-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
<m:blue>Leo Strauss ve şakirtleri</m:blue>
Alaattin Diker
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Leo Strauss ve şakirtleri

Siyasi Paradigma Değişirken

Uzun zamandır dünyamızda «ortak değerler» ve «küreselleşme» gibi anahtar kavramlara atıfta bulunarak politika yapılıyor, Ekonomi, siyaset ve kültür çevrelerinde anılmak istiyorsanız, kendinizi bu ortak değerlere bağlı hissedecek ve küreselleşme taraftarı olduğunuzu beyan edeceksiniz. Bu sınav çağdaş engizisyon mahkemesi konumuna erişti. Benim yanımda olmayan bana karsıdır ideolojisi , artık kim iyi kim kötü veya kim çağdaş kim alaturka kendisi belirliyor.

KUMDAKİ İZLER

İngiliz gazeteci Will Hutton gecen yıl yayımlanan World We´re In kitabında, çağın bu iki kavramının pek çok gerçeğin yüzünü gizlediğini açıkladı. Tezlerinden birisi; günümüzde küreselleşmeyi işleyen değerlerin eski veya liberal toplum teorisiyle veya geleneksel Avrupa değer yargılarıyla hiçbir ilgisi olmadığıdır. ABD kuruluş efsanesine geri dönmüştür. Siyaset filozofu Leo Strauss ilk göçmenlerin tasavvur dünyasını yeniden - çağın gereklerine uygun biçimde- ele almış ve kuramsallaştırmıştır. Ekonomi politikalarıyla ilgili alt yapıyı daha sonra Milton Friedman ve Friedrich A. Hayek hazırlamıştır. Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki ilk adayı Cumhuriyetçi Parti´den Barry Goldwater´dir. Onun takipçileri Reagen ile Bush aynı programı bir dünya devletinde iktidara taşımıştır.

Bilindiği üzere, yeni kıtaya göçün başladığı 16.yüzyılda Avrupa kiliselerinde sürekli Türk tehlikesi konusu işleniyordu. Bu söylemin kolektif korku yarattığını ve onun üzerine de kıyamet ve deccal vakasının kurgulandığını tarihten öğreniyoruz. İlk göçmenlerin Amerika´ya bu Armegedon ruhunu taşıdığını ve Avrupa kıtasında yaşanan reformasyon ile aydınlanma çağını içselleştiremediklerini varsayabiliriz.(1)

Avrupalı aydınlar, yeni kıtayı yeşerten liberal düşünce geleneğini savunurken, ABD´li stratejistler Alman milliyetçiliğine hayat veren düşünürleri yad etmekle meşguller. Bu köklü dönüşüm yeni bir hadise değil. Avrupa ve Amerika arasında söz konusu düşünsel köprüyü kuran bir siyaset filozofu: Leo Strauss.

Leo Strauss´un Amerika’ya gitmeden önce kabbalist ve esoterik izler taşıyan Alman filozof Johan Georg Hamann´in (1730-1788) Golgate isimli eserini incelemesi Amerikan ruhunu okşamasını kolaylaştırmış olabilir. I. Kant, çağdaşı Hamann´i `Çöl Vaizi´ olarak tanımlardı.

Leo Strauss (1899-1973) , elitist ve antiliberal bir Siyonist gençlik hareketi olan “Mavi-Beyaz” a 1921 yılında katıldığında Ernest Cassierer´in yanında doktorasını bitirmişti. 1930 yılında Heideger ve Schmitt ile fikri tartışmalara girebilecek derecede cesur bir eleştirmendir artık. Martin Buber ín çıkardığı der Jude dergisinde yayınladığı makalelerde şeriattan uzaklaşan ve yozlaşan Musevileri yerden yere vurur. Bozulma ve çöküş öyküleri uzun yıllar aydınlanma karşıtı görüşlerine eşlik edecektir.(2)

Martin Heidegger´le karsılaşması düşünce dünyasında ilk esaslı dönüşümün habercisidir. Max Weber´in «karizmatik hakimiyet» kuramından Heideger´in «karizmatik lider» kavramına yönelir. İleriki yıllarda “Meğer tek kelime anlamadan Heideger´in derslerini takip etmişim” itirafında bulunur.(3) Almanya´yi terk etmeden önce yayımladığı “Spinoza´un Din Eleştirisi”(1932) isimli son kitabında filozofun Avrupa aydınlanma düşüncesine kapılarak - Hıristiyan filozoflar Descartes ve Leibniz kadar - dinine sadık kalmamakla suçlar. Ona göre Leibniz, “Musevi doğdu, ama Musevi ölmedi”. (4)

1932 yılında Almanya´dan ayrılırken cebinde görüşlerine destek verdiği Carl Schmitt´in tavsiye mektubu vardır.

Henüz 34 yaşında iken 1933 yılında Paris´te «Hobbes´te Din Eleştirisi» üzerine incelemelerde bulunur. Çalışması Goethe´nin “Batı-Doğu Divanı”ndan bir alıntıyla başlamaktadır:

“Hak ve batıl arasındaki mücadele insanlık ve dünya tarihinin yegane ve asil konusudur”. Strauss´a göre, eğer Goethe haklıysa Hobbes ve Leviathan tarihi bir önem arzetmektedir. İngiltere´deki araştırmalarını tamamladıktan sonra kitabı 1936 yılında Oxfort Press tarafından basılır.

Ancak, kitabında kullandığı ifadeler yoruma gerek bırakacak türden değil. Hobbes´in anlayışına yakın `din politikanın rakibidir´ görüşü hakimdir eserine. Zira, politika için şiddete dayalı ölüm en büyük kötülüktür. Buna karsın din bu tür ölümden daha büyük kötülüğün var olduğunu öğretiyor.(5)

Peki, bu durumda siyaset ve siyasetçi ne yapmalıdır ? İnsanların öldürülme korkusu yaşamadan birlikte yaşamalarını mümkün kılmalıdır. Herkesin herkese karşı olduğu insan doğasının yatkın olduğu devlet içinde veya devletlerin kendi arasındaki sürtüşmeden doğan savaş gerçeğini aşmalıdır. Politika mesleğinin böyle açıklanması insana iyimser değil, aksine karamsar bakılmasından kaynaklanıyor.

Din ise insana başka öncelikler öğretiyor. Bu yüzden, eğer din öğretisi çürütülürse politika varolma iddiasını sürdürebilir. Hobbes´in sıkıntısı iste burada başlıyor. Leviathan´in tüm felsefi temeli vahiy ve ilahi dinlere yönelttiği eleştirilerde gizlidir.

Hobbes görünürde ateist bir aydın değildir. Eleştirilerini vahyin özüne veya kendisine değil, onun hakkında yapılan teolojik yorumlara karşı yapar. Yürüttüğü mantık şöyle açıklanabilir:

“Amentü´ye-evet. Tanrı´ya itaat-evet. Ama, bir emrin gerçekten Tanrı katından gelip gelmediğini nereden anlayacağız?”

Strauss, Hobbes´de din eleştirisi üzerine yaptığı araştırmalarını ileriki yıllarda - Platon gündemimde gerekçesiyle - sürdürmedi veya sürdürmek istemedi. İktidar sahiplerinin sırlarını ifşa ettiği için Machiavelli´yi sevmediği gibi, batılın yuvalandığı kurumlara ve egemen kesimin kötü iradesine karşı çıkmayan Hobbes´i siyasi düşünür saymaz. Elitist ve devrimci bir ruhun izlerini yakaladığı faşist ideolog Carl Schmitt ile elitist filozof Ibn Meymun üstadları kabul edilmelidir.

1949 yılından itibaren Chicago Üniversitesinde siyaset felsefesi dersi okutan Strauss; «The Political Philosophy of Hobbes. Its Basis and Its Genesis». eserinin Almanca ilk baskısına (1965) yazdığı önsözde, araştırmalarının merkezinde “politik-teoloji sorun” ile “Ortodoks - Musevi ve Hıristiyan- ilahiyatları eleştirisinin ne derece başarılı oldukları” konusunun yer aldığını belirtir. Acaba, yukarıdaki bu ifade Hobbes´in siyasi felsefesiyle ilintilenebilir mi?

2 Ekim 1935 yılında yakın arkadaşı Gershom Scholem´e yazdığı bir mektup bu mevzuda bazı ipuçları veriyor.: “eğer zamanım ve gücüm olursa on yıl içinde Moreh üzerine bir kitap yazmak istiyorum Şimdilik önümüzdeki yıl «Hobbes political science in ist development » baslığı altında Moreh`e Giriş yayımlayacağım”.

«Moreh» ortaçağın en ünlü Musevi filozofu İbn Meymun´un Delâletu’l-Hâirin isimli kitabının İbranice kapağının ilk kelimesidir. Rehber veya kılavuz anlamında kullanılır. Strauss 1935 yılında İbn Rüşt´ün çağdaşı bu ünlü filozof hakkında Berlin´de bir kitap yayımlar: «Felsefe ve Şeriat - İbn Meymun´un Anlaşılmasına Katkılar» Ardından, Hobbes kitabına paralel bir şekilde İbn Meymun üzerine iki ayrı makalesi yayımlanır: «İbn Meymun´da Peygamberlik Öğretisi ve Kaynakları», 1935; «İbn Meymun ve Farabi´de Siyaset Felsefesi», 1936.

Buradan, Strauss´un Hobbes araştırmasını Delâletu’l-Hâirin´a giriş olarak anladığını çıkartabiliriz. Sanıyorum Hobbes kitabı bu açıdan hiç okunmadı ve karşılaştırılmadı. Musevilik tarihinde çığır açan Moreh Nebukhim isimli eserin Strauss´un öbür araştırmaları için bir çıkış noktası olduğu pek fark edilmedi.(6)

Üç bölümden ibaret Moreh Nebukhim´i yazmasının amacı, “ilim meşalesiyle din mabedini aydınlatmaktır”. İlk bölümde Tanrı kavramını tanımlar, ikinci bölümde Tanrı’nın varlığını delilleriyle açıklar. Üçüncü bölümde Tanrı´nın insanlık ve dünya ile ilişkisini ele alır. Yeryüzünde iki tür insan bulunmaktadır: İlim tahsil etmek imkan ve iradesi olmayan sade müminler ve filozofların tecrübelerini kutsal kitapta bulup Tevrat´ın sırrına eren bilgeler. İbn Meymun, Mishneh Torah tefsirini sade kullar, Moreh Nebukhim’i ise inançlı seçkinler için yazdığını belirtir. (7)

Yine, arkadaşı Scholem´e 14 Şubat 1934´de yazdığı bir mektupta, Hobbes çalışması sayesinde 17. Yüzyıl İngilteresi’nde ki siyasi-teolojik durumu derinliğine anladığını söyler: “Bu çalışmamın hemen akabinde Musevi şeriatının - özellikle Mishneh Torah ve Hil´chot Melachim - sahip olduğu önemi etraflıca incelemeye başlayacağım”. Görülüyor ki, Strauss İngiltere´deki siyasi durumu teolojiyle ilintilendirir ve Hobbes ile İbn Meymun´u içiçe görür. Sonraki yıllarda Strauss´un yoğun olarak «Mishneh Torah»(Talmud Tefsiri) ve bilhassa Hil´chot Melachim (Krallar ve Savaşları) bölümü ile ilgilendiğini görüyoruz.. Gerçi Strauss ne Hobbes kitabında İbn Meymun´dan bahseder, ne de İbn Meymun araştırmasında Hobbes ismi geçer; ancak yazılarının birlikte okunması ve düşünülmesi gerektiğini dostlarına gönderdiği mektuplardan öğreniyoruz.8)

Strauss´un aslında dini bir araç olarak gördüğünü, istikbalde ticaret ve siyasette zirveyi yakalayacak öğrencileri çok iyi kavrayacaklardır.(9)

SATHI MÜDAFAADA BİR KLASİK DÜŞÜNÜR

Leo Strauss, Hitler´in akıl hocası ve Hitler´e iktidar yolunu açtığı için sonradan Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirilen hocası Carl Schmitt´e 70 yıl önce yazdığı mektupta hayata bakışını şöyle özetler: “İnsan doğası gereği kötü olduğu için, egemenliğe ihtiyaç duyar. Ancak, egemenlik insanları bir birlik içinde başka insanlara karşı birleştirilerek kurulabilir. İnsanların birleşmesi mecburen başka insanlara karşı bir akittir”.(10)

İzleyicileri bu yüzden yeminli ve etkili bir siyasi topluluk oluştururlar. Hiçbir zaman iyi ve barışçı bir dünya düzeninin kurulabileceğine inanmazlar. Sürekli kuşkuyla baktıkları Birleşmiş Milletler gibi bir teşkilat - felsefeleri gereği - olamaz ve olmamalıdır.

Nasyonal Sosyalist Partisine üye olduktan sonra C.Schmitt´in siyasal kavram anlayışı, dış politikaya bağlı «alan modelinden» devrim veya iç savaşına içine alan - şiddet ve kuvvet merkezli - bir «yoğunluk modeline» dönüşür. Bu siyasilik bir bütünün ya da sistemin bir parçasını oluşturmaz, aksine varoluşsal önemiyle condito humana´nin kökten ve total bir boyutudur. O köktenci boyut varoluşçu değil, dinsel, yani teolojik olarak anlaşılmalıdır.

Zira, siyasiliğin kökleri insanoğlunun ilk günahında aranmalıdır; daha sonraki siyasiliğe vahyin otoriter gücü yansır. Görüldüğü üzere C.Schmit politik bir teolog ve teknik ve ekonominin öncülüğünde «Deccal» (Antichrist) ile mücadele eden köktendincidir.

Leo Strauss´un siyasi felsefesi her ne kadar Schmitt´in siyasi teolojisiyle doğrudan akraba olmasa da, hayat ve dünya ile kurulan ilişkilerinde yalnızca Tanrı ve şeytanı tanıyan bir öğretiden daha az köktendinci değildir. Carl Schmitt´in liberal düşünceye yönelik saldırılarını alkışlayan ve özümleyen Straus siyasi çizgisini açıkça belli eder. (11)

Carl Schmitt, siyaset teorisini insanın doğuştan “kötü” ve “tehlikeli” olduğu varsayımı üzerine kurar. Özgün siyasi düşünce sisteminin temel şartı bu pesimist insan anlayışıdır.(12)

Antropolojik düşünce temeline dinsel dayanaklar arayan Schmitt´e göre siyaset teorisi ile teoloji benzer düşünce önkoşullarına sahiptir. İkisi de insanı tamamen ve varoluşsal kavramak iddiasındadır. Teolojinin siyasi olan her şeyin zorunlu önkoşulu olması ademoğlunun ilk günahı ile alakalıdır. “İlk günahı inkar etmek tüm toplumsal düzenin tahribine yol acar”(BdP s.62) İnsanlar kötü olduklarından sürekli düşmanın saldırabileceği hesaba katılmalıdır. Schmitt´in sıkça kaynak gösterdiği T. Hobbes´e göre de “herkes bir başkasının düşmanıdır ve onu yok etmek ister”. (13) Ve bu fikir Carl Schmitt´i ünlü tezi «Dost-Düşman» ayrımına götürür.

Düşman, Schmitt´e göre varlığı bile tehdit oluşturan “öbürüdür, yabancıdır”(BdP s.27) Mevcut imkanlarına göre mücadele eden insanların tümüdür (BdP.s.29) Buna karsın dost kavramının ne olduğu açık şekilde belirtilmez. Bir bakıma düşmanın tehdit ettiği her kişi dost sayılır. Düşmanınız varsa dost ararsınız görüşünde olan Leo Strauss´ta düşman kavramına öncelik verir. `Dost-Düşman ayrımı, siyasi tavır ve eylemlerin dayandığı özgün bir siyasi ayrımdır´.(BdP, s.26) Bu ayrım etik açıdan «İyi-kötü», estetik bakımından «çirkin-güzel» veya ekonomik yönden «yararlı-zararlı» gibi kategorilerle beraber.

Schmitt´in bahsettiği düşmanı liberalizmde gördüğü düşüncesi yaygındır. Leo Strauss, Schmitt´in liberalizm eleştirisinin altında, din karşıtı dünyevi bir düşmanla kıyametten önce vuku bulacak son hesaplaşma öncesi bir çatışma algılar .(BdP.s.93)

Bu kavram Schmitt`te şeklen ve muhteva olarak bostur. Ama, düşmanın kişisel veya ticari bir rakip olmadığı ve mutlaka kamusal düzeyde anlaşılması gerektiği kesindir. Peki, düşman nasıl tespit edilir ? Bu soruya verilen ` bağımsız bir kararla´ yanıtı muallakta kalıyor.

Egemen olmak burada kararın kurallara bağlanmaması demektir. Eğer; düşman ve dost hakkındaki karar kurallara bağlı ise, karar artık bağımsız değildir. “Normatif açıdan bakılırsa karar zaten hiçten doğmuştur. Karar alımındaki bu kural veya norm eksikliği diktatörlüğü çağırır.(14) Bu nedenle, Schmitt´in siyaset ve demokrasi kavramları seçimlerden ziyade diktatörlük yöntemleriyle örtüşmektedir. (15)

Fakat, düşman kendini saldırı veya savaş yoluyla da düşman olarak tanımlayabilir. Savaş örgütlü siyasi birlikler arasında silahlı bir mücadeledir. (BdP, s.33) Buradaki siyasi birlik Schmitt´e göre ne demektir önce onu açıklığa kavuşturalım. Kendi durumunu kavrayabilecek, düşman ve dostunu tanımlayabilecek ve savaş yürütebilecek durumunda olan her topluluk siyasi birliktir. Bu siyasi birlik düşmanını tespit etmek zorundadır, zira düşmanın belirsizliğinden ya da belirlenememesinden dolayı herbir korku doğar.

Uygun kararı almak için yetkinin nereden alındığı önemli değildir. Siyasi birliğin önemli bir şeklide devlettir. (BdP, s.45) «Devlet=Egemenlik=Karar» denklemi onun bu konudaki fikirlerini özetler.

Dost ve düşman hakkında karar alma yeteneği olarak egemenlik, siyasetin özü dost-düşman zıtlığını şart koşar; yani «devlet kavramı» «siyasilik kavramı» olmadan düşünülemez.(BdP, s.20) Devlet denilen varlık düşman ve dost hakkında verilen bağımsız kararın kendisidir. Bağımsızlık ne zaman düşman tarafından tehdit ediliyor, bu tehdit neden ibarettir ve bağımsızlığı korumak için ne zaman savaşa girilecektir kendisi karar alır. İlan edilmiş düşmanlık olarak tanımladığı savaşı “ciddi ve istisnai bir vaka” olarak yorumlar.(BP, s.35)

Olası bir imkan olarak “istisnai vaka” siyaset kavramının daha iyi anlaşılmasına yarıyor: Savaş tehlikesi ortaya çıktığı için siyasi kararlar alınmak zorundadır Siyasilik kavganın kendisi değildir, bilakis savaş olanağının belirlediği reçel bir eylemdir. “Büyük siyasetin zirveleri ayni zamanda düşmanın çok net bir şekilde düşman olarak görüldüğü anlardır.”(BdP, s. 67) Carl Schmitt, bu durumu “devletin karar anına indirgenmesi” olarak kabul eder. Çünkü, bir devletin bağımsızlığı “egemenlik değil karar tekelini elinde tutması” demektir.(16) Ne için olduğu değil, kararın alinmiş olması esastır; zira karar alamayan siyasi birlik artık siyaseten tükenmiştir. (BdP, s.52)

Siyasetin yalnızca toplum içinde ekonomi, sanat veya din gibi bağımsız bir alan oluşturduğu fikrine itiraz eder. Gerçi siyaset bağımsızdır, ama diğer toplumsal alanlarla “aynı ve benzer değildir”(BsP s.26 / Leo Strauss´un önerisi üzerine değiştirilmiştir.) Dost-Düşman farkı öteki ayrımlardan apayrı derinliği olan bir zıtlıktır. Bir çok sosyal sahanın depolitize edilmesinin suçunu liberalizme yükler ve beşeri hayatin siyaset dışında özerklik kazanmasına karşı çıkar.(BdP,s.71) Bu anlayışın karşısına en azından - kendi imkanlarına göre- siyasi olabilecek «total devlet» modelini çıkarır.

Nasyonal Sosyalizmin totaliter devlet anlayışı Alman devlet düşüncesi geleneğinden bir sapma değildir. Batı dünyasında Kant´tan ziyade Hegel felsefesinin muhafazakar düşünceyi şekillendirdiği ve muhafazakarların da özellikle `bireysel özgürlüklerin somut bir gerçeklik olan devlet içinde korunması´ fikrine ram oldukları anlaşılıyor.(17)

Bu etki Carl Schmitt´in, bireysel hak ve özgürlüklerin devlet karşısında savunularak değil, devlet içinde aranması, yönündeki vurgusunda çok belirgindir. Pozitivist hukuk bile devlet ve özgürlüğün birliği mantığını değiştirememiştir.(18)

Herhangi bir zıtlık, insanları dost ve düşman olarak sınıflara ayırabilecek bir güce erişirse, o artık siyasi bir zıtlaşmadır. Özel durumlarda mensuplarının hayatına hükmetme gücü olan her cemaat aslında siyasi bir topluluktur. Yani, liberalizmin `devletin ortadan kaldırılması ´ arzusu siyaseti ve devleti ortadan kaldıramaz, zira iktisadi boyutun vurgulanması yalnızca her alandan olduğu gibi ekonomiden hareketle de siyasi noktanın yakalanabileceğini gösterir.(BdP s.76) Devletin hedefi iç barışı korumak, asayiş ve düzeni tesis etmektir.(BdP s.46) Mesela, iç savaş hali bir devletin kendi varlığını sorgular. Devlet ancak homojen bir yapıya sahipse düşmanla mücadeleye muktedirdir. Sorunları olmayan bir devlet dahilinde dost-düşman ayrımı, dolayısıyla politika yapılamaz. Burada, C.Schmitt´in siyaset ile devleti özdeşleştirdiğini görüyoruz.(BdP.s.30) Bu sayede siyasetin ilk özgün anlamını koruyarak “yerel politika” veya “eğitim politika”sından bahsetmemiz mümkün olmaktadır. Siyaset kavramlarının hepsi - kilise ve din çatışmasında görüldüğü üzere - polemik yüklüdür. Bu yüzden siyaset kavramı - birincil anlamıyla- devletlerarası alanla sınırlı kalmalıdır.

Eğer; devlet siyasi olanı, siyasette bir rakibin varlığını şart koşuyorsa; devlette bir düşmanın varlığını şart koşar. Buradan, düşman olmadan devlet ve siyasetin yürümeyeceği sonucunu çıkartabiliriz. “Yeryüzünde tek bir devlet var olduğu sürece sayısız devlet bulunacak ve tüm yerküreyi ve insanlığı kapsayan bir dünya devleti gerçekleşmeyecektir.”(BdP.s.54)

POSTMODERN BİR GULLİVER MACERASI

Leo Strauss’un şakirtleri bugün muhafazakarIığın en aşırı ucu olan elitist bir dünya görüşünü savunuyorlar: Çağdaş eşitlik kültü, kahramanlık, fazilet, yaratıcılık gibi tüm seçkin özellikleri yokediyor. Geçmiste yıkıma yolaçan hep fikirler olmustur..Felsefe önemli, fakat aynı zamanda tehlikelidir. Bu yüzden akıl fukarası halk için yapılmamıştır. Antik felsefe, herkesin anlayabileceği exoterist yönünün yanında, esoterik manasının olduğunu biliyordu. Bu manada geniş kitlelere ifşa edilmesine izin verilmeyen egemenlik ve düzenin sırrı saklıdır. Bu gizemi açıklayan Machiavelli ise modern çağın ipliğini pazara çıkarmıştır.

Bu felsefenin bir süper gücün politikasını nasıl etkileyebildiğini birlikte izliyoruz. Ingiliz yazar Will Hutton´a göre, batı demokrasilerinde 2.Dünya savaşı´ndan beri `böylesine gerici bir siyasi program´görülmemiştir.

Samuel Huttington, Francis Fukuyama, Robert Kagan, Zbigniew Brzezinkski gibi ünlü isimlerin ideolojik temelini ingiliz ampirizminde değil, Carl Schmitt veya Leo Strauss´un eliter ve devrimci fikriyatında aramak okuyucuyu şaşırtmamalıdır. Uluslararası ilişkilerin askeri güç kavramıyla sınırlanması ister istemez Schmitt´in `Dost-Düşman-Teorisi´ ni hatırlatıyor. Aynı fakültede totalitarizm üzerine dersler veren musevi aydın Hannah Arendt, Strauss´u “Yahudilerin gerçek durumundan bihabersin ve temsil ettiğin fikrin partisi Almanya´da seni üye olarak bile kabul etmez”, diye azarlayınca ömür boyu onunla konuşmaz.(19)

Wilson´un Cemiyet-i Akvam fikrinden BM´in ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı ve güç kullanmama ilkelerine uzanan Amerikan dış politikası geleneğinden iz kalmadı. İlk olarak Alman asıllı papaz Reinhold Niebuhr 1944 yılında kaleme aldığı «Aydınlığın Çocukları ve Karanlığın Çocukları» isimli bir yazısında iyimser ve saf Amerikan dış politika geleneğini eleştirmeye başlamıştı .Kendi çıkarları bir üst yasaya veya denetime açık ‘Aydınlığın Çocukları ‘, yani ABD önderliğindeki batı demokrasileri ile acımasızca kendi çıkarlarını gözeten Karanığın Çocukları, yani Nasyonal Sosyalizm ve Komünizm arasında uyumsuzluk mevcuttur. Bu mantığa göre; karanlığın çocukları kötü, ama aynı zamanda uyanık, iyiliğin çocukları ise iyi, ancak aptaldırlar. Bu nedenle safdilliği bırakıp, kötülerin akıllılığını öğrenmelidirler. Realpolitika yapmak onlardan beklenendir.

Bu uzun siyasi serüvende ikinci adımı yine Alman asıllı ve Chikago Üniversitesi Siyasal Bilgiler profesörü Hans Margenthau atar. 1948 yılında yazdığı «Politics among Nations» isimli eserinde liberalizmi lanetler ve siyasileri tarihin özü ebedi bir iktidar kavgasına çağırır.

Straussianizmin yıldızı paradoksal bir şekilde 60´li yıllarda Yeni Sol hareketle aynı zamanda yükselmeye başlar. O günlerde sol hareketin bir kısmı hippi ve zencilerin yol açtığı huzursuzluktan dolayı sağa kayarlar. Leo Strauss´un ilk peşine düşenler bir bakıma eski maksistlerdir. Richard Perle, kendisiyle röportaj yapan Yeşiller Partisi önderlerinden Daniel Cohn-Bendit´e “Bana gençlik yıllarımı hatırlattın” diyerek gözleri dolar. Yine, Irving Kristol “Bir hareketi hayata geçirmek istiyorsan önce teorik bir organ yarat” diyen Lenin´e atıfta bulunarak marksist mazisini çağrıştırır. Sosyalizmin “Istiyorsan iyi bir düzen kurulur” kesin inancını Amerikan muhafazakarlığına onların taşıdıkları anlaşılıyor.(20)

Strauss taraftarlarını Amerikan muhafazakarlığından ayıran yön yalnızca devrimci ruhları değil, Tanrıtanımazlıkları da köktendinci çizgiden onları uzak tutuyor. Nihilizm tutkuları yüzünden, yeryüzüne birgün huzur ve barışın hakim olabileceği kanaatini gercekçi bulmuyor ve hatta Birleşmiş Milletler idealini ciddiye almıyorlar. Eliter doktrinleri ikinci tabiatları olmuş durumda. Esoterik bilgileri ise Lenin´in devrimci elit ilkesini hatırlatıyor bize. (21)

KAYNAKÇA

1) Bak.Jean Delumeau; La peur en Occident -XIV-XVIII siecles, Paris 1978

2) Bak. Harald Bluhm: Die Ordnung der Ordnung - Leo Strauss; Berlin 2002

3) Neuer Zürcher Zeitung - Eylül 1996 ; R.Gross, Zwischen Athen und Jeresalem

4) Bak.H.Meier, Die Denkbewegung von Leo Strauss -1996

5) TAZ- 28.9.2001, Die Prioritäten des Leviathans

6) Harald Seubert, Die Wiederkehr eines großen Philologen. Probleme der Neueren Leo-

Strauss-Literatur. Vortrag, München, 29. Juli 1997

7) Bak. M.Ruben Hayoun, Maimonides, München 1999

8) Bak.Leo Strauss: Gesammelte Schriften, Bd. 3: Hobbes’ politische Wissenschaft und

zugehörige Schriften und Briefe. Weimar 2001

9) Neuer Zürcher Zeitung - Ocak 1998, Religion als Instrument

10) Heinrich Meier, Carl Schmitt, Leo Strauss und ‘Der Begriff des Politischen’ zu einem Dialog

unter Abwesenden. Stuttgart 1988

11) Die Zeit, 50 /2002

12) C.Schmitt, Begriff des Politischen, 1996 s. 61 -65

13) Thomas Hobbes, ,,Leviathan”, Hrsg.: Jacob Mayer, Stuttgart, 1980, s. 114

14) Christian Graf von Krockow: Die Entscheidung, Frankfurt/New York, 1990, S. 61

15) Carl Schmitt, Die Geistesgeschichtliche Lage des heutigen Parlamentarismus, Berlin 1991 ,

s.10-23

16) Christian Graf von Krockow: Die Entscheidung, Frankfurt/New York 1990, s.. 60

17) Richard Münch, Die Kultur der Moderne Cilt 2 s.789-790

18) Richard Münch, s. 792

19) Bak. Harald Seubert, Die Wiederkehr eines großen Philologen..,

20) Freitag - 18 / 2003

21) TAZ-17.03.2003

kAYNAK: YARIN Dergisi, Haziran,2003
Bu makale toplam 3026 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2350, Satış 1.2470; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7570, Satış 1.7730
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi