|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Doç. İbrahim Gezer
"Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, onu aşacak bir yol mutlaka vardır" (Anonim). Bu hafta boyunca Ankara'da 17. Eğitim Şurası toplantıları yapılacak. Eğitim sistemimizin içinde bulunduğu sorunlar tartışılacak, çözüm önerileri konuşulacak ve bir takım değişiklik talepleri gündeme gelecek. Ülkemiz eğitim sistemi, hızlı nüfus artışı, ekonomik sorunlar ve bölgeler arası gelişmişlik farkı gibi sebeplerin de baskısı altında ciddi düzeyde nitelik, organizasyon ve yapılanma sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bir taraftan, neden farklı yapılandıkları pek belli olmayan çok sayıda orta ve yüksek öğretim kurumları varken; diğer taraftan bilgi çağının gerektirdiği hızlı dönüşümü sağlayacak kurumsallaşmanın sağlanamadığı bir eğitim sistemine sahibiz. Okul Öncesi Eğitim Milli Eğitim Temel kanununa göre okul öncesi eğitim, zorunlu ilköğretim çağına gelmemiş çocukların eğitimini kapsar ve isteğe bağlıdır. Okul öncesi eğitim, ülkemizde henüz yeni yapılandırılmaktadır. Okul öncesi eğitimin, okul başarısı üzerine oldukça olumlu etkilere sahip olduğu dikkate alındığında, bu alanda ciddi bir çaba göstermek gerektiği açıktır. ABD ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde okul öncesi eğitimde okullaşma oranı %90'nı aşmışken bizde bu oran henüz %15-20 düzeyindedir. Ancak, ülkemizin imkânları ve eğitim sisteminin sorunları dikkate alındığında okul öncesi eğitimin devlet tarafından ve devlet okulları içinde yürütülmesi pek mümkün gözükmemektedir. Öncelikle ilköğretime başlama yaşı olarak yedi yaşın çok geç olduğu dikkate alınarak, bu yaş altıya indirilmeli ve ana baba işlevinin okullara yüklenilmesiyle sonuçlanan okullar bünyesinde ana sınıfı uygulamasına son verilmelidir. Bu iş ailelere, sivil toplum kuruluşlarına ya da ticari kurumlara terk edilmelidir. Devletin bazı kaygılarla bu işi kendi yapmakta ısrar etmesi halinde ise, bunu bağımsız yapılandırılmış anaokullarında yapması sağlanmalıdır. İlköğretim (Temel Eğitim) "Her yurttaşın görmesi gereken bir eğitim" olarak tanımlanan temel eğitim, 6-14 yaşlar arasında bulunan çocukların üst öğretime ya da işe ve mesleğe yönelmelerini sağlayan ve en az 8 yılı kapsayan bir süreçtir. Ülkemizde ilköğretim özel ve resmi kurumlardan oluşmaktadır. Resmi ilköğretim kurumları ise, yatılı ve gündüzlü olarak hizmet vermektedir. Ayrıca, çağ nüfusu dışında kalanlar için açık ilköğretim okulu uygulaması da mevcuttur. İlköğretimde yaklaşık 11 milyon öğrenci, 400 bin öğretmen ve yaklaşık 50 bin okul mevcuttur. Net okullaşma oranı %90'dır. İlköğretim çağındaki çocukların %10'u ilköğretime devam edememektedir. İlköğretime her yıl yaklaşık 1,5 milyon öğrenci kaydolmaktadır. 2006 da kaydolan öğrenci sayısı bir önceki yıla göre 375 000 öğrenci fazladır. Her yıl ilköğretimden mezun olan öğrencilerin (2005-2006 da 1 250 000 öğrenci) %46'sı genel liselere, %29 ise meslek liselerine olmak üzere toplam %75'i ortaöğretime devam ederken, %25'i orta öğretimin dışında kalmaktadır. İlköğretimde yapılanma ve organizasyon alanındaki en önemli sorun, çocukların okulda yarım gün tutulduğu ikili eğitimdir. Bu tarz eğitim ciddi sorunlara yol açmaktadır. Öğrencilerin okulda kalma süreleri yarım günle sınırlandırıldığından öğrencilere yeterli serbest zaman verilememekte ve özel yeteneklerini sergileyecekleri bireysel ve grupsal çalışmalar yaptırılamamaktadır. Zamanın kısıtlı olması, öğretmenler üzerinde, önemli gördükleri bazı derslere müfredatın öngördüğünden daha fazla zaman ayırarak, diğer bazı dersleri yapmama eğilimine yol açmakta; bu durum ise, öğrencilerin özel yeteneklerini ortaya çıkaracak beden eğitimi, müzik, resim ve iş eğitimi gibi bazı derslerin yapılmasını engellemektedir. Böyle bir durum, öğrencileri belirli alanların dışında alternatifsiz bırakmakta ve tüm öğrencilerin OKS ve ÖSS gibi sınavlar önünde yığılmasına yol açmaktadır. Çok az öğrencinin başarılı olduğu bu sınav sürecinde öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, ümitsiz bir şekilde çoğu zaman da dershaneler gibi bazı özel öğretim kurumlarınca istismar edilerek oyalanmaktadırlar. Hem de gerçekten var olan bazı yeteneklerini geliştirebilecekleri ve hayata hazırlanmakta kullanabilecekleri en verimli yıllarını heba ederek... Diğer taraftan, müfredatın yetiştirilmesi için yarım günü yeterli bulmayan öğretmenler, çocuklara, daha fazla ev ödevi verme eğilimine girmekte, bu durum, öğrencinin gelişiminde aileyi belirleyici hale getirmekte ve aileler arasındaki farklı kültür ve eğitim seviyesi çocuklara fırsat eşitsizliği olarak yansımaktadır. Sonuçta, ev şartları çalışmaya müsait olmayan ve anne babası eğitimsiz çocuklar bu durumdan olumsuz yönde etkilenmektedir. Ülkemizde sosyal mobilizasyonun hemen hemen tek aracı olan eğitimde, bu gibi problemlerin varlığı hem fırsat eşitsizliğine yol açmakta ve hem de ülkenin ihtiyaç duyduğu zeki ve başarılı öğrencilerin eğitimlerine devam etmelerini zorlaştırmaktadır. Oysa bir ülkenin geleceği önemli oranda zeki ve başarılı çocuklarını olabildiğince ileriye taşımasına bağlı olacaktır. Bu yüzden, eğitime daha fazla kaynak aktarılarak, hatta G. Kore ve İrlanda'nın yaptığı gibi gerekirse 5 yıllığına tüm kaynakları eğitime aktararak çocukları uyku saatinde yollara döken ve tam bir koşuşturma içinde geçen yarım gün eğitimden tam gün eğitime geçilmelidir. Özellikle ilköğretim sistemimizle ilgili diğer önemli bir sorun da öğretmenlerimiz
arasındaki bilgi, beceri ve yetenek farklılıklarıdır. Çok sayıda öğretmenle
muhatap olunan ortaöğretim ve yükseköğretimde çok ciddi sorunlara yol açmayabilecek
olan bu durum, tek öğretmene dayalı ilköğretimin ilk kademesinde can alıcı bir
soruna dönüşmektedir. Bundan kurtulmanın tek yolu ise, öğretmenlerle ilgili
olarak başarıyı ödüllendiren, başarısızlığa yaptırım uygulayan bir sisteme geçmektir.
Bundan da önemlisi, eğitim tarihimizde ilk kez Satı Bey tarafından dikkat çekilen
"toplumda herkesin öğretmen olabileceği" görüşünden vazgeçerek öğretmenliğin
özel bir yetenek ve bilgi gerektiren bir meslek olduğuna inanmaktır. Bunun gereği
olarak da, Eğitim Fakültesini kazanmanın ya da yeterlik sınavında yüksek puan
almanın öğretmenlik için yeterli kabul edildiği, sadece akademik bilgiyi ölçen
bir sınav sisteminden, adaydaki öğretmenlik yeteneği ve formasyonunu ölçen bir
sınav sistemine geçilmelidir. Öğretmenlik meselesi çözülmeden diğer meseleler
çözülemez. Cumhuriyet dönemi ortaöğretim kurumları, Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlet memuru ve üniversiteye öğrenci yetiştirmek amacıyla açılan sultaniyelerin 1925 yılında lise adını almasıyla oluşmaya başlamıştır. Günümüzde, ilköğretime dayalı ve en az 4 yıllık öğretim veren genel, mesleki ve teknik okulların tümü ortaöğretim olarak adlandırılmaktadır. Mesleki ve Teknik liseler ise, önceleri İl idaresi ya da Belediyelere bağlı olarak faaliyetlerini sürdürürken 1927'de çıkarılan bir yasayla Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. 2005-2006 da 4 yıla çıkarılan ortaöğretimin ilk sınıfı (9. sınıf) ortak program olarak yeniden yapılandırılmıştır ve bu sınıfın sonunda sınavla öğrenci alan okullar dışında tüm ortaöğretim kurumları ve programları arasında yatay geçişe imkân tanınmıştır. Öğrenci 9.sınıftaki ortak dersleri aldıktan sonra bir alana yönelmek durumundadır. Geçişler, sınavla girilen okullardan sınavsız okullara yönelik olabilirken bunun tersi mümkün olmamaktadır. Ortaöğretimdeki mevcut öğrencilerin %64'ü genel ortaöğretimde, %36'sı ise mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarındadır. Oysa son yıllarda kalkınma planlarında ve şura kararlarında öğrencilerin %65'inin mesleki ve teknik liselerde, %35'inin ise genel liselerde olması gerektiği önerilmektedir. Gerçekleşen sonuca bakıldığında bu hedef tersinden gerçekleşmiş gözükmektedir. Mevcut durumda liselerin son sınıf düzeyinde lisans seviyesinde üniversite
kazandırma oranları Fen Liseleri %73, Özel Fen Liseleri %71, Öğretmen Liseleri
%66, Anadolu Liseleri %45, Polis Koleji %35, Özel Liseler %27, Askeri Liseler
%21, Genel Liseler %4,5, İmam Hatip Liseleri %4, Teknik Liseler %2,5, Endüstri
Meslek Liseleri %0.33'dür. Bu rakamlar liseler arasında nitelik açısından tam
bir uçurum olduğunu göstermektedir. Okullardaki laboratuar, kütüphane ve illerdeki diğer eğitim araçları alt yapısından etkin bir şekilde istifade edilememektedir. Birçok araç ve gereçler yıllarca ambalajlarında saklanmakta ve daha kullanılmadan eski teknoloji haline gelmektedir. Burada insan unsuru ve insan kaynaklarının geliştirilmesi önem arz etmektedir. Zira bazı durumlarda ilgili kişiler cihazların nasıl kullanılacağını dahi bilememektedirler. Öğretmenleri çalışmaya ve kendini geliştirmeye teşvik eden, hatta zorunlu kılan bir sistemin olmaması bu durumda etkili olmaktadır. Orta öğretimde, öğrencilerin ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirilmesi konusunda ortaya konan çabalar da oldukça yetersizdir. Bu konuda ülke olarak yeterli bir bilgi ve tecrübe birikimine de sahip değiliz. Yapılan araştırmalar, insanlarımızın büyük çoğunluğunun sevmediği ya da yanlışlıkla seçtiği bir bölümü okumak ya da bir mesleği yapmak zorunda kaldığını göstermektedir. Bu, hem insanımızın mutluluğu adına hem de ülkemizin potansiyel yeteneklerini kaybetmesi adına oldukça üzücü bir durumdur. Üstelik daha sonraki yıllarda sanki öğrenciler ciddi bir yönlendirme programı sonucu bulundukları yeri seçmişçesine okullar, bölümler, programlar ve alanlar arasındaki geçişler gittikçe zorlaştırılarak bu durum daha da kötüleştirilmektedir. Bu yönlendirmeyi sağlamak ve öğrencinin alacağı seçmeli dersleri ailesi ve danışmanlarında yardımıyla daha sonra okuyacağı alanla ilgili olarak seçmesini temin etmek amacıyla 1991-1992 eğitim öğretim yılında, orta öğretimdeki geleneksel "sınıf geçme sistemi"nin yerine "ders geçme ve kredi" sistemine geçilmiş fakat daha sonra bundan vazgeçilmiştir. Oysa "ders geçme ve kredi sistemi" hem yönlendirme açısından hem de özgürlükçü ve demokratik bir eğitim ortamı sağlama açısından daha uygun bir sistemdir. Üniversiteye girişte uygulanan sistem, üniversite hazırlık kurslarının adeta
liselerin yerlerini almasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum bir taraftan okulları
işlevsiz hale getirirken, diğer taraftan da hazırlık kurs giderlerini dar gelirli
aileler için ciddi bir yüke dönüştürmüştür. Öyle ki, kurs ücretleri çoğu dar
gelirli ailelerin aile bütçesindeki en önemli gider kalemlerini oluşturmaya
başlamıştır. Elbette ki, ülke gerçeklerini ve pedagojik ilkeleri dikkate alarak
işini hakkıyla yapanlar olmakla birlikte, çoğu durumlarda, ailelerin çocuklarını
ne pahasına olursa olsun okutma istekleri istismar edilerek, kazanamayacağı
hemen hemen kesin olan öğrencilere ümit verilmekte, yıllarca kurslarda tutulmakta
ve bu öğrencilerin hayata atılmaları gereksiz yere geciktirilmektedir. Eğitim-öğretim
sürecinde fazladan ve olmaması gereken bir kademe haline gelmiş olan dershanecilik
sisteminin nitel bir dönüşümden geçirilmesi kaçınılmazdır. Tablo 1. Ortaöğretim Kurumları İçin Yapılanma Modeli Önerisi 1. Genel Akademik Liseler (Temel Fen ve Sosyal Bilimler Lisesi) a. Edebiyat Bölümü 2. Mesleki ve Teknik Liseler a. Endüstriyel (Teknik) Eğitim Bölümü b. Ticaret ve Turizm Bölümü c. Sağlık Bilimleri Bölümü d. Tarımsal Eğitim Bölümü 1. Bu uygulamayla daha güçlü ve daha iyi yönetilen liseler ortaya çıkacaktır. Farklı katsayı uygulamasının olmadığı, yönlendirmenin ek puanlarla sağlandığı, dört yıllık bir eğitimin uygulandığı, isteyen liselerin seçmeli dersler açabileceği, tüm liselerde birinci sınıfta temel bazı alanları içeren ortak bir müfredatın uygulanacağı böyle bir ortaöğretim yapılanması ülkemiz gerçeklerine daha uygun olacak ve eğitim öğretimdeki kalite yükselecektir. Ortaöğretim kurumlarındaki eğitim öğretim kalitesinin iyileştirilebilmesinin diğer bir yolu ise, bu okulların, her isteyenin kabul edildiği bir eğitim öğretim kurumu olmaktan çıkartılarak, gerçekten okumak ve emek vermek isteyen ve belirli bir puan ya da ortalama tutturan öğrencilerin kabul edildiği eğitim kurumlarına dönüştürülmesidir. İlgili puan ve ortalamalar ile birlikte öğrenci ve velinin talebi de dikkate alınarak genel ve meslek liselere gidecek öğrenciler belirlenebilir. Belirli bir barajın altında kalan öğrenciler ise, açık liselere ya da çıraklık okullarına yönlendirilebilirler. Ancak böyle bir durumda, en azından sistem tamamen yerleşinceye kadar, belirli ölçütler dikkate alınarak, isteyen öğrencilere alan değiştirme imkânı verilmelidir. Üniversiteye geçiş ise, yine merkezi bir sınavla olmalı; ancak bu sınav, isteyen herkesin girebileceği bir sınav olmaktan ziyade, ortaokuldan liseye geçişte uygulandığı gibi belirli bir puan ve ortalama esas alınmalıdır. Bu ortalamayı tutturan genel ve meslek lisesi öğrencileri üniversite sınavına girmeli ve kendi alanlarını tercih ettikleri takdirde ek puanlarla desteklenmelidirler. Ancak bu aşamada da alanlar arası geçiş tamamen imkânsız hale getirilmemelidir. Öğrenciler ek bir çaba ya da külfet ile alan değiştirebilmelidirler. Böyle bir sistemde öğrenciler liselerde verilen eğitimi daha çok önemseyeceklerinden bir taraftan tüm bu eğitim kurumlarındaki eğitimin kalitesi yükselecek, diğer taraftan da öğrencilerin üniversite önünde yığılmasını engelleyerek, hem eğitim sistemini karmaşadan kurtaracak hem de öğrencileri eğilimlerine ve kapasitelerine göre ilgili okullara yönlendirecektir. Ayrıca bu model, eğitimde dikey gelişimi de sağlayacaktır. Üniversite sınavına girmek için istenilen ortalamayı tutturamayan genel lise öğrencileri, lise yıllarında elde ettikleri ortalamalar dikkate alınarak açık öğretime ya da bir meslek öğrenmek üzere, meslek yüksek okullarına yönlendirilmelidir. Mevcut halde uygulanan, meslek lisesi mezunlarının, meslek yüksek okullarına direkt geçişini öngören "Sınavsız Geçiş" uygulamasından vazgeçilmelidir. Zira meslek liselerindeki dört yıllık bir lise öğretimi hemen her mesleğin öğrenilmesi için yeterli bir süredir. Bu öğrencileri tekrar ve üstelik genel liseden gelen öğrencilerle birlikte yeniden iki yıllık bir öğretime tabii tutmanın hiçbir anlamı olmayacaktır. Bu yüzden, Meslek Yüksekokulları genel lise mezunları için düşünülmeli, meslek lisesi mezunları direkt piyasaya yönlendirilmeli ya da başarılı olanlar fakültelere gitmelidir. Bu uygulama, onları kazanma şansı olmaksızın yıllarca dershanelere devam etmekten, ailelerine yük olmaktan, bu yıllar boyunca lisede öğrendiği mesleği unutmaktan kurtaracak ve onlara daha genç yaşta iş kurma ya da iş bulma imkânı sağlayacaktır. Ülkemizdeki mevcut teknoloji seviyesi dikkate alındığında, işçi, teknisyen ve mühendis arasında teknikerlik gibi ekstra kademelere ihtiyaç duyulmadığı açıktır. Dahası gelişen dünya sanayi çağından bilgi çağına (A. Tofler'in deyişiyle ikinci dalga ekonomiden üçüncü dalga ekonomiye) geçmektedir. Tüm bunlar dikkate alındığında MYO'ları, meslek liseleri gibi sanayiye dayalı meslek okulları olmak yerine, genel lise mezunlarına hitap eden ve onların bilgi çağına hazırlanması için, bilgi okuryazarlığı, pazarlama, iletişim, girişimcilik, sosyal bilimler, yabancı dil vs alanlarda onlara formasyon kazandırmayı amaçlayan yani üçüncü dalga ekonomiye hitap eden akademik okullara dönüştürülmelidirler. Hatta bu okul mezunlarına bilgi okutmanı, pazarlama uzmanı, halkla ilişkiler uzmanı gibi unvanlar da verilebilir. Böyle bir durumda, ülke olarak, gelişmiş ülkelerin gelişmemiş ülkelere terk ettikleri birkaç ağır sanayi alanıyla uğraşmaktan kurtularak, tarım ve sanayiden sonra üçüncü dalga olarak ortaya çıkan ve merkezinde bilginin ve iyi yetişmiş insanın olduğu yeni dönem ekonomiye daha kolay uyum sağlayabiliriz. Sonuç olarak, mevcut eğitim sistemimiz önemli problemlerle karşı karşıyadır
ve ciddi bir değişim, dönüşüm ve yeniden yapılanma ihtiyacı içerisindedir. Bilgi
çağının eğitim sistemine yüklediği yeni ödevlerin ve ülkemizin eğitimle ilgili
önceliklerinin neler olduğunu belirlemek ise yeniden yapılanmanın odak noktasını
oluşturmalıdır. ibr_gezer@hotmail.com Bu makale toplam 3714 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||