|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Etyen Mahçupyan
Muhafazakârlığın vatandaşlık anlayışı
AK Parti’nin muhafazâkar demokratlık adı verilen ideolojisini oturtmak üzere çaba sarf eden Yalçın Akdoğan’ın Yorum sayfasında çıkan makalesi, bu olgunlaşmamış yaklaşımın nerelerde tıkandığını gayet açık bir biçimde ortaya koymaktaydı. Ülkenin gerilim alanları arasında sayılan Kürt meselesine sıra geldiğinde Akdoğan önce haklı olarak şu tespitte bulunuyor: “Farklı etnik kökendeki insanlar, sadece bu farklılıklarını esas alan bir siyaset gütmeye başladıklarında bu kez kendileri yeni bir ayrımcılığa ve dışlayıcılığa kapı açabilmektedirler.” Gerçekten de kimlik meselesinin hakiki anlamda çözümü ancak ötekinin aidiyetini dikkate alan bir birliktelik ürettiğiniz zaman mümkün. Siyaset sadece etnik kimliğe saplanıp kaldığı zaman, söz konusu grubun toplumun geri kalanı ile bir ortaklık tesis etmesi son derece güçtür ve manevi bir parçalanmanın yaşanması çoğu zaman kaçınılmaz olur. Nitekim son dönemde devletin bu meseleye ilişkin yürüttüğü politika kapsayıcı olamayan bir Türk kimliği üzerinden yapıldığı için, doğrudan ayrımcılık üretmekten öte gidemedi. Ancak bu basiretli tespitten sonra Akdoğan birden pek de ‘uygun’ kaçmayan bir önermede bulunabiliyor: “Eğer birileri herkesin aidiyet hissettikleri bir bütünü bölmeyi amaçlarsa iki şey ortaya çıkar: Birincisi insanlar bunu mevcut yasalar çerçevesinde siyasi bir fikir olarak savunurlarsa, siyasi ve hukuki bir mücadelenin konusu olurlar. İkincisi eğer bunu illegal bir örgütlenmeyle ve terör yoluyla gerçekleştirmeye soyunurlarsa güvenlik mücadelesinin konusu olurlar.” Önce işin hafif kısmından başlayalım: Bazı insanlar “mevcut yasalar çerçevesinde siyasi bir fikir” savunuyorlarsa buna karşı niçin siyaseten durulmuyor da “hukuki bir mücadelenin” konusu oluyorlar? Adamlar zaten mevcut yasalara uygun davranmışlar... Buradaki ‘hukuki mücadele” ne denli hukuksal acaba? Yoksa hukuk istenmeyen siyasi fikirlerin bertaraf edilmesine hizmet eden ideolojik bir araç mı? Demokratlıkla hiçbir ilişkisi olmayan böyle bir düşüncenin Akdoğan’ın kaleminden nasıl çıktığına ilişkin ipucu ise alıntının ilk cümlesinde gizli. “Eğer birileri herkesin aidiyet hissettikleri bir bütünü bölmeyi...” demek epeyce garip, çünkü eğer o birileri ‘dışarıdan’ gelmiyorlarsa ‘herkes’ denen bütünün parçası demektir. Diğer bir deyişle eğer bir toplumda farklılıklar mevcutsa, artık kimse ‘herkes’ olamaz. Kısacası kendilerine Türk ve Kürt aidiyetlerini eşdüzeyli olarak, yani birbirini dışlayan birer etnisite biçiminde benimsemiş grupların olduğu bir toplumda ‘herkes’ ne Türk’tür ne de Kürt. Zaten tam da bu nedenle etnisiteyi aşan ortak bir vatandaşlık tasavvuruna ihtiyaç duyulur. Aynı nedenle hiçbir fikir hukukun içinde kalarak siyasallaştığı sürece ‘bölücü’ değildir; ama o fikri hukuka dayanarak engellemek isteyenler bölücüdür... Akdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin üst kimliğini de Anayasa’daki ‘Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ cümlesinde arıyor. Bu yaklaşımın doğruluğu konusunda ise ‘Anayasa hukukçularını’ ve Genelkurmay Başkanı’nı tanık gösteriyor. Ne var ki bir yanlışın çok insan tarafından tekrarı onu doğru yapmaz... Söz konusu cümle Türk olmayı vatandaşlıkla bağdaştırıyor gibi dursa da, bu vatandaşlığı Türk devletine bağlılık olarak sunduğu anda, vatandaşlığı devletin uhdesine sokmakla kalmıyor, o devleti de ontolojik olarak vatandaştan önce ‘Türk’ ilan ediyor. Bu durumda örneğin Kürtlerin Türk devletine vatandaş oldukları için, yani devletin niteliğinden hareketle Türk olmaları bekleniyor... Ancak hayat böyle savruk tanımlar üzerinden sağlıklı ve kalıcı toplumların oluşmasına izin vermediği gibi; bu savruklukla yüzleşemeyen muhafazakarların ‘demokratlığı’ da hayali bir imaj olmaktan öte gidemiyor. ZamanBu makale toplam 141 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||