|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() James Petras
Giriş Savaş ve barış sorusu, akla birbiriyle çelişen pek çok yanıt getirir. Washington’daki ideologlara ve sivil militaristlere göre ‘barış’ dünya üzerinde sürekli savaşlar anlamına da gelen bir dünya imparatorluğu inşası ile güvenceye alınabilir. Çokuluslu şirketlerin ideologları ve siyasi sözcüleri için özel “stratejik” durumlarda emperyal gücün seçmeci kullanımıyla birleştirilmiş bir serbest piyasa operasyonu barışı ve refahı garanti altına alır. Üçüncü Dünya’nın ezilen halkları ve uluslarına göre barış, kendi kaderini tayin hakkı ve ‘sosyal adalet’- emperyal sömürünün tasfiyesi ve sosyal eşitlik temeline kurulu katılımcı demokrasinin devreye sokulması ve tesis edilmesinden doğacak. Avrupa ve ABD’deki ilerici güçlerin pek çoğu için tüm ulusları bağlayan bir uluslararası kurumlar ve yasalar sistemi, anlaşmazlıkların barışçıl çözümlerini dayatabilir, ÇUŞ’ların davranışlarını denetleyebilir ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını savunabilir. Bu bakış açılarının herbirinin ciddi kusurları var. Geçmiş 3 bin yıl ve özellikle de Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki geçmiş ve şimdiki sömürü karşıtı isyanlara ve halk savaşlarına tanıklık eden çağdaş dönem boyunca imparatorluk eksenli militarist barış doktrininin savaş için bir formül olduğu kanıtlandı. Barışı korumada piyasa gücünü ve keyfi güç kullanımını birleştirme fikrine ikan olanların sayısı çok azdı, bilhassa üçüncü dünya hakları içinde: geçtiğimiz iki on yıl boyunca Latin Amerika’da Avro-ABD emperyal imparatorluğunun ‘seçimsel serbest piyasa’ müttefiklerini deviren kitlesel isyanlar onların daimi kırılganlıklarına sahitlik ettiler. Anti-emperyalist hareketler, başarılı oldukları yerlerde, emperyalizmin bir biçimini (doğrudan yönetim) ortadan kaldırarak emperyalizmin ‘piyasa güçleri’ üzerine kurulu başka bir biçiminin kurbanı oldular. Üstelik ‘milliyetçi’ ve sosyalist devrimciler yeni elitler haline geldiğinden, sömürgecilik sonrası uluslarda sınıf savaşımı ve etnik savaşım ortaya çıktı. Son olarak, barışı sağlamak için yasal-kurumcu yol da değer kaybetmektedir, çünkü sosyopolitik iktidardaki küresel eşitsizlikler ‘uluslararası’ kurumlar ve onların adli görevlileri tarafından yeniden üretiliyor. Böylece, şeklen ‘uluslararası’ bir çerçeve sundukları halde, özde prosedür yönetimleri, aktörleri, cezai olay seçimi ve ihmalinde yaptıklarıyla emperyal güçlerin siyasi çıkarlarını yansıtıyorlar. Önerdiğim şey şu: sınıf özgürlüğünü kucaklamak için anti-emperyalizmin ötesine, kendi kaderini tayin mücadelelerini birleştirmeye doğru ilerlememiz gerekiyor. Sosyopolitik güçlerin, uluslararası kurumlara ve görevlilere ezilen uluslardan ve sömürülen sınıflardan yana bir sınıf perspektifi sunacak yeni bir ilişkisi için tartışmalı ve mücadele etmeliyiz. Bu, anti-emperyalist hareketler içindeki demokratik, laik, sosyalist eğilimleri desteklemek: uluslararası kurumsal çatıları sınıfsal ve ulusal içeriklerine derin ve sürekli bir önem vererek desteklemek anlamına gelir. Son olarak, askeri emperyalistler ve piyasa emperyalistleri arasındaki taktik amaçlı bölünmelerin ve çelişkilerin (ve anlık ittifakların) farkına varmak gerektiği gibi; onların ortak stratejik amaçlarını (imparatorluk inşası) kasttetikleri şeyler farklılaşabilse bile görmek de önemlidir. Güncel Tartışmalar: Barış ve Savaş Akademisyenler, savaş karşıtı aktivistler, politikacılar ve gazeteciler savaş ve barışa yönelik olasılıkların incelenmesinde koşul ve yöntem kümelerinin daraltılmasına işaret etmektedir. Bu yazıda dört temel teze ve bunların akıl yürütmelerine odaklanacağız. (1)ABD’nin ‘Zayıflayan Gücü’ ve Yeni Savaşlar (2) Emperyal yenilgiler ve Yeni Savaşlar (3) Karşılıklı ekonomik bağımlılık ve askeri tehditler (4)Yeni güç gruplaşmaları ve emperyalistler arası gerilimler ve yakınlaşmalar ABD emperyalizminin ‘zayıflayan bir güç’ olduğu tezini destekleyen teoriler tek-yanlı ve yanıltıcıdılar; ve ciddi politik hatalara yol açabilirler. (Benim “Cumhuriyet” dediğim) yurtiçi ABD ekonomisinin ciddi yapısal problemlerle (büyüyen ticaret ve bütçe açıkları, aşırı borçluluk, üretimde düşüş ve spekülatif ekonomide büyüme) karşılaştığı doğruyken, ‘İmparatorluk’ – ABD’li ÇUŞların denizaşırı operasyonu- , bankalar ve askeri üsler genişliyor. Onlar ‘düşüşte’ değil. Aksine, artan askeri müdahalenin dış ekonomik büyümeden kaynaklandığı savunulabilir. ABD; Avrupa, Asya ve dünyanın geri kalanı ile kıyaslandığında en büyük 500 ÇUŞ arasındaki yüzdede (yaklaşık %50) hala önde gidiyor ve bilgi teknolojisi, finans ve üretim (havacılık) gibi pek çok önemli sektörde baskın güç hala ABD. ABD araştırma ve geliştirme (AR-GE) yatırımlarında dünyaya öncülük ediyor ve verimlilik artışında yüksek pozisyonda. Ne var ki, verimlilik artışları ve karlar içerde para ekonomisine ve dışarıda da üretime aktarılırken, AR-GE gelirlerinin büyük bölümü ÇUŞların denizaşırı ortaklıklardaki faaliyetlerine yöneliyor. Problem ABD’nin mutlak bir düşüşü değil, ‘İmparatorluk’ ve ‘Cumhuriyet arasındaki eşitsiz gelişme. Daha açık bir şekilde söylersek, İmparatorluk büyüdükçe Cumhuriyet geriliyor. Yerel ekonomi ve toplum imparatorluk için asker sağlama, onu finance etme ve sübvanse etmenin bedeline katlanıyor. Uzayan, yüksek maliyetli emperyal savaşaların, son zamanlarda iç çekişmeleri ve kitlesel muhalefeti harekete geçirmesinin sebebi bu. İmparatorluğun ‘işçi aristokrasisi’ yarattığı geçmişin aksine, emperyalizme bugün emeğin yoksullaşması, sosyal harcamaların kısılması ve güvencesiz bir işgücü yaratılması eşlik ediyor. Dış genişleme ve iç zayıflama koşulları altında, en az iki temel emperyal politika beliriyor: birincisi, yeni ‘krizler’ yaratılmasını; iç muhalefetin kafasını bulandırmak için şovenist çağrılarla birlikte militarizmin tırmandırılmasını ve imparatorluğun ardında ‘bağlılık’ oluşturmak amacıyla dış tehdit korkusunun yayılmasını savunuyor. İkinci ekol, yeni savaşların yerel muhalefeti şiddetlendireceğini, şavaş-yanlısı ‘korku’ ve ‘şovenist’ propagandanın kitlelerin hissettiği maddi kayıp karşısında etkinliğini yitirmekte olduğunu ve zamanın diplomasiye yönelme (emperyal rakiplerle bir araya gelme), sömürgeci ordu birliklerini azaltma ve yerli askerlerin rolünün artırılması zamanı olduğunu savunuyor. Bu ekole göre, bu, bütçe açıklarını azaltacak ve Devlet kaynaklarını uluslararası serbest piyasanın, ticaretin ve yatırım anlaşmalarının geliştirilmesi üzerine yoğunlaştıracak. Emperyal Yenilgiler ve Yeni Savaşlar İmparatorluk maceralarında politik, diplomatik ve askeri yenilgilerden muzdarip emperyal güçler, yenilginin derinliğine ve kapsamına ve politik neticelere göre çelişkili biçimlerde yanıt verirler. Emperyalist güçler askeri yenilgilere esasen iki şekilde cevap verirler: (1) halkın ilgisini yenilgiden uzaklaştırmak için yeni savaşlar kazanacak, ordu içinde moral yükseltecek ve iktidar tasarlama kapasitesinin devamı konusunda müttefiklerinin ve işbirlikçilerinin güvenlerini tazeleyecek yeni daha kolay (en azından karar vericilerin gözünde) yollar deneyerek; (2) imparatorluk inşaasına karşı iç muhalefeti nötralize etmek, uluslararası politik izolasyonu azaltmak ve politik, ekonomik ve askeri kaynakları yeniden sistemin bir bütün olarak korunmasına tahsis etmek için savaş alanından çekilme yoluyla askeri profillerini azaltarak; Bush yönetimi yeni savaşlar stratejisini benimsedi; Irak’taki savaşlarında yenilgiyle yüzyüze olmalarına ve Afganistanda yükselen isyana rağmen Suriye, İran ve Venezüella’ya karşı tehditkar ataklar, askeri saldırılar, ekonomik yaptırımlar ve darbeler (“rejim değişimi”). Sivil militaristlerin Irak’taki savaşlarına yurttaşlarının büyük bir kısmının karşı çıkmasına ve gittikçe artan sayıda ‘koalisyon ortağı’ tarafından terk edilmelerine rağmen, sivil militaristler iç bağları yeniden canlandırmak ve Anglo-Sakson dünyasının ardında yeni ’koalisyon ortakları’ oluşturmak umuduyla hedef ülkeleri şeytanlaştıran ve ‘uluslararası gerilim’ yaratan yeni medya propaganda kampanyaları başlatıyorlar. Büyük askeri yenilgiler karşısında, ABD emperyal karar vericileri, sivil anti-militarizmin üstesinden gelebilmek için sıklıkla küçük, zayıf ülkelere karşı düzenlenen “başarılı” saldırılara başvuruyorlar. Örneğin, Vietnam’daki yenilgiyi takiben ABD önce küçük Karayip adası Grenada’yı sonra da Panama’yı işgal etti. Washington bu emperyal fetihlerle güçlenerek, içerde, Irak’ı işgale hazır ve arzulu “yenilmez ve adil” ordu efsanesini yaratan Yugoslavya ve Irak (Birinci Körfez Savaşı) hava savaşlarına yöneldi. Üç yıllık süre zarfında bitmeyen şiddetli direniş ve 15,000 in üzerinde ölü ve yaralı asker ve 300 milyar doları aşan masraflar neticesinde bu efsane, yerini düş kırıklığı (büyünün bozulması) ve muhalefete bırakarak buharlaştı. Bir askeri yenilgiye verilen ikinci emperyal cevap kayıpları kesmek, iç ayrılıkları gidermek ve imparatorluk inşaasını geçici olarak yeni kanallara; yani yedek savaşlara, özel harekat birimlerince gerçekleştirilen gizli operasyonlar ve pazar payları için şiddetlendirilmiş ekonomik rekabettir. Geniş ölçekli savaştan düşük yoğunluklu savaşa bu geçişin ve piyasanın sürükleyiciliğindeki imparatorluk inşasının, emperyal savaşlar arası geçici bir durak olduğu kanıtlanmıştır. Vietnam savaşını takiben, ABD, Şili’nin demokratik sosyalist hükümetini deviren gizli operasyonlara; Angola, Mozambik, Nikaragua ve Afganistan’da vekil ve paralı askerleri finanse etmeye ve Üçüncü Dünya ve eski SSCB çapında yeni pazarlar ve yatırım fırsatları yaratmak için neo-liberal rejimler empoze etmeye yöneldi. Özet olarak, ulusal kurtuluş hareketlerinin yarattığı emperyal yenilgiler, bazı durumlarda, politikalarını geçici olarak değiştiriyorlar; fakat bu değişim emperyal savaşlara yol açan kurumları ve sosyoekonomik güçleri etkilemiyor. Yenilgiler karşısında çoklu savaş doktrini henüz denenmedi; fakat ABD mevcut askeri ve ekonomik şartlar altında, muhtemelen, içerideki muhalefeti şiddetlendirecek, özellikle Müslüman dünyasında, Ortadoğu’da ve eğer Venezüella’nın seçilmiş hükümetini hedef alırsa Latin Amerika’da silahlı ve yaygın direnişi genişletecek ve derinleştirecektir. Uluslararası politik ve hukuki kuruluşlar, şu anki koşullar altında, yerleşik hukuki anlaşmalar ve kanunları uygulamayı maalesef başaramadılar. Kofi Annan yönetiminde Birleşmiş Milletler, ABD’nin Afganistan’a karşı saldırısına yardım ve yataklık etti, kukla rejimi tanıyarak ABD’nin Irak’taki sömürgeci işgaline kılıf hazırladı ve Washington’un şüphelileri yasadışı ve süresiz biçimde alıkoyması ve sistematik işkence uygulamalarını kınamayı reddetti. BM komisyonunun Lübnanlı milyarder politikacı Hariri suikastiyle ilgili soruşturmasında, Suriye hükümetine karşı, herhangi bir bağımsız mahkemenin dikkate almayacağı şüpheli tanıklar ve ikincil deliller üzerine kurulu suçlamalarda bulunuldu. BM destekli Yugoslavya Uluslararası Mahkemesi; ABD, İngiltere ve Kosova’nın -şehirlerin bombalanmasını, Sırplara yönelik etnik temizliği, Sırp topraklarının işgalini ve parçalanmasını içeren- savaş suçlarını dikkate almayı reddetti. Uzun lafın kısası uluslararası hukuk etkin olabilmek için, Avro-ABD manipülasyonundan ve kontrolünden bağımsız uluslararası kurumsal bir düzen arayışında. Ekonomik Karşılıklı-bağımlılık ve Askeri Kuşatma Savaşın önlenmesi ve savaşın takibi ortaya çıkan gerilimleri ve potansiyel askeri çatışmaları önceden görmemizi gerektirir. Askeri çatışmanın en uğursuz işaretlerinden biri ortaya çıkan ekonomik güçlere, yani Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı yükselen ABD tehditleri. Washington son birkaç yıldır, fakat daha yoğun olarak 2005 boyunca, Çin’i şeytanlaştıran ve büyük ölçüde kaba yalanlar ve çarpıtmalar üzerine kurulu aşırı bağnaz bir kampanyaya girişti. Çin’in hızlı büyüyüşü karşısında ABD’nin göreli düşüşü ABD’nin iki tepki geliştirmesine neden oldu. Bir yandan ABD ÇUŞ’ları üretim tesislerinin birçoğunu Çin’e taşıdılar, yatırımlarını ve ticaretlerini artırdılar ve potansiyel olarak karlı şirketleri elde etmeye çalıştılar. Diğer yandan ekonominin geri kalan sektörlerinin oluşturduğu ve çok sayıda kongre üyesi ve sivil neo-muhafazakarlar tarafından desteklenen bir koalisyon içerde saldırgan bir korumacılık ve dışarıda Çin’i kuşatma politikası planladılar. ABD ile Çin’in artan “karşılıklı-bağımlılığına” karşın -Çin milyarlarca dolarlık ABD Hazine bonosu alarak ABD’nin ticaret açığını finanse ediyor ve ABD ile olan ticaretinde önemli bir ticaret fazlası biriktiriyor- militarist grup Japonya ve Hindistan ile Çini hedef alan bir askeri pakt imzaladı, Güneybatı Asya’ya askeri üsler inşa ediyor, müttefiki Moğolistan ile askeri tatbikat yapıyor ve Çin şehirlerini hedef alan Tayvan’a milyarlarca dolarlık askeri silah satıyor. ABD Çin’in 30 milyar dolarlık askeri harcamasının, aslında gerçek rakamın 3 kat olduğunu iddia ederek, hesabını soruyor; oysa aynı zamanda, kendi askeri harcamalarının Çin’in harcamalarının (ABD’nin ya da Çin’in açıkladığı rakamlardan hangisine inanılacağına bağlı olarak) 5 ila 15 katını yani 430 milyar doları geçtiğini unutuyor. ABD kuşatmasına cevap olarak, Çin Rusya ve diğer birkaç eski SSCB devleti ile bir savunma paktına girdi. Açıkçası ABD elitinin ‘militarist’ ve ekonomik kesimleri arasında imparatorluğu genişletecek en iyi tarzın ne olduğu konusunda bir çelişki var. Her iki kesim de, biri askeri kuşatma yoluyla, diğeri eski yöntem olan teknoloji, petrol şirketleri ve diğer sözde ‘stratejik ürünler’in satışının engellenmesiyle piyasa nüfuzu yoluyla kendi emperyal hedeflerini aktif biçimde takip ediyorlar. Baskın militarist sektörler ABD’nin ekonomik olarak Çin ile rekabet ettiği Asya’da sınırlandırılmış hegemonik gücü kabul etmek yerine, göreli ekonomik düşüşü askeri saldırganlığı artırarak telafi etmeye çalışıyorlar. Başka bir değişle “ekonomik karşılıklı-bağımlılık” ABD’nin yükselen ekonomik güçlere karşı askeri saldırganlık eğilimini sınırlamak için yeterli bir koşul değil. ABD’nin Çin’in bir bölgesel güç olarak yükselişini önleme girişimleri Paul Wolfowitz tarafından 1992’de tek kutuplu bir dünya kurmak için bir dizi askeri, diplomatik ve ekonomik politika çerçevesinde tasarlanan bir stratejik planı takip ediyor. ABD’nin ekonomik kapasiteleri ve limitlerine dair beklentiler bir kez gözden geçirilmeksizin, Çin’in öngörülen büyüyüşü saldırgan askeri saflaşmalara yönelik yeni çağrılara davetiye çıkaracak gibi görünüyor. Bunlar ya bölgesel ayrılıkçılığın (Tayvan, Tibet ve batıdaki Müslüman eyaletleri) teşviki, ya açık denizlerdeki ve hava sahalarındaki bölgesel çelişkilerin kızıştırılması, ‘insan hakları müdahaleciliği’ ile ya da enerji ve hammaddeler üzerinden yeni bir ticaret savaşı geliştirilmesi şeklinde gerçekleşebilir. Savaş ve Yeni İktidar Bloğu: Sivil Militaristler ve Siyonizm Geleneksel Yönetici Sınıfa Karşı Başkan Bush’un seçilmesiyle emperyal devletin karar alma merkezlerini yeni bir iktidar bloğu ele geçirdi; sivil militaristler geleneksel askeri ve istihbarat kurumlarının önemlerini kendi ‘istihbarat birimleri’ ve ‘özel askeri oluşumları’ lehine azalttılar. Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki, Pentagon’daki, etkili sağ kanat “think tankleri” arasındaki ve başkan yardımcısının ofisindeki Siyonist neo-muhafazakarlar tarafından gölgede bırakıldı. Sivil toplumdaki Sionconlar [Siyonist Muhafazakarlar; ç.n.] ve başlıca Siyonist örgütler Irak savaşının başlıca mimarları ve çığırtkanlarıydı ve bugün de Suriye ve İran’a karşı savaşın önde giden savunucuları olmaya devam ediyorlar. Vaktiyle Pentagon’un iki ve üç numaraları olan Paul Wolfowitz ve Douglas Feith, Başkan Yardımcısı Cheney’nin baş danışmanı Irving Libby, Savunma Bakanı Rumsfeld’in baş uzmanı Richard Perle, Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu işleri üyesi Elliot Abrams İsrail’deki yönetici rejim ile organik bağlara sahip ve birkaç on yıldır fanatik Siyonistler durumundalar. Sivil militaristlerin (Rumsfeld, Cheney, Bush ve diğerleri) arka çıkmasıyla Irak için önerdikleri ve uyguladıkları savaş planı, İsrail’in Ortadoğu’daki tüm düşmanlarını yok etmek ve Ortadoğu’da bir ABD-İsrail “ortak-gönenç” alanı yaratmak içindi. Bütün büyük Siyonist örgütler hükümetin içinde ve dışında politik olarak etkililer ve bazı istisnalar dışında İsrail siyaseti için otomatik iletim kayışı durumundalar. İsrail, Suriye’de rejim değişikliği talep ediyor ve başlıca Siyonist örgütler Kongredeki ve Yönetim kolundaki adamlarına efendilerinin sesini derhal yansıtmaları için baskı yapıyorlar. İsrail Irak’a karşı savaş istiyor; çünkü Irak Filistinlileri destekliyor ve İsrail’in Batı Şeria’daki işgaline aktif bir şekilde karşı çıkıyor (Bu cümlede bahsi geçen ülke Irak değil İran olmalıdır; ancak makalenin hem İngilizce’sinde hem de İspanyolca’sında “Irak” diye geçtiği için üzerinde değişiklik yağmadan sadece bir uyarı notuyla bildirmeyi uygun gördük; -ç.n.). Siyonist entellektüeller ve hükümet görevlileri medyadaki yandaşlarıyla işbirliği halinde Ortadoğu’nun “demokratikleştirilmesi” için bir ABD askeri görevini savunan yüzlerce makale yayımlıyorlar. Emperyalist politika yapıcıları homojen değiller ve her zaman aynı ideolojik bakış açısını ve öncelikleri paylaşmıyorlar. Geleneksel yönetici elit güç kullanımına ya da kurbanların şeytanlaştırılmasına ya da “rejim değişimi” için müdahalede bulunmaya karşı çıkmıyor. Bugünkü güç dağılımında farklı olan şey, onların (1) yüksek derece militarist duruşları, dünyanın heryerinde kalıcı saldırgan “önleyici” savaşlar başlatmaları; (2) ABD’nin emperyal stratejisini şekillendirirken İsrail’in devlet çıkarlarını ABD ekonomik çıkarlarının üzerinde tutmaları; (3) Devletin geleneksel kesimlerine karşı düşmanlık ve paralel güç merkezleri yaratma çabaları; (4) anayasal düzeni; savaş planlarına, İsrail Devletine, kuvvetler ayrılığına karşı çıkan politik muhalefeti tutuklayacak, hapsedecek ve yasaklayacak tam yetki kuşanmış hükümet merkezli bir “yeni düzen” ile değiştirme yolları. Sonuç olarak Sionconlar ve sivil militaristler, sivil toplum ve ‘onların devleti’ arasında, iki cepheli bir çatışmayla karşı karşıyalar; ve bir yanda profesyonel askerlerin, CIA’in ve FBI’ın diğer yanda da Sionconların, yürütme erkine yön veren sivil militaristlerin ve bu kurumlara atanan kişilerin durduğu kurum-içi bir mücadele var. Devlet aygıtının hem içinde hem de dışındaki ve sivil toplumdaki basınçlar ve çatışmalar kimin üstün geleceğine ve Sioncon iktidar bloğunun hükümetteki boğucu hakimiyetlerine yönelik tehditlere nasıl tepki vereceklerine bağlı olarak iki sonuçtan birini elde edebilir. Sivil militaristlerin, yürütme erkinin kilit üyelerinin başarılı federal kovuşturmasıyla birleştirilmiş kitlesel bir muhalefet ile yenilgiye uğratılmaları, militarist politikanın ayağını kaydırabilir ve vadeli bir geri çekilmeyle sonuçlanabilir. Diğer yandan, bir yenilgi, sivil militaristlerin gözükara önlemler almalarına, sıkıyönetim kanununu geçirmek ve bir anti-terörizm/militarist savaş politikası arkasında ‘ülkeyi birleştirmek’ için yapmacık bir ’11 Eylül’e yol açabilir. Sonuç Büyük oranda Irak’taki ve Venezüella’daki halk direnişinin ve Çin’in yükselen gücünün bir sonucu olarak ABD gücünün, hem askeri hem de politik anlamda göreli düşüşüne rağmen yeni savaş tehditleri azalmadı. Bunun sebebi büyük ölçüde, Washinton’daki rejimimizin, politik iradenin objektif gerçeklerin ve sınırların üzerinde olduğuna inanan ‘iradeci’ sivil militaristlerin ağırlıkta olduğu köktenci bir rejim olması. Bu büyük bir belirsizlik ve tehlike yaratıyor. Bu ‘yeni savaşlar’ tehdidi maalesef Suriye’nin dengesini bozan ve İran’ı tehdit eden Sioncon koroya dahil olan Blair, Chirac ve Merkel gibi bazı Avrupalı liderler tarafından teşvik ediliyor. Nükleer tehdit ‘kanıtı’ uydurmaları ve devletlerin şeytanlaştırılması konusundaki eleştirimizin derinleştirilmesi yönünde büyük bir ihtiyaç olduğu açık. Fikirlerin tartışıldığı ve karşılıklı aktarıldığı kitlesel sosyal forumların ötesinde; emperyalist savaşlara, sömürgeci devletlere ve bunların dayandığı ekonomik yapıya karşı çıkmaya adanmış yeni bir katılımcı uluslararası yapılanmaya ihtiyaç var. Temel yapısal değişiklikler olmadan uluslararası yasada ve Birleşmiş Milletler Beyannamesinde kutsallaştırılan insan hakları ölü yazın olarak kalacaktır. ‘Tek kutuplu’ bir dünyada yaşadığımız, emperyal savaşların alternatifinin olmadığı ve bu ‘gerçekçiliğin’ Washington’un militarist komplosuna uymayı dikte ettiği yönündeki sapkınlığı dağıtmak zorundayız. Bunun yerine şu gerçekleri beyan etmeliyiz: (1) Ortadoğu halkları sömürgeci işgallerin yıkıntıları üzerinde kendi kaderlerini şekillendiriyorlar; (2) kitlesel halk direnişi merkezlerini de içinde bulunduran çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz; (3) gezegenimizin geleceği; özgürlük, kendi kaderini tayin ve Başkan Chavez’in çok güzel ifadesiyle, ‘yirmi-birinci yüzyıl sosyalizmi’ üzerine kurulu yeni bir gerçeklikçiliğe bağlı. Kasım 2005 [rebelion.org’den İbrahim İçmez tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir] Kaynak: www.sendika.org Bu makale toplam 801 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||