Giriş:
Destanlar bir milletin var oluşunun, inanışlarının, kültürel dinamiklerinin
uzun hikayesini sözlü geleneğe dayalı olarak anlatan parçalardır. Yazılı geleneğe
geçeli artık halkın sözü destanlar değil akademisyenlerin yazdığı eserler okunuyor.
Ancak Türk destanlarının geçmişi, bugünü ve yarını anlama ve tanımada bizlere
bir çok malzeme sunduğu aşikardır. Bu anlamda iki örneklemden yani Bozkurt Destanı
ve Mankurt Efsanesi'nden hareket ederek bugünü anlamaya çalışacağız. Öncelikle
her iki parçayı tekrar okumakta fayda var.
Bozkurt Destanı
Hunların bir boyu olan ve adına Aşina denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı
taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur
içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının
sonunda kimse sağ kalmadı.Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış
bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir
çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar
bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu
bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar.
Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir
sazlığa attılar; bırakıp gittiler.
O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu
emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle
çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı. Zamanla Bozkurt'un beslediği
çocuk gürbüzleşti.
Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşina soyunu yok eden düşman başbuğu,
kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar
gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.
Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında
bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı
gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü.
Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi,
onunla evlendi; on oğlan doğurdu!
Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları
vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi.
Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi. Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı,
en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu. Soyunu unutmadı.
çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti. Aradan
çok yıllar geçti. Aşina boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun
zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.
Bozkurt Destanı'nın devamı Ergenekon Destanı'nda Çinlilerin saldırısına uğradıktan
sonra dağılan Türklerin Ergenekon'a yerleşmeleri ve ardından genişleyip çoğaldıktan
sonra Bozkurt'un önderliğinde çıkmalarını konu edinir.
Mankurt
Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar'ın bozkırı işgal ettikleri
çağlara dayanan bir hikayesi vardı: Sarı-Özek'i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara
korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış.
Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar,
ülkelerine dönerek Juan-Juanlar'ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl
işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esire yaparlarmış. İnsanın
hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış.
Önce esrin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken
usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin
en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi
parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı
sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa
benzermiş. Buna "Deri geçirme işkencesi" derlermiş. Böyle bir işkenceye
maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen
yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir MANKURT yani geçmişini bilmeyen
bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri
çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin
diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın
diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan
güneşin altında öylece bir kaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt
olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler
koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın
yapmak kolay olmazmış.
Juan-Juanların bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu
en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş.
Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan farksız olurmuş
onlar için.
Sarı-Özek'in kızgın güneşine 'mankurt' olmaları için bırakılan tutsakların çoğu
ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık
ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup
büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan
deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş.
Asyalılar'ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca
içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak
ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar'ın işkencenin beşinci
günü 'sağ kalan var mı?' diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa,
amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır,
boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir,
yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle,
pazarlarda , güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar'ın
arasında bir gelenek varmış ki buna göre , aralarında çıkan bir kavgada bir
mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek
bedelden üç kat fazla olurmuş.
Bir mankurt kim olduğunun, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını,
babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci,
benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok,
itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike
arz etmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması,
kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış.Efendisine
köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını
doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük
sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek'in ıssız, engin,
kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini
gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt bir kaç kişiye
bedelmiş. yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden , o
ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun
için düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin
emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için
eski püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...
Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka
bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar
taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegane kazancı olan bilincini kökünden
yok etme cezası yanında hiç kalır."
Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı'nın bir parçasıdır
ve Gök Türkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana
çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir
diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu,
Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini
anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği yerde,
Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Destanı'nın devamı, Ergenekon Destanı'dır.
Mankurt Efsanesi ise Cengiz Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel"
romanından yer alır.
Bozkurt'tan Mankurt'a Dönüşüm
Bozkurt Türk tarihi ile özdeşleşen kavramlardan biridir. Bu özdeşlik elbette
ki tesadüfi değildir. Bozkurt evcilleşemeyen, kendi başına buyruk, özgürlüğüne
düşkün, kendi güç ve imkanlarına güvenen bir hayvandır. Türklerin tarihini incelediğimizde
buna benzer çok yönlerin olduğunu görürüz. Türkler yerleşik hayata 20 y.y.'da
ancak geçebilmişlerdir. 1950'li yıllarda nüfusun yarısı kırsal alanda yaşamaktaydı.
Sürekli yeni yurtlar bulma arayışından yerleşmeye fırsat bulamamıştır. Viyana
kuşatmasıyla batıdaki ilerleyişi duran Türkler en son Anadolu'yu yerleşik vatan
kabul etme noktasına gelebilmişlerdir. Türkler İslamlaşmadan önceki yurt talepleri
maddi sebeplere dayanıyordu. Müslüman olduktan sonra bunun yerini islam'ı yurtlandırmak
hedefine dönüşmüştür. Bu durum özgürlük noktasındaki bilinçleri de etkilemiştir.
Tarih boyunca çoğunlukla hükmeden pozisyonunda yer almışlardır. Yeni bir çevreye
gelseler bile belirli bir süre sonra özgürleşme yolunda adımlarını atmakta gecikmemişlerdir.
Bozkurt destanında diğer göze çarpan husus Türklerin doğa güçleri ile yaptığı
işbirliği ve yardımlaşma göze çarpar. Burada bir kutsiyette atfedilmektedir.
Zor duruma düşen Türklerin imdadına farklı yaşam alanındaki bir varlık yardım
ediyor ve onu tekrar eski gücüne kavuşturuyor. Ancak diğer işlerliklerde daha
çok kendi gücü üzerine dayanmaya çalışır. Bu gücünü hile ve benzeri oyunlara
bağlı değil varlık alanına kendini ne varsa ortaya koymaya çalışır. Çinliler
Türkleri türlü düzenbazlıklarla yenerlerken, bunun karşısında Türkler cesaret
ve özgüvenleriyle ortaya çıkıp savaşmayı yeğlerler. Günümüzde de batı veya diğer
güç grupları Türkiye'nin aleyhinde geliştirdikleri onca düzenbazlıklara karşı
aynı şekilde cevap verememektedir. Türklerin ruhunda safdillik denilebilecek
bir unsurun ön planda olduğunu düşünüyorum. Buna karşı cevapları vatanı canı
pahasına koruma yeminleri oluyor geçmişteki gibi. Oysa bu planları bozacak fikir
ve bilgi derinliği yakalandığı ölçüde ilerlenebileceği de unutulmamalıdır.
Düşmanlar yenemedikleri Türkleri farklı metodlar kullanarak ebedi olarak güçlerinden
uzaklaştırmak için yeni metod geliştirirler. Bozkurt'u alt edecek, özgürlük
ve yeni yurtlar talep etmekten vazgeçirecek yöntemler uygulanır. Bu da mankurtlaştırmadır.
Burada ilk hedef genç ve güçlü olanlardır. Çünkü devleti koruyanlar onlardır.
Bunları satmak yerine önce bedensel işkencelerden geçirip ardından bilincini
yitirmesi için bir dizi işlemden geçirilirmiş. Bu uygulamalardan sonra ortaya
çıkan şuurunu yitirmiş, tüm aidiyet hislerini kaybetmiş, tarihini hatırlamayan,
her türlü isteği yerine getiren bir robota dönüşürmüş. Onun tek talebi karnının
doyurulmasıdır. Bu cümleler yaşadığımız dönemle çok büyük ölçüde örtüşmektedir.
Egemen güçler savaşmakla ele geçiremedikleri Bozkurt'u sinsi, acımasız yollarla
mankurtlaştırmaktadırlar. Beyin ve kalbindeki tüm bilinci yok ediyorlar. Onu
kendi medeniyet öğelerine tam teslimiyet gösterir bir duruma getiriyorlar. "Mankurt'un
başını mengene gibi sıkan deri" yerine hırs, şehvet, arzular kullanılmaktadır.
Bunlar hayatın tek ve vazgeçilmez unsurlarıymış gibi gösterilmektedir. Veya
kendi sistemlerinin çıkmazlarıyla oluşturdukları ideolojileri varlığa anlam
veren tek yol olarak gösterip kendi yöntemlerini terk etmeye çalışmaktadırlar.
"Aklını, hafızasını yitirir mankurt" geçmiş ile hiçbir asabiyet
bağı kalmamıştır. Hafızasının kodları olan adalet, vatanperverlik, Allah, özgürlük
yer almaz. "Geçmişini bilmeyen bir köle" olur. Hafızasını yitiren
geleceğini de inşa etme endişesini yitirir. Gelecek yoktur. "isyanı ve
itaatsizliği düşünmez" köle bile bunları düşünürken uluslar arası sistemin
hakimleri bunu da çözümlemiş görünüyorlar. Türkiye'nin taleplerinden özgürleşme
ön planda değildir. "Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı
çıkarır, ona yiyecek verirlermiş."Ön planda olan midenin doyurulmasıdır.
Karnı doyduğu zaman itaatsizliği düşünmez ve bazen bilerek açlığa mahkum edilir
ardından hemen devreye girilerek, doyurulur ve ona bunun değeri anlatılmak istenir.
"Deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş" itaatin karşılığı
onu yüksek mevkilere getirmek ve onurlandırmak değildir. Basit, aşağılayıcı
görevler verilir.
Türkiye 200 yıldır batıya hizmetinin karşılığı olarak yüceltilmeyi, ödüllendirmeyi
bekliyor. Ancak karşılığında gördüğü sadece basit kapı bekçiliğidir. Ve buna
da gönüllü olarak talip olmaya devam etmektedir. "İçi saman doldurulmuş
korkuluktan" farksız bir duruma gelinir. Geçmişte sahip olduğu gücü
sanki varmış ve yaşıyormuş gibi madalya gibi omzuna asar ancak kof ve boştur.
Hiçbir değeri ve gücü yoktur. Ufak bir rüzgarın esintisiyle yere düşecek kadar
cansızdır. "Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda
, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış." Bu değerli bir köledir.
Ve ona her defasında güçlü ve vazgeçilmez dost ve müttefik ülke olduğu söylenir.
Mankurt ise bu övgülerden ve verilen değerden çok memnun kalır. Güç kuvvetleri
Mankurt'u kendi aralarında paylaşıma tabi tutarken bu unsuru unutmazlar. Ve
pazarlık kozu olarak kullanırlar.
Sonuç:
Tarihsel sarmalda dönüşüm sürekli bir şekilde işlemektedir. Türklerin Bozkurt'tan
Mankurt'a dönüşümünü iyi anlamak gerekiyor. Bu çile, işkence, kölelik, zillet
son bulmalıdır. Özgürlük tutkunu, yeni yurtların peşinde, tam bir özgüven ve
bilince sahip olmak gerekiyor. Bu düğüm çözülmelidir. Bu düğümü çözecek, mankurtlaşmanın
önüne geçecek ve mankurtlaşanları kurtaracak bir çözüm üretmeliyiz.
Bu makale toplam 3509 defa okunmuştur.