|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() New York Times
İran Dosyası: İran’da Patron Kim?(1) (NYT, 27-28 Ocak 2007, Whose Iran?) Görünüşe göre şu an için İranlı neoconservatistler. Askeri ve paramiliter kimi elementlerle Hakkani ekolüne sahip Mesbah-Yazdi gibi radikal din adamları ve tecrübesiz yeni muhafazakar siyasetçilerin oluşturduğu Ahmedinecad hizbi çoğunlukla İran’da “neoconservatistler” olarak anılıyor. Ancak ideolojik olarak düşünülürse hizip yeni olmaktan ziyade İslam Devriminin ilk yıllarına geri giden bir eskiliğe sahiptir. Devrimden beri İran hemen hemen aynı elit tarafından yönetildi. Bu elit birbirleriyle mücadele eden kamplara bölünse de güç kullanma davranışı pek çok aşırıyı pragmatik olmaya ikna etti. Fakat Ahmedinecad hizbi geçmişin dilini denenmemişlik heyecanı ile konuşan yapısı ile bu elidin retoriğinden farklı bir yolu tutturmuş gözüküyor. Ahmedinecad’ın çocukluk arkadaşı ve Tahran Üniversitesinde siyaset bilimci olan Nasser Hadian’a göre başkan genel inanışın tersine özel bir muhafazakar ya da moral bir ajandaya sahip değil. Hadian’a göre Ahmedinecad her şeyin ötesinde Ali Şeriati tarafından ciddi bir şekilde etkilendi ve etkilenmeye de devam ediyor. Ali Şeriati 20.yy. radikal İslami eşitlikçiliğinin teorisyeni olarak bilinmektedir. Ahmedinecad arkadaşına göre servetin halka geri dönüşünü isteyen anti emperyalist bir politik ajandaya sahip. Bu onu demokrat yapmasa da Mesbah gibi din adamlarının sadık takipçisi olmasını da engelliyor. Hadian “O temelde Mesbah’ı kullanıyor” diyor. Mesbah-Ahmedinecad ittifakı düşünce ortaklığından ziyade politik bir gerekliliğin sonucu olarak varlığını sürdürüyor. Peki Mesbah kim? Mesbah Yazdi’yi bulmak için Ahmedinecad’ın eskiden belediye başkanlığını yaptığı Tahran’dan 97 mil güneybatı’ya gitmelisiniz. Zagros dağlarının eteklerinde tuzlu bataklıklar ile çöl arasında kraterize olmuş muhteşem bir uzlet diyarında karşınıza Kum çıkacak. Eğitimli orta sınıf Tahranlıların dini Püritanizm ve politik bir baskı merkezi olarak gördükleri Kum’dan hoşlanmıyorlar ve dahası korkuyorlar. Ancak İran’daki ve başka yerlerdeki sofu Şiiler için şehir bir hac yeri ve pek çok kutsal Şii türbesine de evsahipliğini üstleniyor. 50’den fazla ilahiyat okulunun olduğu şehir üniversitelerden çok önce bir eğitim merkeziydi ve yüzyıllarca bu okullarda Yunan filozoflarının kitapları dini kitaplarla birlikte talebelere okutuldu. 40,000’i aşkın talebenin olduğu şehre öğrenciler averaj olarak 17 yaşında geliyorlar. Bazıları kentte onlarca yıl tedrisat görüyorlar, sonuç olarak Şii dini eğitiminde belirli bir son da yok. İslam devriminden sonra Kum’daki cami ve medreselere ciddi harcamalar yapılırken kent Afganistan ve Irak’tan gelen göçlerle daha da büyüyor. 1934 yılında doğan Mesbah-Yazdi Kum’daki İmam Hüseyni Enstitüsü’nde önemli bir yere sahip ve en büyük fakültelerden birinde de müderrislik yapıyor. Fakülte Tahran Üniversitelerini imrendiren İran’ın 11,200 İngilizce kitaptan oluşan en büyük kütüphanesini de kendi içinde barındırıyor. Mesbah-Yazdi’ye göre Batılı düşünceleri onlara karşı daha iyi direnmek ve çürütmek için anlamakta fayda var. Ancak Mesbah-Yazdi İran’daki ününü akademik başarılarından ziyade Cuma hutbelerine borçlu. Ulusal egemenliği, konuşma özgürlüğünü, kadın haklarını ve İslami reformu lanetleyen Mesbah-Yazdi nasıl bozulmuş yiyecekleri tespit etmek için besin sektörünü hükümet kontrol ediyorsa konuşmaları da aynı şekilde düzenlemelidir diyor. Bu arada Farsça da “Mesbah” timsahı andırdığı için bazıları onu Timsak Ayetullah diye de çağırıyorlar(Bir karikatürist Mesbah’ı timsah olarak çizdiği bir karikatür yüzünden hapse atıldı.) Mesbah-Yazdi’nin Hakkani grubu ise Ahmedinecad’ın davetiyle şimdiki hükümette önemli makamları işgal ediyorlar. Ahmedinecad öncesi Hakkani marjinal bir grup olarak reformist Hatemi politikalarını çok ağır bir şekilde eleştirmişlerdi. Hakkanilere göre reformistler ruhani liderin şef hakim(kanun-yapıcı) olarak egemenlik gücüne sahip olması anlamına gelen velayet-i fakih doktrinini eleştirmeye cüret etmişlerdi. Mesbah-Yazdi “Biz bu reform destekçisi tilkilerin cehennemde hangi yerleri işgal edeceklerini merak ediyoruz” diye reformistlere olan sıcak ilgisini ortaya koymuştu. Eğer İranlılar ruhani liderin Allah’ın gölgesi olduğuna inanıyorlarsa onun muhakemesini seçimler yoluyla ölçmek İran’ın en yüksek zirvesinin Demevand dağı olup olmadığı konusunda referandurum yapmakla eşdeğerdir. Diyelim ki halkın %51’i ruhani liderin hatalı karar vereceğine hükmetti. Ne olur? Mesbah-Yazdi “İnsanlar bilinçsiz ve iradesiz koyunlardır” diyor. “İslam Allah’ın hükümetidir; insanların hükümeti değil.” Mesbah-Yazdi’nin açık sözlü arkadaşı Ayetullah Mohsen Garavian ben yukarıdaki sözleri ona tekrarladığımda bana bunları nerede duyduğumu soruyor. “Amerika mı? İran mı?” İran diyorum. O “beni böyle İslami bir yapıda gördüğü için tebrik ediyor.” Diktatörlüğün çok kötü bir şey olmadığına ve kamuoyunun anlamsızlığına inanan bir din adamı için Gavarian sakin gözüküyor. Gavarian İmam Humeyni Enstitüsü’nde felsefe öğretiyor. Gavarian’a göre demokrasi İslam’ın sınırları içinde kabul edilebilir ve insan hakları da zaten İslam’ın içinde mevcuttur. Ancak bu haklar batıl ve doğru olmayana inanma hakkını içinde barındırmaz. Kimse batıla ibadet edemez(Gavarian batıl düşüncelere örnek olarak Nietzsche ve Machiavelli’yi de örnek gösteriyor.) Gavarian’a göre İslam ceza hukuku hiçbir uyarlamaya modern çağda ihtiyaç duymayıp ağır cezalar esasında Amerikalı ve Avrupalı bazı sporlardan daha insanidir. İran’ın politik suçlar nedeniyle insanları farklı düşündükleri için hapse atıldığını benden duyduğu için şok olmuş görünen Gavarian bir örnek istedi. Ona Akbar Ganji’yi söylüyorum. “Onun manifestosunu okumadın mı? O tüm rejimi sorguluyor” diye Gavarian cevap veriyor. İfade özgürlüğünün toplumsal huzuru bozmak için kullanılamayacağını söyleyen Gavarian “Sizin(Amerika’da) mahkûmunuz hiç yok mu?” diye soruyor. Mesbah-Yazdi’nin halka açık konuşmaları ise daha da sert. 2000’de “Eğer biri İslam ile ilgili yeni bir yoruma sahip olduğunu söylüyorsa onun ağzını kır” diyen Mesbah-Yazdi iki yıl sonra “Allah’ın peygamberleri çoğulculuğa inanmadılar. Onlar yalnızca tek bir fikrin doğru olduğuna inandılar” şeklinde konuştu. 4 Eylül 1999’da Mesbah-Yazdi “münafıkları öldürmek için mahkeme kararlarına ihtiyaç yok. Bu Şeriatin tüm hakiki Müslümanlar üzerine yüklediği bir görevdir. İslam’ın emri onları yüksek bir dağdan fırlatmak ve doğrudan öldürmektir” diye görüşlerini ortaya koydu. Ertesi ay Mesbah-Yazdi İran’da şiddet üzerindeki tabunun kaldırılması gerektiğini ileri sürdü. Böyle bir tabu İslam Cumhuriyetinde varsa onun kırıldığından hiç kuşku yok. Konuşmanın yapıldığı yıl İran’da şüpheli bir şekilde pek çok muhalif öldürüldü. Ganji Mesbah-Yazdi ve Hakkani grubunu ölümlerden sorumlu tuttu. 1999’daki öğrenci gösterilerini düzenleyenlere saldıran gölge bir eylem grubu olan Ensari Hizbullah hazırladıkları bir videoda Mesbah-Yazdi’nin kendilerini reformist bir politikacıyı öldürmek için azmettirdiğini söyledi. Mesbah-Yazdi ise iddiayı ona dile getirdiğimde “Humeyni de Salman Rüşdi’nin öldürülme fetvasını vermişti. Onun kanını akıtmak dini bir vazifedir demişti. Yani Humeyni de şiddeti savunmuştur” diyor. I> İran Dosyası: İran’da Patron Kim?(2) University of Toronto’da siyaset bilimi öğreten Alireza Haghighi Ahmedinecad ile Mesbah Yazdi arasındaki ilişkiyi kabul etmekle birlikte abartıldığını düşünüyor. Haghighi meslektaşı Victoria Tahmasebi ile birlikte International Journal’da yazdığı bir makalede Ahmedinecad’ın bir başka portresini ortaya koyuyor. Dini olarak muhafazakar olan bir gençlik grubunun 1979’da liderliğini yapan Ahmedinecad solcu gruplar Amerikan büyükelçiliğini basma teklifini ona getirdiklerinde bunu yanlış bir eylem olarak görür. Ama eğer eylemde kararlıysalar onların Sovyet elçiliğini de basmalarını teklif eder. Ahmedinecad’ın tavsiyesi reddedilir ve o zamanın güçlü akımı olan İslami Sol tarafından izolasyona uğrar; sonraki tarihsel olaylarda Ahmedinecad’ı göremeyiz. Yazarlara göre Ahmedinecad’ın İslami Sola olan karşıtlığı zaman içinde kan davasına dönüşür. Humeyni’nin ölümünden sonraki mücadele ortamında İslami sol egemenlik savaşını kaybetti. Sekiz yıl boyunca adeta politik bir sürgünde yaşayan İslami sol, reform hareketi ve Hatemi ile yeniden can buldu. Ahmedinecad’ın ise eski kini bu sefer reformistlere karşı tekrar hayat buldu. Belki de bu perspektifte Ahmedinecad Mesbah’ın Hakkani grubu ile pek çok ortak payda bulabiliyor. İran’daki politik denklemde devrimden beri en etkili olan grup geleneksel muhafazakarlar diyebileceğimiz bir grup ki bu grubun politikaları her ne kadar belirsiz gözükse de aslında deterministik bir karaktere sahiptir. Bu grubun merkezinde Hameney’in yönetimi altındaki geleneksel muhafazakarlar yer almaktadır. Seçilmiş hiçbir lider Hamaney ve yardımcılarının izni olmaksızın İran’da politika yapamaz. Fakat Ahmedinecad Hamaney’in nesi olur? Yardımcılarından biri mi? Yoksa Hatemi gibi bir düşmanı mı? Bu soruya verilecek cevap Ahmedinecad’ın 2005’den beri yürüttüğü agresif dış politika ve mutlakiyetçi tavırların bir İran siyasal tavrı olup olmadığını anlamamıza esasında cevap verecektir. Ahmedinecad aslında devrim sonrası politik atmosfere 2005’te yeni giren elementleri temsil etmektedir. Neoconservatistler denilen bu grup Ahmedinecad’ın halkın çocuğu imajı ile populist politika yürüten tavrının militan unsurlar, işsizler ve kültürel muhafazakarlar ile yaptığı bir koalisyon olarak tanımlanabilir. Ahmedinecad fakir güney Tahran’dan yükseldi ve onların teması ile iktidara geldi. Ancak bu durum kendi içinde potansiyel problemler üretmeye de aday. Ahmedinecad karşıtları en baştan beri onun doktriner görüşleri ve siyasal saflığı konusunda uyarmışlardı. Bu uyarılar anlaşılan son seçimler arifesinde yankısını bulmaya başladı. Seçimleri kaybeden Ahmedinecad Hamaney’in geleneksel muhafazakarlarından da dış politika üslubu ve ekonomik politikaları konusunda ikazlar almaya başladı. Dahası Ahmedinecad’ın ulema ayağı olan ayetullahlar da başta Mesbah-Yazdi olmak üzere Uzmanlar Heyeti seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğradılar. Bu haliyle İran politik sistemi başkanın gücünü sınırlamak yoluyla tekrar dengesini bulmaya yaklaşır gibi görünüyor. Fakat bu denge kalıcı mı? Son seçimler Ahmedinecad tabanının kompleks bir yapı olduğunu ve bağlılıklarının şartlı ve şüpheli olduğunu gösterdi. Ahmedinecad iktidara geldiğinde herkes onun Hamaney’in sekreteri olacağını sandı. Fakat Ahmedinecad’ın yönetim tarzı birleştiricilik bir yana daha da bölücüydü. Devrimden beri bilinen en büyük temizlik operasyonunu başlatan Ahmedinecad 20,000 bürokratı değiştirdi. Son seçimlerde Ahmedinecad geleneksel muhafazakar ya da herhangi bir başka grupla ittifak yapmayı küçüklük addetti ve Uzmanlar Heyeti seçimlerinde de din devletini savunan demokrasiyi hakir gören Hakkani grubunu destekledi. Esasında Uzmanlar Heyeti seçimlerinin kaderi kamuoyunun ve İran liderliğinin Ahmedinecad’ın Mesbah tarzı ideolojik aşırılığını kabul edip etmeyeceğini belirleyecekti. Mesbah-Yazdi bu seçimlerde Rafsancani’nin aldığı oyun yarısını ancak alabildi. Gavarian gibi arkadaşları ise seçimi kazanamadı. Ahmedinecad kendi partisi içinde bile izolasyonla karşı karşıya kaldı. Parlamentonun yarıdan fazlası içinde Ahmedinecad’ın eski destekçileri de olmak üzere ekonomi politikalarını eleştiren bir mektubu imzaladı. Ahmedinecad’ın çocukluk arkadaşı profesör Hadian Ahmedinecad ve ekibi “çok gururlu” diyor. Bu tarzla onlar geleneksel muhafazakarlarla işbirliği yapmaktansa aşırı sağla ittifak yapmayı tercih ettiler. Bu haliyle Ahmedinecad İran’daki tüm siyasal eliti karşısına aldı. Tabi bunun bir bedeli vardı. Rafsancani pek çok İranlı için bölücü bir karakter olsa da perdenin arkasında kralları tahta geçiren bir güç figürü olarak algılanmaktadır. Ahmedinecad’ın 2005’te Rafsancani’yi yenilgiye uğrattığını da hatırlamakta fayda var. Rafsancani’nin bunu unutmadığı da kesin. Ancak Rafsancani din adamları arasında sayılmakla birlikte kamu hayatı problematik. Başkanlığı sırasında uygulamaya koyduğu serbest piyasa ekonomisi halkın hiç hoşuna gitmedi ve kabarık ihracatlarda her nasılsa onu İran’ın en zengin adamlarından biri yaptı. Siyasal ve sosyal baskı ortamı ise Hatemi gelene dek hafiflemedi. Ama her şeye rağmen Uzmanlar Heyeti seçimlerde Rafsancani hem reformistlerin hem de geleneksel muhafazakarların ortak adayı olarak kendini gösterdi. Onlara göre Raf.sancani aşırı sağa karşı son savunma hattını temsil ediyordu. Rafsancani Mesbah’ı seçimlerde ikiye katladı. Görünen reformistler gibi neoconservatistlerde yolcuydu. İran Dosyası: İran’da Patron Kim?(3) (NYT, 28 Ocak 2007, Whose Iran?) İran’daki tüm tartışmalar bir noktadan sonra temel yapısal bir zayıflığa işaret ediyor. İran İslam Cumhuriyeti birbiri ile çatışan iki düşünce üzerine kuruldu: Halk egemenliği ve ilahi ilhamlı ayetullahlar yönetimi. Bu çatışma hala süregelen meşruiyet problemini İran’da üretmiş durumda. Her şeyin ötesinde reform hareketi bu krizi kimsenin yapamadığı ölçüde dikkatli ve ölçülü fıtratları ve kanuni metotları ile zorlamasını bildi. Hatemi’nin başkanlığı sırasında İranlılar kaçınılmaz bir soru ile muhatap olmak zorunda kaldılar: Bir demokrasi içinde ruhani lider nasıl bir anlama sahiptir? Bir teokrasi içinde seçimlere neden ihtiyaç vardır? Ahmedinecad(teokrasi)’ın gelişi bu sefer bu soruyu Hatemi(demokrasi)’nin karşı istikametinden zorlama özelliğine sahiptir. Muhafazakarlar mutlakiyetçi istikamete ne kadar daha gidebilirler? Veya onlar neden tümüyle mutlakiyetçi(teokratik) olmak istemiyorlar? Tahran Üniversitesinin reformist profesörü Sadek Zibakalam “bir bakıma ben Mesbah’ın haklı olduğunu düşünüyorum” diyor. “Batılı, liberal ve demokratik değerlerle Şii teolojisinin birleştirilmesi manasız. Bu işe yaramadı.” “Ya Hamaney masumdur ya da değil. Eğer masum(hatasız) değilse o Bush ve Blair gibi sıradan bir insandır ve Parlamentoya ve insanlara da hesap vermelidir. Yok masumsa o zaman bizim Batılı değerler ve liberal demokrasi hakkındaki tüm bu saçmalığı çöpe atmamız lazım. Ya biz Batılı liberal demokrasi, cumhuriyetçi bir hükümet ve güçler ayrılığına sahip olacağız ya da Mesbah’a takılacağız. Bunlar nasıl kombine edilebilir? İmam Humeyni çok karizmatik ve popüler bir şahsiyetti. İnsanlar onun liderliği altında birleşti ve onun hatasızlığına da inandılar. Biz hiçbir zaman ruhani liderin insanlar tarafından desteklenmeme ihtimali üzerinde düşünmedik. Bu probleme Mesbah’ın parlak cevabı; ‘hepiniz cehennemi boylayın’” diye Zibakalam ekliyor. Zibakalam Mesbah-Yazdi’nin velayet-i fakih okumasını Ayetullah Humeyni’nin ilk teklifinin radikal bir versiyonu olarak tanımlıyor. Humeyni teoriyi ilk defa 1970 yılında Necef’te kaleme almıştı. Ben Humeyni’nin o zamanki seminerlerine baktığımda Mesbah’ın vizyonuna çok benzer bir tavırla karşılaştım. Humeyni halk egemenliği ile çok sınırlı bir ilişkiye sahip gözüküyor. O Kur’an’a ve Muhammed’in hadislerine atıflar yapıyor: “Peygamber inananlar üzerinde kendi nefislerinden daha yüksek iddialara sahiptir” ve “Alimler peygamberin mirasçılarıdır” bunlardan birkaç örnek. Meşru tek yasama Tanrı tarafından zaten yapıldı ve bu müktesebat yalnızca yetkin bir fakih(jurist) tarafından yürürlüğe konulmalıdır. Bir vasi nasıl çocuk üzerinde yönetim hakkına sahipse sözkonusu fakih de halk üzerinde benzer bir yetkiye sahip olacaktır. 9 yıl sonra Paris’teki sürgünden döndüğünde Humeyni daha liberal bir ekip tarafından hazırlanacak bir anayasayı kabul edecektir. Bu anayasa parlamenter bir demokrasi için taslaktı. Bu taslağa göre bir din adamları konsülüne danışmanlık rolü veriliyordu. Pek çok tartışmadan sonra ayetullahlar velayet-i fakih müessesini cumhuriyetçi bir yapıya bağlamaya karar verdiler. Günümüze kadar İran devlet yapısı mutlakiyetçiler için çok liberal liberaller için çok otoriteryen olmaya devam ediyor. Ancak güç merkezinde olan geleneksel muhafazakarlar cumhuriyetin kalbindeki bu sorunu kendi pozisyonlarını terk etmeyi göze alamadıkları sürece çözemezler. Şu ana kadar onlar Humeyni’nin ölümünü takiben Anayasayı din adamları konsülünün ve ruhani liderin güçlerini artırmak lehine ve seçilmişlerin aleyhine değiştirmek dışında bir şey yapmaya yanaşmadılar. Hamaney kampından görüştüğüm din adamlarının yaklaşımı düz otoriteryenizm olmaktan ziyade ataerkilsel gözüküyor. Onlar gerçekten kısmen halk egemenliğine inanıyormuş gibiler. Tabi bu sisteme insanların hataya düşmemesi için âlimler kılavuzluk etmelidir; ancak onlar devletin meşruluğu için de millet egemenliği gereklidir diye düşünüyorlar. İşte çoğu din adamlarından oluşan reformistler bu geleneksel muhâfazakar örgütlenmeyi değiştirmek istediler. Reformistler kanuni kanalları kullanarak yeni kanunlar sunmak ve fakihlerin kutsal metin yorumlarına haklar ve özgürlükler konusunda yeni fikirleri asimile etmenin ikna yoluyla mümkün olacağını umut ettiler. Reformist teorisyenlerin önde gelenlerinden Muhammed Moctahed Şabesteri bana “Pek çok ulus bizim kanuni nizamımızı etkiledi. Biz bazı İslami fetvaları kenara itip Batılı yasalarla onları değiştirebiliriz. Bu bizi kâfirler yapmaz” diye durumu açıklamıştı. Reform hareketi 8 yıllık iktidar sonrası kendini muhâfazakar hareket tarafından köşeye sıkıştırılmış bir halde buldu. Kendi hataları ve ekonomiyi iyileştirmeyi başaramamaları da bu sürece katkı yaptı. Ahmedinecad bu atmosferde doğdu. O ideolojik aşırılığın değil popülist yağcılığın kampanyasını yaptı. Ahmedinecad halka petrol zenginliğini onların masasına getirme sözü verdi. İran ekonomisi en azından devrimden bu yana yanlış bir şekilde yönetildi ve çözüm için gerekli olan kararlar da hiçbir popülistin göze alabileceği cinsten değil. Ahmedinecad yönetimi altında enflasyon yükselirken yabancı yatırımcılar dış müdahale ve politik belirsizlik korkuları yüzünden İran piyasasına ısınamadılar, İran stok marketi göçtü ve İran sermayesi Dubai’ye kaçtı. Ocak-Ağustos 2006 arasında İran haber kaynaklarına göre kentlerde meyve sebze fiyatları %20 oranında yükseldi. Ramazan’da meyve fiyatları iki katına yükselirken tavuk fiyatları günden güne %10 arttığı gözlemlendi. Tahran’daki ev fiyatları rekor düzeylere ulaşırken işsizlik yaygın. Ahmedinecad’ın popülerliği ise resmi devlet televizyonuna göre %35’lere vurmuş durumda. İran fakir bir ülke değil; geniş bir orta sınıfa sahip çok iyi kentleşmiş ve modernize olmuş bir ülke. Petrol gelirleri devletin kasasına nakit akıtıyor olmalı ve ekonominin genel büyüme oranı sağlıklı ve yükselmeye de devam ediyor. Fakat London Metropolitan Üniversitesi’nde ekonomist olan Parvin Alizadeh’in söylediği gibi önemli olan devletin zenginliğini nasıl harcadığı meselesidir. İran hükümeti birdenbire işler yaratmatı deniyor ve petrol paralarını yeni hükümet projelerine akıtmak yoluyla halkı pasifize etmek istiyor. Ancak bu projeler yalnızca fazla istihdam altında değil; aynı zamanda etkili olmaktan da uzak. Ülkenin kabarık ve teknolojik olarak geri olan kamu sektörü için de benzer durum geçerli. Tüm bu faktörler tüketicilerin mal ve hizmetlere olan talebini artırıyor ve enflasyonu yükseltiyor. Ahmedinecad bu trendi sürdürdü. O fakir mahallelerde kendisine karşı önemli bir şahsi iyiniyet oluşmasını sağladı; ancak benim konuştuklarım arsında nadiren herhangi biri onun başkanlığı süresinde durumlarının iyileştiğini söyledi. O faizleri düşürmeye çalıştı ki bu borç almaya ve borç alma da enflasyona ve sermaye kaçışına neden oldu. Hükümet derin köklü ekonomik problemlerini çözmek için sert tedbirler almak zorunda; ama bunun da kamunun tepkisini çekeceği kesin. Bu durumda kısa vadeli çözümler başarısız olmaya ve hükümet de sevilmemeye mâhkum. Son iki başkan takipçilerini bu yüzden kaybetti. Bu yüzden yetkililer Batı karşıtı bir retorik ve ideolojik bir söylem yoluyla insanların dikkatini dağıtmaya çalışıyorlar. Ancak bu tutum kamuoyundaki etkisini kaybetmesi bir yana İran’ın ekonomik problemlerini dış dünyadaki imajını karartmak yoluyla daha da büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Alizadeh “İran temel problemi olan uluslararası topluluk tarafından saygın bir hükümet olarak kabul edilme olgusunu çözemediğini” söylüyor. “Yatırımcılar İran’ı ciddiye almıyorlar. Bu bir ekonomik kriz değil; politik bir kriz.” Batılı bir ziyaretçi için İran bu günlerde idraki bir ahenksizlik tablosu çiziyor. Uzaktan İslam Cumhuriyeti sanki kendisinin zirvesine ulaşmış gibi gözüküyor. Fakat sokağa indiğinizde İran’ın büyük devrim deneyiminin kırılganlıkla burun buruna olduğunu görüyorsunuz. Devlet hem anayasal hem de ekonomik düzlemde adeta kendi çelişkileri ile tanımlanır hale gelmiş. İran bu sorunları çözmeden hakiki anlamda bir istikrara kavuşamaz; ama bu sorunlara el atmaya çalışırsa da ayakta kalmayı başaramayabilir. Tercüme: Murat Sofuoğlu-Gökhan Övenç
Bu makale toplam 2831 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||