini tamamlamaya odaklı bir öğretmen ya da eğitim yöneticisinin topluma verebileceği bir şey olmadığı gibi milletin kültürel sermayesini de tüketmiş olacaktır. Kitabın, okumanın, tefekkürün insan hayatından çıkarak yerini bütünüyle Lilith davranışlara bıraktığı günümüzde öğretmen kendi dirilişini gerçekleştirmezse bu ülke başsız başsız dolaşan kadavralaşmış insanların, okul ise şiddet ve holiganizmin mekânı olacaktır.

Günümüzde yapılan birçok anket, üniversitede okuyan gençler arasında bile yüksek oranda yetersizlik ve güvensizlik duygusunun var olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi, hata yapabilecekleri düşüncesiyle çocuklara güven duygusunun verilmeyişidir. Bu sebeple günümüzün çoğu ileri toplumlarında çocuğa aile zenginliği, mal, mülk veya bazı statüleri edinmesini sağlama yerine daha çok güven duygusu, beceri ve sorumluluk bilinci kazandırılmaya çalışılmaktadır. Çünkü karşı karşıya bulunduğumuz hayat kürelerinin bütününde gerçek verimliliğe ulaşmanın tek yolu “İNSAN”dan daha etkin olarak faydalanabilmektir. Bu yüzden kendi insanımızın gizil dünyasına ulaşmanın yollarını bulmak zorundayız. Bu, yalnızca iletişim, psikoloji ve diğer alanlardaki disipliner bilgiyle değil, aynı zamanda birbirimize güvenmek ve inanmakla da olacak. Bugün, gelecek nesillere mimaride beton yığınları, nesirde tercüme eserler, dil, edebiyat ve felsefe alanında ise henüz üzerine hiç desen nakşedilememiş bomboş bir tuvalden başka miras bırakamıyorsak; öğretmen bu iç karartıcı tablodan kendini sorumlu tutmalıdır.

Hâsılı kelam, bugün küreselleşme miti ile birlikte dünya hızla ahlâki bir kirliliğe sürüklenmektedir. Bir önceki yüzyılda (20. yüzyıl) olduğu gibi içinde bulunduğumuz asrın da en büyük hasarı yine insan üzerinde bırakacağına kuşku bulunmamaktadır. Bu, son iki yüzyıl insanının trajedisidir. Özellikle toplumların eğitim sistemlerine el atarak bu sistemleri alabildiğine ahlâkın, değerlerin ve geleneğin uzağına iten kapitalist dünya; bugün de elindeki uydu teknolojisi, TV, internet, cep telefonu ve diğer medya silahlarını kullanarak toplumlara ait bütün zenginlikleri yok etmekte; böylece insan bir ölüm tüneline sürüklenerek çaresiz bırakılmaktadır. O halde, insanı donanımlı hale getirerek mukavemet kazandırmak ve dış etkileyicilere karşı güçlü kılmaktan başka elimizde fazla seçenek bulunmamaktadır. Bunun formülü ise büyük ölçüde nitelikli okul ve öğretmene sahip olmaktır.

Artık hepimiz biliyor ve inanıyoruz ki, hayatın bütün katmanlarında başarıya ulaşmanın tek yolu “İNSAN”dan en verimli biçimde faydalanmaktan geçer. Bu, etkin bir iletişim, faydalı bilgi ve mesleğine hâkim öğretmen ile gerçekleşecek. Eskinin okuma, yazma ve sorgulama meraklısı gençlerin yerinde şimdi “chat” yapma hevesleri hüküm sürüyorsa, bugünün gencinin edebiyatı, felsefesi ve metafiziği yoksa hatta çoğu lise mezunu tek başına bir mektubu, bir dilekçeyi bile yazamıyorsa bu tablodan dolayı öğretmen kendini hesaba çekmelidir. Çünkü insanımıza şahsiyet ve samimiyetin aşılanması; bizi düzlüğe çıkarabilecek idrak, bilinç ve ilhama sahip kadroların yetişmesi büyük ölçüde öğretmenin çabası ile mümkündür. Milletin mütevazı ve cılız çığlıklarının bir araya getirilerek ortak bir haykırışa dönüştürülmesi de yine bu çabanın eseri olacaktır.

Eflatun, akademisinin kapısında: “Geometri bilmeyen bu kapıdan giremez” diye yazıyordu. Biz de bunu dil, edebiyat ve felsefe olarak yazmalıyız. Şüphesiz dilini, edebiyatını ve geleneğini kaybeden bir toplum yaşama hakkını da yitirmiştir. Bugün içinde bulunduğumuz buhranın kaynağı kültür yetersizliği ve yabancılaşmadır. Bu açığı ancak yeterli bir bilinç, gelenek, ahlâk ve yeteneği esas alan, Anadolucu bir pedagojik sistem ile aşabiliriz. Şairin sözünü ettiği ve Batı kapılarında peş peşe batarak her biri kayıp bir nesil halinde yitip giden talihsiz Doğu’nun altı oğlundan sonra, hangi kapıda bulunursa bulunsun asla yitip gitmeyecek, sahip olduğu medeniyetin üzerinde her zaman dimdik durabilecek “YEDİNCİ OĞUL”u (yeni bir nesil) bize okulumuz buldurmalı ve onu kendi mektebimiz yetiştirmelidir. Anadolu insanları olarak bugün bu nesli arıyoruz. Tanpınar’ın Doğu toplumları için dile getirdiği: “ya alışılmışa gömülme yahut hayale kaçma” ikilemine düşmeden onu okulumuz bize buldurmalıdır. Kuşku yoktur ki içinde bulunduğumuz ufuksuzluk berzahından kurtuluşumuz ancak sözü ve kalemi ile diriliş muştusu devşirebilecek büyük medeniyet insanını yetiştirmemizle mümkün olacaktır.

hasancan8@mynet.com

Bu makale toplam 3126 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1880, Satış 1.1980; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7450, Satış 1.7610
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi