-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
<m:red>Düşünce kısırlığı</m:red>
Hasan Can
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Düşünce kısırlığı

ÖNCÜSÜNÜ YETİŞTİREMEYEN TOPLUMLARIN TEMEL SORUNU

Ünlü heykeltıraş Rodin, taşı yontmadan önce ortaya çıkaracağı eseri zihninde oluşturur ve daha sonra bunu işleyeceği taşın içine yerleştirirmiş. Geriye, sadece taşın içinde bulunan eserin ortaya çıkarılması kalırmış ki, bir sanatkâr için bu durum hiç de zor olmayan bir uğraş (Meriç, 2001). Düşünce üretimini de belki böyle değerlendirmek daha doğru olacaktır. Zira, alanları farklı da olsa Rodin, Sheakspeare, Tolstoy, Gandhi ve Cemil Meriç de birer sanatkar ve aslında bunlar kocaman birer abidenin peşindedirler. Düşünürün de işi, tıpkı bunlar gibi ortaya birer abide çıkarmaktır. Örneğin; Gandi’nin, ideoloji ve sömürü çağında (Stalin, Hitler ve Mussolini despotizminin insanları kasıp kavurduğu bir dönemde) “şiddetdışılığı” (ahimsa) bir metot olarak seçip, koskoca Hint dünyasını ortaya çıkaracağı abidenin tuvali gibi düşünerek, 20. yüzyılda şiddet metodunu dize getirmesi fevkalade anlamlıdır. Çünkü o, sömürgeci İngilizlerin ve işbirlikçilerinin değil, pirinç tarlalarının balçığıyla yoğrulan kalabalık Hint yerlilerinin, dışlanmış kitlelerin, kısacası “Harijanların” sesidir. O, yalnızca Hint toplumunun değil, benzer durumdaki birçok toplumun hem cankurtaranı hem de şaşmadan işleyen pusulası olmuştur. Ancak toplum yararına olan hedef ve arzularında samimi olmayan, toplumun geleceğini aydınlatmak yerine ona kahır veren dayatmacı ve önyargılı aydın ise, denizin ortasında boğulmak üzere olan topluma cankurtaran olacağı yerde ayak bağı olur.

Bilindiği gibi “kahramanın değil, maskaranın ve ayak takımının alkışlandığı” (Meriç, 2001) toplumlarda diyalog yerine herkes bir monolog dinlemek zorunda bırakılır. Kavramlar üretilmez, yalnızca tercüme edilir. Herkes bir ömür stoik (elem ve kedere katlanarak) yaşamak zorunda bırakılır. Toplum, fikren fetrete mahkûm edilir. Asli görevi kalabalıkları önyargılardan arındırmak olan aydınlar, yalnızca ideolojilerin deli gömleklerini giymekle iktifa etmez, o gömleği halka da giydirmeye çalışırlar. Hal böyle olunca toplum, kendi medeniyet değerlerinden beslenemediğinden düşünce ve değer üretemez olur. Beyinler dumura uğrar. Ne yazık ki Ortadoğu toplumlarının ekseriyeti bugün bu durumda. Kendini çağın rahibi gibi gören günümüz aydını ya bilgi çağından ve yaşanan gelişmelerden tümüyle habersizdir ya da üzerinde keyif çattığı postun yaşanan gelişmelerle elinden alınabileceğinden korkmaktadır. Bu nedenle her şeyde kendisi belirleyici olsun ister. Toplum içinde gerekli atak ve akıncı düşünce bu yüzden gelişmez ve toplumsal hayatta sığ, cansız ve soğuk bir çivilenme ortaya çıkar. Doğruları, nitel olanı çarmıha geren kötü bir anlayış örneğidir yaşadıklarımız. Bununla ne ruhun gelişmesine geçit verilir ne de bedenin çürümesine engel olunabilir.

“Deryayı geçeceğiz devlet olacağız” parolasıyla Asya’nın içlerinden buralara kadar gelen bir toplum, kendini buralara kadar sürükleyip getiren bu ruhu acaba nerede, hangi uğurda yitirdi? Bütün bir insanlığın her türlü meşakkatini asırlarca bu bedenle mi sırtımızda taşıdık? Cansız bedenlerle rüyaların ve hayallerin gerçekleştiği, çağların arasında seyrüsefer yapıldığı nerede görülmüş? Neyin mahrumiyetini çekiyoruz? Vuslatımız nerede saklı? Neden her şey boğazımızda düğümleniyor? Boğazımızdaki bu düğüm ne ile çözülür? Sözün, eylemin tükenişi midir yaşadıklarımız?

Nietzsche, “kanla yazılan yazılar kalıcıdır” der. Adını, ruhumuzun veya kalbimizin sızısıyla yazabileceğimiz kalıcı ve nihai bir söz ve bu söze eşdeğer bir eylem bulamayacak kadar çaresiz miyiz? Oysa insanoğlu, ontolojik anlamda taşa bile akıcılık kazandırabilecek düzeyde bir varlık olarak bilinir. Ancak, bu yeteneği herkesten beklemek güç? Bunun için Rodin gibi heykeltıraşa, Mevlâna gibi düşünüre ve Gandi gibi siyasetçiye sahip olmak gerekir. Bireyin ve toplumun kurtuluşu galiba bu eksende gizli. Bu bağlamda denilebilir ki, Türk toplumu kendine gerekli akıcılığı kazandırabilecek yeni şahsiyetler bekliyor. Yani hem kendisiyle hem de toplumla gerekli diyalogu kurabilecek fikir ve düşünce adamlarını!..

Hâlâ bekleme kredimiz var mı bilinmez. Ancak, Anadolu insanının sezdiği, yüreğinde sızısını hissettiği, lakin kelimelerle anlatamadığı dünyayı ona sunmak çok da güç olmasa gerek. Ne de olsa imparatorluk bakiyesi bir toplumuz. Makyajsız, rötüşsüz, sade ve gürül gürül akan serinletici bir düşünce ikliminin oluşturulamaması için hiç bir neden yok. İnsanımız ve coğrafyamız bizden bunu bekliyor. Gözlenmekte olan bezginliği ve yılgınlığı dönüştürmeye muktedir; herkesi sağlam rabıtalarla birbirine bağlayıp kenetleyebilecek yeni bir tarz ve yeni bir alışkanlıkla yolu koyulmanın zamanı henüz geçmiş değil. Bu nedenle yeni ve soylu bir başlangıca ihtiyaç var. Bu, insanı cezbedebilen ve adeta toplumu yeniden dirilten bir başlangıç olmalı. Kem gözleri yanıltan, hayatımızın manası haline gelebilen, öğretmeden yetiştiren, durdurmadan hedefe yaklaştıran, hiç bir gücün yıldıramayacağı güçlü bir azim ve kararlılık aşkı. Toplumun tüm katmanlarının gönüllerine ferahlık zerk eden zindelik. Karanlıklar içinde bir ışık hüzmesi. Ne bir hayal kırıklığı, ne gerçekleşmesi güç ütopyalar ne de halka yabancılaşma. Her yönüyle tamamlanmakta olan bir şaheser. Bunun için kimseden gücünden fazlasını beklemeye de gerek yok. Yalnızca aşk, tutku ve liyakatle işe koyulmak, gücümüz nispetinde fedakarlıkta bulunmak ve dosdoğru olmak... Hepsi bu.

Türkiye toplumu şimdilik ne aradığını ifade etmekte güçlük çekiyor gibi görünse de, esasen Anadolu coğrafyasını ve bu coğrafyada bulunan tüm duyarlılıkları kendi sanatının tuvali gibi ele alıp işleyebilecek ve özlemi çekilen abideyi ortaya çıkarabilecek öncü bir kadroyu aradığından şüphe yok. Bu, bizim için bir aşk, bir tutkuya dönüşmek zorunda. Koskoca Anadolu tuvalinden bir abide çıkmaz mı? Elbette çıkar. Bu yüzden, öncelikle hasretini çektiğimiz sanatı bize buldurtacak sanatkârı ve o sanatı aydınlatabilecek ışığı bulmamız lazım. Ama ne yazık ki bu tutkumuz -öncülerin olmayışından ötürü- gönlümüzde çarmıha gerilen bir beden gibi. Üstelik, ruhumuza da atalet çivisi çakılı. Yaşadığımız bölgenin, içinde bulunduğumuz sivil ya da siyasi yapıların durumu hemen hemen aynı.

Seyircisi olmayan bir tiyatroda oynamanın kimseye yararı yok. Önümüzde iki yol var: ya boş tiyatrodan çekip gitmek ya da bu tiyatroyu cazip hale getirebilecek yeni senaryo ve nitelikli oyuncularla tıklım tıklım tribünlere oynamak. Hangisi daha kolay? Çekip gitmek mi? Tribünleri doldurmak mı? İş bu kadar ciddi ve üstelik yanlışta ısrarcı olmanın da kimseye faydası yok. Cemil Meriç’in deyimiyle “elinde adresi olmayanların mektup yazmaya hakları yok.” Dilin görevi, hakikati inkâr etmek olmamalı. Zirvelere çıkmayı beceremeyen, kaldığı yerden bir an önce inme becerisini göstermelidir!

Zaman, adresi ve hedefleri belli olan yola yeniden koyulmanın vaktini göstermektedir. Geriye, sadece bu işe başlamak kalıyor. Ancak bu, kimsenin ürkmesini gerektirmeyen soylu bir sefer olmalı. Hedefinde başkaları için alan daraltmaya yer olmayan; ataleti üretime, kısır döngüyü verimliliğe dönüştüren bir terkip olarak değerlendirilmelidir. Yanılana yanıldığını kabul ettiren ve asla yanıltıcı görüngüler aksettirmeyen bir ayna kadar sahici bir sefer. Bu soylu seferde ne kılıç şakırtıları, ne de çılgın haykırışlar olacak. Sadece herkes vazifesini yapmaya ve yapılması gerekenlerin idrakinde olmaya çağrılacak. Amaç, kendine ve başkalarına faydalı olabilecek yapıyı önce düşüncede inşa etmek ve insana -kendi insanımıza- erdemli bir hayatın tüm şartlarını sunmak. Zaten küreselleşmenin tüm değerleri beraberinde süpürdüğü günümüzde ilmen ve ahlâken yeni bir sıçrayış yapmaktan başka çare yok. Ya yeni bir ahenk oluşturmanın zamanıdır ya da ecelimizle karşılaşmanın vakti. Galiba son söz olarak zaman, Mevlana’ya kulak verme zamanı: “Dünle birlikte gitti cancağızım her ne varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

KAYNAKÇA

Cemil MERİÇ (2001). Bu Ülke, On Üçüncü Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.

Cemil MERİÇ (1998), Bir Dünyanın Eşiğinde, Dördüncü Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.

hasancan8@mynet.com

Bu makale toplam 996 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1870, Satış 1.1970; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7640, Satış 1.7800
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi