|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Ahmet Özcan
Organik bir bütünlük olarak her toplumun sosyo-kültürel yapısı ile siyasal
düzeni arasında karşılıklı bir belirlenim/etkileşim ilişkisi vardır.
Siyasetin, bir güç temerküzü ve dağılım süreci olarak şekillendiği her durumda
bu ilişkinin niteliği, bütün bir toplumsal yapıya ilişkin ipuçları verir.
Birbiriyle bağlantılı olsa da, üretim tarzı, coğrafi koşullar, kültürel gelenekler,
inanç sistemi gibi farklı faktörler, ayrı ve değişik dozajlarda siyasal alanı
etkiler. Bu anlamda siyaset ve bağlantılı olarak yönetim, devlet, idari yapı
üzerine söylenecek her sözün doğrudan tek tek her bireye uzanan çağrışımları
olacaktır. Bireylerin en yaygın ya da benzer karaktere sahip "ortak"
yönlerinin, bu etkileşimde en etkin role sahip olması da doğaldır. Sosyo-kültürel yapının en yaygın ve ortak faktörü şüphesiz inanç sistemidir.
İnsanların zihniyet dünyası esas olarak taşıdıkları inanç sistemi tarafından
şekillenir. Burada kastedilen dar anlamda dini inanç değil, bizatihi herhangi
bir şeye inanma-bağlanma tarzıdır. Zira dini inanç daha formel ve öğrenilen
bir özellik taşır. Ancak inanç sistemi, dini inançları da etkileyecek ölçüde
informel ve köklüdür. Toplumların yaşadıkları coğrafi koşullar, devraldıkları
bütün tarihi miras gibi inanç sistemlerinin de ana hatlarını çizmiştir. Mezopotamya-Akdeniz havzası, inanç sistemi açısından "tek bir
coğrafya ve tarih" olarak ele alınabilir. Zira bu bölgede tarih, birbirini
besleyen ve yeniden üreten "aynı olayların" sonsuz tekrarı gibidir.
Coğrafya ise, gerek ırmak-dağ-ova-deniz gibi doğa durumunun değişmezleri
ve iklim koşulları açısından gerekse göç ve ticaret yollarının devingen karakteri
yönünden bu havzada yaşayan her etnisiteden toplumun zihniyet dünyasını
belirleyici bir role sahip olmuştur. Herhangi bir şeye inanma-bağlanma tarzı olarak inanç sisteminin özelliklerini
çözümleyebilmek için başvurulacak en elverişli şifre Tanrı telakkisidir.
İnsanların ister inansın ister reddetsin, mutlaka bir Tanrı telakkileri ve onunla
kurdukları itaat ya da isyan ilişkileri vardır. Toplumların kollektif vicdanı
olarak dinlerin de pekiştirme rolü oynadığı bu telakki tarzının analizi, esasen
somut olanın yani ekonomik ve politik olanın çözümlenmesini de kolaylaştıracaktır.
Tanrı telakkisi, özünde insan ve doğaya ilişkin, hatta bizatihi yaşama ait
herşeye ilişkin öğeler taşır. İnsanlar çoğu durumda dinler tarafından ilahi
olarak bildirilmiş olana değil, tarih ve coğrafya tarafından belirlenen ve kendi
somut gerçekliklerinin çarpıtılarak soyutlaştırılmış sureti olarak temayüz eden
bir Tanrı'ya inanırlar. Bu "Tanrı", aynı zamanda insanların Doğaya
ilişkin bilgilerinin sınırı kadar "doğaya" ait fakat doğadan aşkın
bir güçtür. "Tanrı', aslında Mezopotamya-Akdeniz havzası halklarının insana,
topluma, devlete ve doğaya ait bilgi ve yargılarının ifadesi gibidir. İlahi
dinler, bu bilgi ve yargıların yerine Tanrıya dair gerçek "bilgiyi"
insanlara tanıtmışlar, ancak toplumsal pratik kendi alışkanlığını zaman içerisinde
yeniden ikame ederek ilahi dinin gerçeği yerine sosyo-kültürel metafiziği hakim
kılmıştır. Bu bağlamda "Tanrı telakkisi" üzerine konuşmak, aslında
bu bölgenin tarihi ve toplumsal gerçeği üzerine konuşmaktır. Örneğin "mutlak ve kutsal baba/ efendi" imajı olan bir Tanrı
fikrinin gerisinde pederşahi/patriyarkal bir toplumsal kültür, otoriter bir
devlet, katı ve ayrımcı bir yöneten/ yönetilen ilişkisi vardır En önemlisi bu
"tanrı" sadece bir toplumun yada topluluğun tanrısıdır, tek tek bireylerde
karşılığı olan bir tanrı değil. Oysa, örneğin Kuran'ı Kerim'de "kendisini
tanıtan" Allah(c. c. ), Rahman ve Rahim'dir, dosttur, eleştiriye
hatta isyana dahi müsaade etmiştir. O, nurunu tamamlayacaktır. yani henüz tamamlanmamış,
oluş halinde bir Sürecin, karanlığa ve kötülüğe karşı mücadele sürecinin tarafıdır.
İnsanı yaratarak "halife" kılmıştır. Doğayı ve diğer canlıları insanın
sorumluluğuna emanet etmiştir. İnsanın düşmanı olan şeytanı (kötülüğü) yok etmek
için insanın safında ve onun yardımcısı olarak kendisini insana tanıtmaktadır.
Kuranı kerimde kendisini bize tanıtan "Allah(c. c. )'ın, toplumsal bilinçaltındaki
Tanrı telakkisi ile çok az ortak yanı vardır. Aynı şekilde salt insanın
vicdanı ile tarih ve toplumun acımasız gerçekliğinin ürünü olan "tanrı"
fikri arasında da çelişki vardır. Belki de bu nedenle insanların çoğu ya Tanrı ile "iman" yerine kölece
bir korku ilişkisi kurmakta veya aslında bu ilişkiye isyan etmektedir. Ancak
her halükarda zihniyet dünyasında yer etmiş olan "Tanrısallık" fikri,
bir düşünme biçimi olarak beyinleri programlamakta ve bütün toplumsal ilişkiler
bu "program"ın değişmez formatları üzerinden kurulmaktadır. Bu coğrafyada
yaşayan insanların otoriter olmayan ilişkiler kuramamaları ya da özgür birey
olamamalarının gerisinde, insanların zihinlerindeki programın dışında düşünememelerinin,
o programın korkutucu ve yıkıcı etkisinin dışına çıkmaya cesaret edememelerinin
payı vardır. Yine sabit ve değişmez bir doğa felsefesi ve bunun sonucunda aynı
olanın sonsuz tekrarına dayalı siyasi-ekonomik düzenlerin varlığında da "sabit
ve değişmez" Tanrı telakkisinin payı vardır. Tamamen totolojik, kapalı,
sabit ve mutlak bir düşünme tarzına sahip olan toplumların aynı özellikte bir
Tanrı'ya inanmaları, tesadüf değildir. Mezopotamya-Akdeniz havzasında bilinen tarih içerisinde, yani beşbin yıl boyunca
farklı kavimler ve imparatorluk düzenleri olsa dahi "inanılan tanrı"ların
benzerliği ve o tanrılarla insanların ilişkisinin "değişmemesi" söz
konusudur. Bölgedeki "Tanrılar" panteonun da gök, yer, yeraltı, bereket,
aşk, savaş, iyilik-kötülük vb. fonksiyonlarıyla özdeş tanrılar varolmuştur.
Bu Tanrıların bir kısmı insanın ulaşamayacağı ve çözümleyemediği Doğa güçleri
(Güneş, Ay, yıldızlar)dır. Bir kısmı ise insanların hayatını yönlendiren daha
somut ilişkilere müdahale eden, ettiği görülen/tecrübe edilen "insan-tanrılar"
yani hükümdarlardır. İkinciler mutlaka birincilerden referans alan ve onlarla
"akraba" olan yani normal insanlardan üstün ve ayrıcalıklı varlıklardır. İran-Sümer-Babil-Akad geleneğinde Tanrı-kral, kadim Mısır'da Tanrı'nın
(Güneşin) oğlu kral ve Roma'da ölen imparatorun Tanrılaştırılması (August)
söz konusu olmuştur. ÖZGÜRLEŞME NEDİR? Böylece insanlar, rızk dağıtan, istikrar ve adalet vaad eden otoritelere boyun
eğmeyi sürdürecek ve iktidarlar da bu ihtiyaçlar temelinde insanları kullaştıracaktır.
Bu fasit daire, tarihimizin temel çelişkisidir ve ancak özgürlükle aşılabilir.
Özgürlük, temelde insanı kullaştıran, beşerleştiren her tür etkenden arınma,
yani insanlaşmadır. SAHİP OLARAK ÖZGÜRLEŞMEK
Her bir insanın eşit koşullarda ve emek-yetenek-çaba şartlarını yerine getirerek mülk sahibi olması ve bununla birlikte o mülkünün efendisi olabilmesi, yeni bir ekonomi-politik paradigmayı gerekli kılmaktadır. İşte bu insanı efendi yapacak paradigma, özgürlüktür. Mülk'ün sahibi olmak, insanı özgürleştiren bir araçtır. Başkalarına muhtaç olmamak, ihtiyaçlarını karşılayabilmek, kimseye minnet duymamak, gelecekten korkmamak, mülkün sahibi olan insanı özgürleştirir. Kendine güven kazandırır ve topluma faydalı olmasını sağlayacak başka eylem ve yeteneklerini geliştirmek için zaman ve fırsat sunar. Din'in sahibi olmak: Dine yüklenen bu sosyal rol, insanların dini mensubiyetinin "sahip olma"
yerine hiçleşme/yokolmaya dayalı edilgen ilişkilerinin ürünüdür.İslam'ın
insana kazandırdığı 'Eşrefi Mahlukat' misyonu ve şahsiyeti yerine, bu yanlış
din anlayışları üzerinden insanlarımızı kuru kalabalık halinde tutacak kullaştırıcı
cemaatler yayılmıştır. Bir iman etme biçimi olarak Akletmeyi, çalışmayı,
dürüstlüğü, onuru, edebi öğütleyen bir dinin mensuplarından cehalet,
fanatizm, tembellik, ikiyüzlülük, güce tapma ve dogmatizm üreten mekanizma,
adeta tarihin ironisidir. Bu ilişkinin tersyüz edilmesi, hem batılılaşmayı dinin
tasfiyesine indirgeyen politikaların boşa çıkmasını kolaylaştıracak, hem de
sahici ve yerli bir modernliğin, milletin asli kimyası olan İslam'ın değer ve
dinamiklerinin de katkısıyla maya tutmasını ve evrenselleşmesini sağlayacaktır. Din'in asıl sahibi tabii ki Allahtır. Bu manada, herşeyin asıl sahibi odur.
Ve insan yaşamında din dahil, herşey, Allah tarafından insanın emrine ve sorumluluğuna
verilmiştir. Yani, doğa, eşya ve olgular, beden ve ruh, akıl ve vicdan gibi,
peygamberler yoluyla insana bildirilen ölçü, sınırlar, öğüt ve nasihatler yani
din'de insan için bir vasıtadır. İnsanın insan olma şuuruna ermesi,
Allahı ve Allah şuuru üzerinden varoluşunu idrak etmesi, hayat ve ölümün tözsel
olarak verilmiş insan olma amacı için geçici bir fırsatlar bütünü olduğunun
şuuruna varması için din, yani ilahi mesajlar gönderilmiştir. Ancak tarih boyunca insanlar, bu mesajları eski animist-pagan alışkanlıklarıyla
karıştırarak Allah şuurunu tanrıperestliğe, dini, kurumsal din adamları
düzeneğine benzetmiş, her seferinde tekrar peygamberler gönderilerek bu tahrifat
düzeltilmiştir. İslam, Din'in bu manada son düzeltme ve kemale varma
halidir. Özü itibariyle kula kulluğa ve her tür paganizme kesin bir reddediş
mesajı içeren İslam'da, din adamları ve devletlerin elinde başka amaçlara hizmet
eden bir dogmalar yığınına dönüştürülmüştür. İşte bütün insanlar için inen vahiy
mesajına sahip olmak, onu din adamları, devletler ve egemen sınıfların elinden
almak ve bütün insanlar için özgürleşmenin ve esenliğin vasıtası kılmak demektir. Bunun için, her bir insan tekinin Allah'la muhatap olması, Kuranı okuması ve
yorumlaması, her tür dini bilgi tekelinin ortadan kalkması, din adına konuşma
mesleği olan din adamlığı sınıfının tasfiye edilmesi, aklı ve çabası ölçüsünce
ve samimiyetle her bir insanın Allah'ın mesajlarını yorumlayarak hayatına rehber
edinmesinin önünün açılması gerekmektedir. Din, hayattır ve hayatın doğal akışı
içinde toplumların derin ve fıtri ruhu ve sigortası olarak yaşamalıdır. Din'in sahibi olabilmek, insan için bir yol gösterici, öğüt verici ve şifa verici olarak tanımlanan kuran'ın aydınlık mesajlarını klavuz edinmektir.Oysa dinin mensubu olanlar, animist-paganistler gibi, dini teatral, şekilsel ve ayinsel bir dogma halinde güya el üstünde tutuyormuş gibi görünerek, hayatlarının hiçbir anında dine yer vermemektedirler. Çünkü, din, devlet ve mülk gibi, sahibi olunmayınca kulu olunan ve faydasından çok zarar veren bir kurum haline gelebilir. Devletin sahibi olmak İnsan / toplum ve devlet arasında, eğer devlet toplum için bir 'öteki' haline
gelmişse, daima ters orantı vardır; Devlet güçlendikçe, insan/toplum cüceleşir.
Devletin gücü, toplumun güçsüzlüğüdür. Hegemonya itaatten, otorite kölelikten,
güç sadakatten doğar. Mülk ve din, son tahlilde devlete tapuludur. Bu nedenle
insanımızın devletinin sahibi kılınması, bu ülkenin siyasi mücadele
alanının en temel sorunudur. Devletin toplum aleyhine bu tarz güçlenişi ve her şeyi kuşatmasının nedeni,
öncelikle özünde bulunan asli amaca, toplumun örgütlenmiş kolektif ruhu olma
amacına yabancılaşması nedeniyledir. Devlet, bu yabancılaşma sonucu, tıpkı din'in
asli amacına yabancılaşarak bir amaç haline gelip insanüstü bir kuruma dönüşmesi
gibi, toplumun üstünde bir aygıta dönüşmüştür. Artık dilimize de yerleşmiş olan
devlet ve toplum, devlet ve millet, devlet ve vatandaş şeklindeki kullanımlarında
gösterdiği gibi, neredeyse devlet diye ayrı ve özgün bir canlı varlık vardır
ve toplumla, vatandaşlarıyla ilişkiler kurmakta, bu ilişkilerdeki sorunlar tartışılmaktadır. Zaman içinde istismar ve imtiyaz elde eden sınıfların egemen olma ve insanları
kullaştırma çabasıyla, devlet bu asli amacı ve misyonundan uzaklaşarak, güç
sahiplerinin güçsüzleri yönetmesi ve bu ilişkinin sürekliliğinin mekanı ve aracı
haline dönüşmüştür. İşte devletin sahibi olmak, devleti asli amacına geri döndürmek ve bir grup
ya da sınıfın değil, tüm toplumun ortak ve eşit mülkü yapmaktır. Devletin toplum tarafından temellükü, toplumun ve tek tek bireylerin güçlenmesi,
kamusal bir ortaklık üzerinden paylaşması ve dayanışması demektir. Bu bağlamda,
özgürlük, devletin efendisi olan bir toplum yaratır. Ve toplumun efendi olduğu
bir devlet, bireylerin üzerinde tahakküm kurmak yerine bireyleri geliştirmek
ve güçlendirmek misyonunu üstlenir. Kolektif güç ve imkanları, akıl organizasyonu
ile topluma yeniden aktarır. Böyle bir devlet, artık millet demektir. Özgürlük, bu nedenle ekmek - güvenlik - adalet ihtiyacının önünde ve bu ihtiyaçların giderilmesi mücadelesinin odağında olması gereken temel bir ilkedir.
Kaynak: Teolojinin Jeopolitiği-Allah-Vatan-Özgürlük, Ahmet Özcan-(Bakış yay. İst. 2005) Özetlenerek alınmıştır ahmetozcan1@yahoo.com Bu makale toplam 4778 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||