-
  SON HABERLER
<m:red>'Ruh ve gönül dünyamız'</m:red>
Hasan Can
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
'Ruh ve gönül dünyamız'

ELİMİZDEN KAÇIP GİDEN DÜNYA:

“RUH VE GÖNÜL DÜNYAMIZ”

Bir Afrika kabilesi olan Azandeler, başlarına gelen her türlü talihsizliği kara büyü’ye bağlarlar (Gıddens, 2001; 37). Bizler de Doğu dünyasının insanları olarak adını bilmediğimiz talihsizlikler yumağına sarmalanmış vaziyette habire bilinmezlere doğru yuvarlanıyoruz ama bizim illetimizin epey farklı olduğuna kuşku yok. Bunu, ne Azandelerin kara büyüsüyle ne de başka kabilelerin mitolojik öyküleriyle açıklamak mümkün. Çünkü biz, son iki yüz yıldan beri cebinde epey güneşler batıran bir mirasın sahipleri olarak boy göstermekteyiz. Vaktiyle Batılılaşma heves ve heyecanıyla İngiliz elçisinin faytonunu Sirkeci’den Karaköy’e kadar omuzlayarak çekenler bizleriz. Bir başka İngiliz sefirinin önünde diz çökerek hüngür hüngür ağlayan Mustafa Reşit Paşalar hâlâ gönül sarayımızın en kıymetli noktası üzerinde bulunmakta. Ama yine de hiç tınmayız. Şairin:“vatan yüz elli yıldır manada bir harabe” (Kısakürek, 1998) dizesinde de belirtildiği gibi Doğu dünyasında yüz elli-iki yüz yıldan bu yana habire sürekli bir şeylerin içi boşaltılmakta ve bizler de bu ganimet yağmacılarını hiçbir şey olmamış gibi ayakta alkışlamaktayız. Deyim yerindeyse bu ruh hali bizim bozulma serencamımızdır. Bir talihsizlik veya kara büyü olmadığı ortada. Merhum İkbal’in, vaktiyle Şikva adlı şiirinde Müslüman toplumun fena halinden Allah’a şikâyet edip, bir yıl sonra da Cevab-ı Şikva’da:

“Müslümanların kalbinde suziş (yanma) kalmamış. Ruhlarında ihsan yoktur. Peygamber’in sözleri unutulmuş ve esas birliğini koruyacağına milli kavgalara boğulmuştur.” (İkbal, 1999; 12).

cümleleriyle kendi sualini kendisinin cevaplandırmış olması gibi, galiba bizler de mevcut halimizi bir soru halinde ortaya koyup, sonra da samimi olarak bunu cevaplandırmaktan sürekli korktuk. Ama bunun hep böyle gitmeyeceği de muhakkak. Şairin:

Lügat, bir isim ver bana halimden,

Herkesin bildiği dilden bir isim” (Kısakürek; 1998; 19).

dizelerinde de belirtildiği gibi, artık sürdürmekte olduğumuz hayatın adını ve rengini tanımlamak durumundayız. Öyle ya, kimin boyasıyla boyanmışız? Üzerimizdeki renkler hangi dünyaya ait? Öncelikle bunların bilinmesi gerekmektedir.

Nedense şimdiye kadar kendi şifremizi çözmek için gayret sarf etmedik hiç. Kendimizle tanışmaktan ve yüzleşmekten sürekli kaçtık. Sergilediğimiz en belirgin davranış hakikatten kaçış olunca, sonuçta Rabbi’ni bile bilmeyen bir beşeriyet tablosu ortaya çıkmış oldu. Oysa “yaradılışımızda peygamber devrinin iman anaforuyla yoğrulmuş bir kültürün izleri var” (Meriç, 2001). Ama bu mirası ya hep küçümsedik ya da cahilliğimizden hiç fark etmedik. Artık Doğu dünyasının genelinde yapılması gerektiği gibi, Türkiye’de de hiç olmazsa birilerinin çıkıp; “Ey Anadolu! Sen ne kadar Anadolu’sun? Yahut biz ne kadar biziz?” türünden bir sorgulama yapması gerekir. Ancak bu sorgulama mutlaka içten, samimi ve bünyenin can alıcı noktasından başlatılmalıdır. Yıllar yılı böyle bir sorgulama yapılmadığı gibi, toplum olarak alışılmış ideolojik kalıplarının dışına da bir türlü çıkılamamış olması elbette can sıkıcı. Üstelik bu kalıpların bizler için birer Nirvana çukuru olduğu da ortadayken. Kendimizi hep bir kısım ideolojik kalıplarla tarif etmeyi yeğledik. Bunlarla sarmaş dolaş yaşıyoruz. Hem de sayısı on binleri bulan gencecik insanımızı bize kendi ellerimizle kara topraklara gömdüren şu Stalin devrinin soğuk yüzlü ideolojileri. İşte manzara bu. Fakat yaşayan ölü felsefesiyle hayat sürdürmenin öncelikle kendi tercihimiz olduğu da ortada.

Beyaz Adam’a Ruhumuzu Teslim Etme Öyküsü ya da “Bozulma Serencamımız”

Kara Kıta’nın yazarlarından olan Laurens Van Der Post “Afrika’daki Karanlık Göz” adlı eserinde şu görüşleri dile getirir:

“Beyaz adam Afrika’ya (aynı nedenle Asya ve Amerika’ya da) tek gözlü bir dev gibi geldi. Beyaz adamın Afrikalıların manevî değerlerini reddetmesi ve onları aşağılaması, aslında beyaz adamın kendi içinde var olan en derin ve hayati özü reddetmesinden kaynaklanır. Kolonileri sömüren materyalist ve kurnaz beyaz adam, kendi ruhunu kaybetmiş, yerlilerin de ruhunu yerle bir etmiştir. Tek gözlü dev, sadece dışarıyı görebilir, iç görüşü yoktur.” (Aktaran: Merton, 2001; 13).

Ayrıca Roma’nın Eski Kralı Neron ise, halk arasında öz annesini öldüren adam olarak bilinir. Yine bir gün annesinin göğüslerinden vura vura ona zulmederken, annesi Neron’a:

-“Daha hızlı vur! Vur, çünkü senin gibi bir zalimi bu göğüslerimle emzirdim” der.

İşte Beyaz Adam ile bizim maceramız da böyle bir şey. Etme bulma dünyası bu. Tıpkı geçmişte İngilizlerin veya diğer Batı’lı ulusların kolonyalist kurumları nasıl ki sömürge ülkelerin kalkınma ve özgürleşmelerini hiç bir zaman amaçlamadıysa, Beyaz Adamın çağımızdaki küresel kurumları da neo-kapitalist medeniyet adına ulusların her bakımdan sefaletlerini derinleştirmekte ve bu bağlamda Gandi’nin onlarca yıl önce ifade ettiği aşağıdaki cümleler Batılıların niyetini açıkça ortaya koymaya yetmektedir:

İngilizlerin kolonicilik kurumları ve okulları bizi hadım etti, çaresiz ve Tanrısız bıraktı. Bizi memnuniyetsizlikle doldurup, memnuniyetsizliğimize çare sunmayarak ümitsiz kıldı. Bizi olmak istediğimiz adamlar yaptı: “memur ve tercümanlar”.

Oysa, beyaz adamlara düşen gerçek görev zencilere ya da başka ırktan olanlara koruma bahanesiyle hükmetmek değil, içlerine kadar işlemiş olan iki yüzlülükten vaz geçmektir. Beyaz adamların her insanı kendileriyle eşit olarak kabul edip onlara eşit davranmayı öğrenmesinin zamanı gelmiştir.(Merton, 2001; 38).

Gandi’nin bu tavsiyelerine rağmen hâlâ her taraf yangın yeri gibi. Dünyanın hemen her yöresinde huzursuzluk ve perişanlık kol gezmekte. Afganistan, Irak, Somali, vb. birçok yörede taşların bile yerlerinde kalma şansı yok. Hindistan’da hâlâ Harijanlar kol gezmekte. Yoksulluk, sömürülmüşlük, göç, açlık ve sefalet gün geçtikçe bir kanserli hücre gibi küresel düzeyde yayılmakta; post-kolonyal kapitalizm ise Beyaz Adamın marifetiyle her geçen an bir miktar daha daralarak kümeleşmektedir. Dolayısıyla yarınların ne getireceğini kimse bilmemektedir. Dünyanın hangi bucağı bombalanacak, coğrafi sınırlar nerede nasıl değişecek belli değil.

Sömürülen dünyanın çilesi bununla da sınırlı değil. Çağımızın talihsiz insanı kendi Mevlâna’sından, Tolstoy’undan ve Gandi’sinden de yoksundur. Bildiğimiz tek şey; kendi geleceğimiz üzerinde hiç bir biçimde söz sahibi olamadığımız ve ayrıca şahit olduğumuz bunca açlık, korku, gözyaşı, kan ve ateşin yalnızca Doğu’nun kaderiyle değil, insanının taşıdığı teslimiyetçi düşünceyle de bir miktar alakalı olduğu gerçeğidir. Doğu’lu halkların teslimiyetçiliğinden yararlanmayı beceren Beyaz Adam, bugün adım attığı her yerde post modern maceralarına devam etmekte ve eski metotlarla bütün kıtalara yeniden tek tek ayak basarak, 21.yüzyılda bu toprakları bir daha ele geçirmeye çalışmaktadır. Beyaz Adam, başlatılan küreselleşme süreci ile birlikte yalnızca kimyasal atıklar ve nükleer denemeler için değil, yapılacak tüm harpler için de bizim dünyamızı/kıtamızı fiziki mekân olarak seçmiş durumda. Üstelik bundan sonrası için yalnızca kendi kıtamızın değil, küresel çapta yeniçağın Kızılderilileri de ne yazık ki bizleriz.

Tıpkı 15. yüzyıl sonlarındaki coğrafi keşiflerde olduğu gibi, 21. yüzyılın neo-liberal ve tümüyle sömürge avına endeksli keşiflerinin de hayli maceralı geçeceği tahmin edilmektedir. Asrın Vespuçi’si, Macellan, Kolomb, Kızıl Eric ve Del Kano’ları günümüzde Yalnız Kovboy ya da Rambo unvanıyla boy göstermektedirler. Bir bakıma, kendine yeni bir macera aramak için yola düşen Beyaz Adamın dürbünündeki karelere takılan yeni kıtanın (yeni kara) adı ne yazık ki “eski dünya”. Kıtamıza ayak basan Batı’lı dostlarımız bu aralar yakaladıkları son avın coşkusuyla bir boğayı katleden şövalye edasıyla semalarımızda dolaşmaktadırlar. Üstelik on yıla yakın süren Galya Savaşı’nda on binlerce insanı öldürüp, 800’den fazla şehir ele geçiren ataları Sezar’dan bile daha gururlu bir edayla. Anlaşılan, coğrafyamızda bundan böyle bütün gün ve geceler Aşil’in torunları için birer Paskalya Gecesi gibi geçmeye namzet. Bir gün, Kandehar, Basra, öbür gün Saraybosna, Bağdat! Yeni paradigma bu. Arzu ve istekler nereye yönelirse ölüm makinaları oraya yollanır. Bombalar yağdırırken bile kendilerini attığı gol sonrasında şov yapan futbolcular gibi hisseden Ramboların masum insanlar üzerine yağdırdığı ateş de onlar için âdeta “cennetten Kudüs’teki Anıt Mezar Şapeli’ne Tanrı suretinde inen ateş kadar kutsaldır!” (Canetti, 1998; 157–162).

Nitekim Batı’lı dostlarımızın üzerinde yükselmeye devam ettikleri paradigmaya göre insan;“paçavracı çingenelerin çaput toplaması gibi çeşitli silolarda yan yana ve üst üste istif edilecek kadar değersiz, alelâde bir rakam ve kemiyet unsurundan” öte hiç bir kıymet ifade etmemektedir. Çünkü içinde bulunduğumuz çağ insanlık açısından bir tür angoisse (boğuluş, korku) çağıdır (Meriç, 1997; 38). Bu nedenle yeryüzündeki tüm kanunlar hâlâ Anakarsis’in tarif ettiği gibi yalnızca güçlülerin eğlencesi durumunda. Bundan dolayı insanlar ya“yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gecede vıcık, vıcık bir ıstırap” (Yazan, 2001) olan bu paradigmaya uyacak ya da kendi coğrafyalarında yaşayan ölü psikozundan sıyrılıp yeni bir dirilişin öncüleri olarak çare aramaya koyulacaklardır. Üçüncü bir ihtimal yok. Yıllar yılı uyumanın bedeli illaki ödenecek! Sahte hayallerin koyuluğu arasında gözümüzü açıp baktığımızda, kendi dünyamızın yerinde yellerin estiğini yeni yeni fark ediyoruz. Çoğu insan bunu bile fark etmiş değil. Bu, bizim inşa ettiğimiz dünya mı değil mi diye tereddüt yaşıyoruz. Bir türlü meydana çıkıp haykıramadık ki “Hayır! Bunu biz inşa etmedik, bu bizim dünyamız değil” diye!

Sonuç

Son birkaç yıldan bu yana büyük bir ekonomik darboğaz yaşayan vatandaşlarımızın merceğinden meseleye bakıldığı vakit; Anadolu’nun, Ağlama Duvarı benzeri bir “Ağlama Coğrafyası”na dönüştüğü kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Çünkü zor zamanlarda alınması gerekli riskleri toplum içinden hiç kimse üstlenmedi ve yapılması gerekli olan sorgulamalardan da genel olarak uzak duruldu. Oysa hayatta her arzu ve hedefin mutlaka bir bedeli bulunmaktadır. Tıpkı ölüm hadisesi tadılmadan cennet’e gitmenin imkânsız olması gibi. Bir türlü akıl edemedik ki hayat, ancak fedakârlıklarla anlamlı hale gelir ve fedakârlıkta bulunulmadan hiç bir kıymet elde edilemez diye. Şimdiye kadar olduğu gibi, hak ve hakikati kursağımızın altına gömerek yine susmayı tercih edersek, kara talihimiz kartopu gibi katlanarak devam edecektir. Yanması gereken kandili yakmazsak, kısa bir süre sonra her yeri etkisine alabilecek zifiri karanlıkta bir daha geri dönmemek üzere kayboluruz. Gönlümüzde; bütün dünyamızı yeniden mamur hale getirebilecek güçlü bir akideyi yeşertemezsek, ideolojimizin adı ne olursa olsun veya kendimizi nasıl isimlendirirsek isimlendirelim, bugün düşmüş olduğumuz boşluktan, Kur’ân ifadesiyle Hutame çukurundan bir daha çıkamayız. Çırpındıkça batarız.

Sonuç olarak, problemimizin esas kaynağında insan unsurunun bulunduğundan şüphe yok. Yani, “hangi insanla çağın zorluklarının üstesinden gelinebilir?”, “bunun için neler yapılmalıdır?” asıl ona bakmamız gerekir. Bu bağlamda, öncelikle yapılmasında fayda mülahaza edilen bir iki hususu şu şekilde sıralamak mümkündür:

Bilen, konuşan, sorgulayan açık bir insan tipinin yetiştirilmesi. Başka bir deyimle; doğru bilgiyle yoğrulmuş, satın alınamayacak derecede şuurlu, güçlü şahsiyet, güçlü fikir ve doğru pratik sahibi olan insan.

Hayatı bir bütün olarak algılayan, toplumun kültürel kimliğini her yerde korumayı amaçlayan, kişilik gelişimine önem veren, beşeri insan kılan bir eğitim anlayışı,

Performans, amaç, hedef ve değerler bakımından toplumu top yekûn düzlüğe çıkarabilecek bir uygarlığın tasarlanması,

Sorumluluk alma bilincini toplumun geneline yayabilecek bir düşüncenin geliştirilmesi (herkesin, toplumun mevcut problemlerinin ayrı birer kesitini müstakil olarak omuzlayarak götürmesi),

Dinin ve toplumun diğer bazı değerlerinin evrenselliğini ortadan kaldırmayan, bu değerleri kendi şahsı ile sınırlandırıp gettolaştırmayan açık, medeni bir insan tipinin hedeflenmesi.

Yani her yönüyle yeni bir anlayış, yeni bir insan ve yeni bir hayat telakkisi. Şimdiye kadar hiç kimsenin dillendirmediği yeni bir söylem ve yepyeni hedefler. Anadolu insanının sabır ve çilesinden doğarak gürül gürül akabilecek yeni bir ilham pınarı... Ve ardından da Akif’in “nesli ati” dediği umut nesli. Karakoç’un deyimiyle bu nesil: “İbrahim’in yakmayan ateşi kadar serinletici; hatta Musa (A.S.) gibi eşyanın bile ötesini görebilen bir nesil. Bu neslin yüzü, yeni gelmiş bir vahiy gibidir, gözlerinin önünde hep Rahman Suresi canlanır ve kalbi hep Yasin okur” (Karakoç, 2001; 13–16). İşte nesli ati, işte kurtuluş! Başka yolu yok.

KAYNAKLAR

CANETTİ, Elias (1998). Kitle ve İktidar, Çeviren: Gülşat Aygen, I. Basım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

GIDDENS, Anthony (2001). Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Çeviren: Osman Akınhay, Alfa Yayıncılık, İstanbul.

İKBAL, Muhammed (1999). Cavidname, Çev. Annamarie Schimmel, (Çevirenin Önsözü), Kırkambar Yayınları, İstanbul.

KARAKOÇ, Sezai “Şiir: Hızırla Kırk Dakika”, İslâmi Edebiyat Dergisi, Sayı: 34, Temmuz-Ağustos-Eylül, 2001, ss.13–16.

KISAKÜREK, Necip Fazıl (1998). Çile, 35. Baskı, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul.

MERİÇ, Cemil (1997). Sosyoloji Notları ve Konferanslar, Yayına Hazırlayan: Ümit Meriç Yazan, İletişim Yayınları, , İstanbul.

MERTON, Thomas (2001). Gandhi ve Şiddet Dışı Direniş, Çev. Seda Çiftçi, Kaknüs Yayınları, İstanbul.

YAZAN, Ümit Meriç, (Söyleşi), Aksiyon Dergisi, Mart -2001, Sayı: 329.

hasancan8@mynet.com

KAYNAK: Yarın Dergisi, Temmuz-Ağustos 2005

Bu makale toplam 3244 defa okunmuştur.

 

Döviz fiyatları güncelleniyor
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi