-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Bozkurt ve Mankurt
Rüstem Budak
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Bozkurt ve Mankurt

Giriş:
Destanlar bir milletin var oluşunun, inanışlarının, kültürel dinamiklerinin uzun hikayesini sözlü geleneğe dayalı olarak anlatan parçalardır. Yazılı geleneğe geçeli artık halkın sözü destanlar değil akademisyenlerin yazdığı eserler okunuyor. Ancak Türk destanlarının geçmişi, bugünü ve yarını anlama ve tanımada bizlere bir çok malzeme sunduğu aşikardır. Bu anlamda iki örneklemden yani Bozkurt Destanı ve Mankurt Efsanesi'nden hareket ederek bugünü anlamaya çalışacağız. Öncelikle her iki parçayı tekrar okumakta fayda var.

Bozkurt Destanı
Hunların bir boyu olan ve adına Aşina denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar. Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler.
O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı. Zamanla Bozkurt'un beslediği çocuk gürbüzleşti.
Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşina soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.
Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu!
Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi. Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu. Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti. Aradan çok yıllar geçti. Aşina boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.

Bozkurt Destanı'nın devamı Ergenekon Destanı'nda Çinlilerin saldırısına uğradıktan sonra dağılan Türklerin Ergenekon'a yerleşmeleri ve ardından genişleyip çoğaldıktan sonra Bozkurt'un önderliğinde çıkmalarını konu edinir.


Mankurt

Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar'ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikayesi vardı: Sarı-Özek'i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar'ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esire yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esrin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna "Deri geçirme işkencesi" derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir MANKURT yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece bir kaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.
Juan-Juanların bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan farksız olurmuş onlar için.
Sarı-Özek'in kızgın güneşine 'mankurt' olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar'ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar'ın işkencenin beşinci günü 'sağ kalan var mı?' diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda , güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar'ın arasında bir gelenek varmış ki buna göre , aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.
Bir mankurt kim olduğunun, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış.Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek'in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt bir kaç kişiye bedelmiş. yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden , o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...
Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegane kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır."

Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı'nın bir parçasıdır ve Gök Türkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı'nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı'nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Destanı'nın devamı, Ergenekon Destanı'dır. Mankurt Efsanesi ise Cengiz Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" romanından yer alır.

Bozkurt'tan Mankurt'a Dönüşüm
Bozkurt Türk tarihi ile özdeşleşen kavramlardan biridir. Bu özdeşlik elbette ki tesadüfi değildir. Bozkurt evcilleşemeyen, kendi başına buyruk, özgürlüğüne düşkün, kendi güç ve imkanlarına güvenen bir hayvandır. Türklerin tarihini incelediğimizde buna benzer çok yönlerin olduğunu görürüz. Türkler yerleşik hayata 20 y.y.'da ancak geçebilmişlerdir. 1950'li yıllarda nüfusun yarısı kırsal alanda yaşamaktaydı. Sürekli yeni yurtlar bulma arayışından yerleşmeye fırsat bulamamıştır. Viyana kuşatmasıyla batıdaki ilerleyişi duran Türkler en son Anadolu'yu yerleşik vatan kabul etme noktasına gelebilmişlerdir. Türkler İslamlaşmadan önceki yurt talepleri maddi sebeplere dayanıyordu. Müslüman olduktan sonra bunun yerini islam'ı yurtlandırmak hedefine dönüşmüştür. Bu durum özgürlük noktasındaki bilinçleri de etkilemiştir. Tarih boyunca çoğunlukla hükmeden pozisyonunda yer almışlardır. Yeni bir çevreye gelseler bile belirli bir süre sonra özgürleşme yolunda adımlarını atmakta gecikmemişlerdir. Bozkurt destanında diğer göze çarpan husus Türklerin doğa güçleri ile yaptığı işbirliği ve yardımlaşma göze çarpar. Burada bir kutsiyette atfedilmektedir. Zor duruma düşen Türklerin imdadına farklı yaşam alanındaki bir varlık yardım ediyor ve onu tekrar eski gücüne kavuşturuyor. Ancak diğer işlerliklerde daha çok kendi gücü üzerine dayanmaya çalışır. Bu gücünü hile ve benzeri oyunlara bağlı değil varlık alanına kendini ne varsa ortaya koymaya çalışır. Çinliler Türkleri türlü düzenbazlıklarla yenerlerken, bunun karşısında Türkler cesaret ve özgüvenleriyle ortaya çıkıp savaşmayı yeğlerler. Günümüzde de batı veya diğer güç grupları Türkiye'nin aleyhinde geliştirdikleri onca düzenbazlıklara karşı aynı şekilde cevap verememektedir. Türklerin ruhunda safdillik denilebilecek bir unsurun ön planda olduğunu düşünüyorum. Buna karşı cevapları vatanı canı pahasına koruma yeminleri oluyor geçmişteki gibi. Oysa bu planları bozacak fikir ve bilgi derinliği yakalandığı ölçüde ilerlenebileceği de unutulmamalıdır.

Düşmanlar yenemedikleri Türkleri farklı metodlar kullanarak ebedi olarak güçlerinden uzaklaştırmak için yeni metod geliştirirler. Bozkurt'u alt edecek, özgürlük ve yeni yurtlar talep etmekten vazgeçirecek yöntemler uygulanır. Bu da mankurtlaştırmadır. Burada ilk hedef genç ve güçlü olanlardır. Çünkü devleti koruyanlar onlardır. Bunları satmak yerine önce bedensel işkencelerden geçirip ardından bilincini yitirmesi için bir dizi işlemden geçirilirmiş. Bu uygulamalardan sonra ortaya çıkan şuurunu yitirmiş, tüm aidiyet hislerini kaybetmiş, tarihini hatırlamayan, her türlü isteği yerine getiren bir robota dönüşürmüş. Onun tek talebi karnının doyurulmasıdır. Bu cümleler yaşadığımız dönemle çok büyük ölçüde örtüşmektedir. Egemen güçler savaşmakla ele geçiremedikleri Bozkurt'u sinsi, acımasız yollarla mankurtlaştırmaktadırlar. Beyin ve kalbindeki tüm bilinci yok ediyorlar. Onu kendi medeniyet öğelerine tam teslimiyet gösterir bir duruma getiriyorlar. "Mankurt'un başını mengene gibi sıkan deri" yerine hırs, şehvet, arzular kullanılmaktadır. Bunlar hayatın tek ve vazgeçilmez unsurlarıymış gibi gösterilmektedir. Veya kendi sistemlerinin çıkmazlarıyla oluşturdukları ideolojileri varlığa anlam veren tek yol olarak gösterip kendi yöntemlerini terk etmeye çalışmaktadırlar. "Aklını, hafızasını yitirir mankurt" geçmiş ile hiçbir asabiyet bağı kalmamıştır. Hafızasının kodları olan adalet, vatanperverlik, Allah, özgürlük yer almaz. "Geçmişini bilmeyen bir köle" olur. Hafızasını yitiren geleceğini de inşa etme endişesini yitirir. Gelecek yoktur. "isyanı ve itaatsizliği düşünmez" köle bile bunları düşünürken uluslar arası sistemin hakimleri bunu da çözümlemiş görünüyorlar. Türkiye'nin taleplerinden özgürleşme ön planda değildir. "Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek verirlermiş."Ön planda olan midenin doyurulmasıdır. Karnı doyduğu zaman itaatsizliği düşünmez ve bazen bilerek açlığa mahkum edilir ardından hemen devreye girilerek, doyurulur ve ona bunun değeri anlatılmak istenir. "Deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş" itaatin karşılığı onu yüksek mevkilere getirmek ve onurlandırmak değildir. Basit, aşağılayıcı görevler verilir.

Türkiye 200 yıldır batıya hizmetinin karşılığı olarak yüceltilmeyi, ödüllendirmeyi bekliyor. Ancak karşılığında gördüğü sadece basit kapı bekçiliğidir. Ve buna da gönüllü olarak talip olmaya devam etmektedir. "İçi saman doldurulmuş korkuluktan" farksız bir duruma gelinir. Geçmişte sahip olduğu gücü sanki varmış ve yaşıyormuş gibi madalya gibi omzuna asar ancak kof ve boştur. Hiçbir değeri ve gücü yoktur. Ufak bir rüzgarın esintisiyle yere düşecek kadar cansızdır. "Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda , güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış." Bu değerli bir köledir. Ve ona her defasında güçlü ve vazgeçilmez dost ve müttefik ülke olduğu söylenir. Mankurt ise bu övgülerden ve verilen değerden çok memnun kalır. Güç kuvvetleri Mankurt'u kendi aralarında paylaşıma tabi tutarken bu unsuru unutmazlar. Ve pazarlık kozu olarak kullanırlar.

Sonuç:
Tarihsel sarmalda dönüşüm sürekli bir şekilde işlemektedir. Türklerin Bozkurt'tan Mankurt'a dönüşümünü iyi anlamak gerekiyor. Bu çile, işkence, kölelik, zillet son bulmalıdır. Özgürlük tutkunu, yeni yurtların peşinde, tam bir özgüven ve bilince sahip olmak gerekiyor. Bu düğüm çözülmelidir. Bu düğümü çözecek, mankurtlaşmanın önüne geçecek ve mankurtlaşanları kurtaracak bir çözüm üretmeliyiz.

Bu makale toplam 3509 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.3900, Satış 1.4250; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8650, Satış 1.9150
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi