- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Ahmet Özcan
BİREY'İ ÖRTEN KATMANLAR
Tanrı telakkisinin Somut karşılığı olarak "Devlet" ya da aynı anlama gelen otoriter yapılar ve kadim geleneğin yaratıcısı şüphesiz insanlardır. Ancak paradoksal olarak hem "devlet" hem de "örf", salt insanı yani bireyi örten, gizleyen ve ortaya çıkmasını engelleyen bir işlev görür. Birey, ailenin odakta olduğu minimal ilişkilerinde kültürel-sosyal örflerin
kuşatması altındadır. Devletin odakta olduğu maksimal ilişkilerde ise politik
örfün gereklerine uyar. Sonuçta hiçbir toplumsal ilişkide bir özne olarak "birey"
yoktur. Sosyal Matris, bireyi örten katmanlardan oluşur. Başka bir deyişle,
her tür sosyal kurumlaşma, bireyi etkisizleştirip anonim bütünlerin iradesiz
parçası haline getirdikçe maya tutar. Bireylerin irade beyanı, "düzeni
bozucu" bir rol oynar. Bu nedenle düzeni bozucu her özgür eylem, sert tedbirlerle
karşılanır. Bu sertlik, toplumsal bilinçaltında sessizce onaylanan meşru bir
temele sahiptir. Zira her şeyin yerli yerinde 'durmasına' dayalı doğal-uyum
felsefesi, aykırı ve yeni olana şüphe ile bakar. Tanrısal olan, varolandır;
Düşünülmemiş olanı düşünmek ve yapılmamış olanı yapmak, en hafifinden
ayıp ve en ağırından günahtır! Devletin ya da daha küçük otoritelerin ve kadim geleneğin bu negatif rolünün
arka planında, aslında hem otoritelere hem de örfe rengini veren temel dinamik
mülksüzlüğe dayalı tarımsal üretim ilişkileridir. Mısır'dan İran ve Roma'ya,
Selçuklulardan Osmanlılara kadar ikta-tımar sistemi olarak bilinen ve nüanslar
olsa da özünde mülkü tanrı adına Devletin kabul edip, belirli hizmetler karşılığında
belirli ailelere-kişilere kiralamaya dayalı sistemin sonucu, tarih boyunca geniş
köylü kitlelerin "mülksüzleşmesi" olmuştur. Mülk, tarım toplumlarında temel üretim aracı olarak toprak mülküdür. Savaş
yoluyla elde edilir ve ancak Devlet tarafından bahşedilince bireysel katma değere
dönüşebilen bir lütuftur. Bu nedenle hem klasik anlamda sınıfsal ayrışma ve
çatışmalar ortaya çıkmamıştır, hem de mülk sahibi sınıfların üretici rollerinin
önü tıkanmıştır. İnsan emeği ve aklının, her durumda daha önemli ve öteki öznelerin (bey'in,
aşiretin, liderin, şeyhin, devletin, tanrının) amaçlarına hizmet eden bir araca
dönüşmesi söz konusudur. Bu durumda insani olan hiçbir şey, bizatihi kendisi
olarak varolamamakta ve illa ki soyut sembol ve kalıplara dökülerek açığa
çıkabilmektedir. Doğunun tarihi, bu nedenle bir dinler tarihi olarak gelişmiştir. Öte yandan mülkün savaş dolayımıyla elde edilebilmesinin bu metafizikleştirmede
dolaysız bir rolü vardır. Bir savaş aygıtı olarak örgütlenen devletin hem motivasyon
öğesi olarak hem de meşrulaştırma yolu olarak "savaş"ı kutsaması bir
zorunluluktur. Ölüm, sakatlık, dul ve yetim kalma gibi acıların ancak onlar
kadar derin bir duygusallık içerecek metaforlarla hafifletilmesi gerekir. Sembollerin
metafizik dili, savaşçı toplumların ayakta kalabilmesinin vazgeçilmez kaynağıdır.
Kahramanlık, cesaret, fedakarlık, dayanıklılık gibi erdemler ve kutsal hedefler
aslında bir kollektif varoluş nedeni olarak savaşın sürdürülebilmesinin hem
nedeni hem de sonucudur. Tanrı telakkisi, kutsal devlet ve otorite anlayışı, kadim örf, mülksüzlük
ve savaşçılığa dayalı üretim tarzı, birbiriyle bağlantılı ve birbirini besleyen
faktörler olarak Mezopotamya-Akdeniz havzasının tarihsel düzenini oluştururlar.
Bu düzenin içinde insan yoktur. "Birey", üzerini örten kalın katmanlar
altında erimiştir. Bireyi örten bütün katmanlar, yapıları gereği cezalandırıcı
olduğu için, olası bütün bireyleşme çabaları birden fazla kutsalın azabıyla
yüz yüze kalır. Anonim akıl, sınırları zorlayanlara karşı bir dizi cezalandırma
mekanizmasına sahiptir. Her tür aykırılık ve yenilik, refleksif tepkilerle karşılanır
ve dışlanır. Bunun tek istisnası farklılığın ya da yeninin kendisini alternatif
bir "güç" halinde inşa etmesi durumudur. Gücün yeniden temerküzü
olarak şekillenen bir çıkışın başarılı olma şansı her zaman vardır ve başarılı
olduğu andan itibaren rakibinin yerine ikame olur. Sonuçta düzen değişmez, itaat
aktörleri değişir. Akıl, öznel değil, kollektif olarak çalıştığı için, bu "düzenin dönüştürücü bir eleştirisi de ortaya çıkmamıştır. Muhalefet ya da isyan hareketleri dahi, karşı çıktıkları otoritelerin tersinden tekrarı olarak şekillenmiştir. Kollektif aklın totolojik karakteri, her farklılığı ya da yeniliği dahi kendi kapalı çevrimine sokar. SİYASET Siyaset, işte bu "denge" kurma çabalarının ya da yeniden tahkimin
yöntemlerinin adıdır. Bu anlamda güç birikimi ve kullanımı, din, kültürel değerler,
ideolojiler, sermaye gibi bütün maddi ve manevi olguları kolaylıkla araçsallaştırarak
güce tahvil etme anlamına gelmektedir. Sonuçta, gerçeğin yabancılaştırılmış dili olarak manevi değerler ikinci bir
yabancılaştırmaya uğrayarak "siyaset" in güç kaynağı haline gelir.
Bu durumda Siyaset, bir iktidar olma yöntemi değil, zaten çarpıtılmış gerçekliğin
tekrardan çarpıtılarak iyice gerçek üstüne dönüştürüldüğü bir süblimasyon yöntemidir. Öte yandan "iktidar olunmaz". İktidar zaten vardır, Or'dadır ve ona itaat edilir, onun bazı gerek şartları yerine getirilir ve sonuçta ona dahil olunur. Onun bir parçası haline gelinir. Siyaset, gerçek anlamıyla sadece iktidara dahil olanların iktidarın gücünden ödünç alarak kullanabilmeleri sırasında ve sadece onların yaptıkları işin adıdır. Bunun dışında özellikle güçsüz ve mülksüzlerin "siyaseti", hiçbir gerçekliğe yani sınıfsal ve maddi temellere dayanmadığı için, tümüyle anlamsız ve metafizik bir oyundur. Sınıfsal gerçeklik, bu siyasetin söylem düzeyinde kullandığı metaforlardan öteye bir anlam taşımaz. Modern dönemde dahi sağ partiler sol sınıfsallığı temsil etmiş, sol partiler sağın statükosuna yaslanmıştır. Ya da laik partiler alabildiğine "dini" bir mantık ve dil örgüsüne sahipken, dini partilerin daha sınıfsal olgulara dayandığı görülür. Bu çarpıklığın temelinde, hiçbirşeyin kendisi olarak varolmasına müsaade etmeyen binlerce yıllık kadim sosyo- kültürel düzen vardır. ADALET VE ZULÜM Adalet ve zulüm karşıtlığı, Doğu-İran felsefesindeki Aydınlık ve karanlık
çatışmasını hatırlatır. Esasen "iyi ve kötü" çatışması, ister toplumsal
isterse bireysel düzeyde ve hem siyasal hem sosyal kertede "ilk" derin
ve yoğun örnekleri ile insanoğlunun yerleşik hayata geçtiği neolitik devrimin
ana coğrafyası olan Mezopotamya bölgesinde yaşanmıştır. Bu tarım devriminin
yüzyıllara yayılan sonuçları İran'da teoloji, Anadolu/İonda
felsefe ve Mısır'da teknik olarak açığa çıkmıştır. Bilinen
anlamda bütün toplumsal ayrışmalar; yöneten/yönetilen, zengin/fakir, efendi/köle,
hatta işbölümü ve sosyal statü bağlamında cinsiyet kimlikleri olarak kadın ve
erkek kategorilerinin somut şekillenişi tarımsal yerleşik hayata geçişle başlamıştır.
Ancak batı da sınıfsal temelde çatışmalara dönüşen bu ayrışmalar, Mezopotamya
havzasında asabiyete dayalı güçlü ve merkezi hegemonya düzenlerinin de etkisiyle
massedilmiştir. Adalet kavramı, özünde "denge" kurmak, dengede tutmak her şeyin yerli
yerini bulması anlamına gelir. Doğunun toplumsal düzeninde batıdaki gibi sınıfsal
çatışma geleneğinin olmamasında, Adalet kavramında ifadesini bulan örtülü kadercilik
ve metafizik denge anlayışının etkisi büyüktür. Doğal-uyum felsefesi, her şeyin ilahi bir düzene göre yaratıldığını ve varolanın
değişmemesinin doğru olduğunu savunur. Doğada güçlüler ve zayıflar vardır. Yüksek
ve aşağı, kazanan ve kaybeden, güzel ve çirkin vardır, hepsi ilahi bir düzende
yerlerini almıştır ve hepsinin toplamı bir bütün oluşturur. Aynısı toplumlar
içinde geçerlidir. İnsanların bir kısmı zengin, yönetici, güzel ya da güçlü
olarak doğar. Bir kısmı ise ilahi denge icabı yoksul, köle, çirkin ya da güçsüzdür.
Bu "kader", belli oranlardaki bozulmalara uğrayabilir. İşte "adalet",
bu bozulmaları tekrar eski yerine koyarak düzenleme, ilahi dengeyi koruma anlamında,
doğu düşüncesinin en merkezi kavramı olarak içerik kazanmıştır. Felsefi düzeyde iyi-kötü, aydınlık-karanlık karşıtlığının yansıttığı sosyal
gerçeklik, adalet kavramıyla massedilerek farklı bir bağlama dönüşür. İlahi
olanın yeryüzündeki temsilcileri olarak yönetenler, iyinin egemen kılınıp kötünün
tamamen yok edilmesini sağlamak iddiasıyla, bu çatışmayı devre dışı bırakırlar.
"Adalet" işte bu bağlam değişiminin anahtar kavramıdır. Aynı şekilde adaletin zıddı olarak "zulm" kavramı da ilahi dengenin
bozulması, yoldan sapma, aslolana aykırılık olarak tarif edilir. Kötülük, şer,
zalim, zorba, despot, fitne, fesat, eziyet, işkence gibi bir dizi benzer kavramın
muhtevasını da içerecek genişlikte bir kavram olan "zulm", felsefi
düzeyde kötülüğe tekabül eder. İyi-kötü karşıtlığı, Aydınlık/nur, karanlık/zulmet
şeklinde betimlenir. Ancak adalet kavramı gibi, zulm de felsefi düzeydeki diyalektiğini
sosyal gerçeklik düzleminde kaybeder. Adaletin zıddı olarak, ilahi olanın dışına
çıkmak, hakkı çiğnemek ve haddi aşmak olarak "denge" bozucu bir anlam
kazanır. En önemlisi "ilahi adaleti" uygulamayan yöneticiler için
kullanılır. Keyfi ve zorba uygulamalarıyla sınırları aşan hükümdarlar zalim
olarak nitelenir. Zulm kavramı adalet kavramının tamamlayıcı karşıtıdır. Doğunun
siyasi/toplumsal düzeni, bu ikili kavramın ifade ettiği çerçevede anlaşılabilir. Adalet ve zulüm kavramları, esas itibariyle "ahlaki" kavramlardır.
Adil olmak ahlaki bir vecibe, zalim olmak ise ahlak dışı davranışlar göstermektedir.
Modern dönemde "hukuk" üstbaşlığı altında ve "birey" öznesini
temel alarak ayrıntılı kurallarla kodifiye edilen hak ve özgürlüklerin somut
içeriğine mukabil, adalet ve zulüm daha soyut, esnek ve flu bir içerik taşır.
Bütün ahlaki kavramlar gibi çok genel ve genelleştiği ölçüde keyfidir. AHLAK= ÖZDENETİM YERİNE ÖZÜN SINIRLANMASI Aynı şekilde ahlaki kural ve ölçüler, değişmeye kapalıdır. Önceden ve bir şekilde
tespit edilmiş ve kutsanmıştır. Bu anlamda gelenekseldir. Ahlakın amacının tam tersi bir işlev yüklenmiş olması, şüphesiz ahlaki kuralların
değerini ve önemini azaltmaz. Ancak bireye özsaygısını kazandıracak ve özerk
kimlikler üreten bir ahlak felsefesi ile bu ters işlevi düzeltmek mümkündür. DOST VE DÜŞMAN: ÖTEKİ ÜZERİNDEN KİMLİK BULMA Öteki, sadece dışlanan değil aynı zamanda aşağılanandır. "Biz" ise
çoğu durumda "Tanrının seçilmiş" kulları olarak yüceltilir. Toplumsal
bir asabiyye oluşturma bağlamında anlamlı sayılabilecek olan bu tasavvur, bazan
içe dönük olarak da kullanılmaktadır. Aynı topluluğun kendi içerisinde oluşan
"biz ve öteki" ayrımı, iç savaşlara ve parçalanmalara kadar gidebilmektedir.
Özellikle kimlik krizlerinde ötekinin tarifi ve karşıtı üzerinden kimlik izharı
söz konusu olur. Dost ve düşman algılayışının içe dönük öteki yaratma mekanizmasına
dönüşmesi, bireysel ve toplumsal varoluşun sahici temellere dayanması gereğini
baltalar. Sahte, geçici ve dışsal faktörlere dayanan kimliklerin bizatihi bir
kriz göstergesi olduğu görülmektedir. Din, mezhep, etnisite ya da Devlete biat gibi ideolojik kimliklerin "öteki"leri
vardır ve bu ötekiler bir şekilde "biz" tarifini içerir. Kendisi olarak
ve somut nedenler üzerinden kimlik bulamayan birey ve grupların sahte düşmanlar
var ederek ayakta kalmaya başlaması, tükenişin de göstergesidir. Tarih boyunca özellikle parçalanma ve yenilgi dönemlerinde bu bölgede yaşayan
bütün toplulukların yaşadığı travma, öteki üzerinden varolmaya ve hegemonya
kurmaya çalışma çabası ile açığa çıkmıştır. Bu nedenle "öteki" yaratma
özelliği olan faktörlerin, dost ve düşman tanımında minimum etki sahibi kılınması
gerekir. Yani din, etnisite, mezhep yada ideolojik tercihler yerine, yaşamsal
savunma ve güvenlik ihtiyacı temelinde tarif edilecek bir dost-düşman/öteki
algılaması, bu sahte kimlik bulma alışkanlığını değiştirecektir. Yalnızlık ve güçsüzlük korkusu, sürü halinde yaşama alışkanlığı, kan bağına
dayalı sosyolojik birimlerin egemenliği ve yağma kültürü gibi nedenlerden beslenen
kültürel genetiğin mutasyonu ancak özgür ve güçlü bireylerin çoğalmasıyla mümkündür. ÖZGÜRLÜK VE BİREY Açık, özgürlükçü, Hukuk temelli bir devlet ve toplumun özü, özgür ve güçlü
bireylerdir. Özgürleşmenin yolu ise kutsal-kral tanrı telakkisi yerine Kuran-ı
Kerimin tanıttığı "dost ve merhamet kaynağı Allah"anlayışını, kutsal
devlet yerine millete ait adalet devletini, tarım çağı örfü yerine hukuku, tarımsal
üretim ilişkileri yerine sanayi ve bilgiye dayalı refah politikalarını, kısıtlayıcı
ahlakçılık yerine özgürlüğün temeli olan ahlakı ve düşman kültürü yerine kendini
tarife dayalı esenlik ve erdem kültürünü ikame etmek gerekir. Birey, ancak böyle bir ikame süreci içinde oluşur ve kendi emeği, yeteneği, tercihleri ile varolmayı seçen özgür yurttaşa dönüşür. Böylece Özgürlük; sahip olma, kendisinin efendisi olma, seçebilme ve sorumluluk yüklenebilme anlamında insanlaşmanın adı ve insanca yaşanacak bir toplumsal düzenin temeli haline gelebilir. Zira 'Özgürlük düzenin kızı değil, Anasıdır'. Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği-Allah-Vatan-Özgürlük, Ahmet ÖzcanBakış yay. İst. 2005 ahmetozcan1@yahoo.com Bu makale toplam 2815 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||