- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Ahmet Özcan
Açık mektup: A.Gramsci
"Bazen, çıkış (başlangıç) ve amaç (sonuç) sohbete dalarlar.
Amaç der ki: "Ben olmasaydım, amaçsız olurdun" Çıkış der ki:"Bu doğru ancak bir düşün hele; amaçsız olsa idim ne olurdu? "Bu benim ölümüm olurdu" der amaç, Çıkış gülümser: "Eee, yaşam böyle işte, birader." Ödon Von Horvath
1980'li yılların sanırım ortalarıydı, entellektüel bir sol çevre tarafından
başlatılan "sivil toplum" tartışmaları vesilesiyle seninle tanışmıştık.
Açıkçası tam olarak ne senin ne de "sivil toplum" kavramıyla kastedilenin
anlaşıldığını söyleyemeyeceğim. Bütün fikir ithalatı ve intihali vakalarındaki
karakteristik özelliğimiz olan "bağlamından kopuk ve maksadından bi haber"
tarzda fikir edinme kuralı, senin içinde aynen geçerli oldu. 12 Eylül darbesi
koşullarında "sivil toplumculuk", tabii devlete (orduya) kafa tutmanın
ve itiraz etmenin bir tür "meşru ve örtülü" dili olarak yaygınlaşmıştı.
Ortodoks ve liberal Marksistler arasında yöntem tartışmasına indirgenen "sivil
toplum" meselesi, 1990'lı yıllar boyunca dindar-muhafazakar kesimin hak
ve özgürlük taleplerinin sembolik dili oldu . Toplumun Devletle kavgalı her
kesimi en az bir kez bu "kavram" üzerinden konuşmayı denedi . Sonuçta, en azından politik strateji bağlamında içeriği ve anlamı sana ait olan "sivil toplum" kavramı, hegemonya, tarihsel blok, modern prens, organik, bürokrat ve geleneksel aydın, pasif devrim, manevra ve mevzi savaşı gibi sana ait akraba kavramlardan kopuk bir halde uzun süre semalarımızda asılı durdu. Tabii ki, iyice tüketilerek, artık "demode" hale geldi. Bay Gramsci, Söze "sivil toplum"la girdim, çünkü İtalya ve Türkiye, her biri kendi
özelinde, bu kavramın bütün çağrışımları ekseninde "sorunlu" politik
yapılara sahip. Öncelikle askeri tarım imparatorluklarının -Batı ve Doğu Roma'nın-
bakiyesi olarak devletlerimizin kendisini sürekli yeniden üretme -süreklilik
ve kopuş- dinamiği var. Yine, Örgütlü dinlerimizin (kilise ve tarikatler) politik
kertedeki nüfuzu, yeni devlet (modern prens) yapısı ile bu nüfuz arasındaki
direkt ya da dolaylı çelişkiler ve bu görünen çelişkilerin gerisindeki özdeşliklerle
"laik" düzenlerimiz de benzeşiyor. Sicilyalı aydın Leonardo Scascia'nın şu tespiti bizim için de geçerli: Aramızdaki en önemli fark, galiba zaman farkı. İtalya bazı konularda bizden
50, bazı konularda 20 yıl ilerde. Faşizm, İtalya' da Devletin dışındaki iki özerk gücün, Burjuvazi ile kilisenin
ve yine bunların hegamonya alanları olarak Kuzey ile Güneyin "Devlette"
toplanma çabasını ifade ediyor. Musollini dahil, 1919'da kurulan Faşist partinin
tüm yönetici ve kadrolarının eski sosyalistler, Anarko Sendikalistler ve Cumhuriyetçilerden
oluşması tesadüf değil. İtalya, rakip gördüğü Fransa, İngiltere ve takip ettiği
Almanya'dan sonra sömürge yarışında geri kalmanın kolektif ezikliğini bu ironik
"Faşizm" deneyimiyle gidermeye çalışıyor. Formül şu: "Her şey devletin içinde
hiçbir şey devletin dışında ve ona karşı değil." Bay Gramsci, faşizmin bu formülü, kurucusu olduğun İtalya Komünist partisinin
teorisyeni olarak senin, Faşistlerce 1924'te atılıp 1937'de ölene kadar 11 yıl
kaldığın hapishanede yeni teori ve strateji arayışlarına girmene yol açıyor..
İşte Devlet-kilise-Burjuvazi'den oluşan tarihsel blok ve bu blokun devlet dışındaki
alanlarda ideolojik olarak kurduğu hegamonya sorunu, sivil toplum ve organik
aydınlar kavramlarının içeriğini belirliyor. Diyorsun ki, "Tarihsel blok, bir yandan üretici güçlere dayalı toplumsal
yapının (burjuvazinin) öte yanda ideolojik (kilise) ve siyasal (Devlet) bir
üst yapıya özgül eklemlenme tarzıdır. Bu iki bileşen arasındaki bağ ise, temelde
iktisadi yapıdan değil, üst yapı düzeyinde kurulur. Bu düzeyin asli unsuru aydınlardır.
Bu unsur, Burjuvazi (ya da proloteryanın) hegamonyasını toplumsal sisteme yayma,
onunla bütünleştirme, egemenliğin toplumsallaştırılması işlevini gerçekleştirme
anlamında "organik aydın" katmanıdır. Bay Gramsci, Sovyet modelinin moda olduğu Sosyalist mücadele tartışmaları ekseninde, İtalya'nın Batı Avrupa'lı karakterine ve özgüllüğüne vurgu yaparak bu koşullarda kendi "Sosyalizme geçiş" yolunuzu çiziyorsunuz. "Sivil toplum üzerindeki hegamonya yıkılmadıkça, Devlet ele geçirilse bile egemen sınıfın egemenliği sona ermez" diyorsunuz. "Batı Avrupa'da devrim bu sivil
toplum üzerinde işçi sınıfı hegamonyasının kurulmasıyla oluşur. Bunun yolu proloteryanın
kendi organik aydınlarını yaratması ve kolektif bir aydın olarak partisinin
önce ideolojik savaşı kazanmasına dayalı mevzi Savaşı yürütmesinden geçer. Kültürel
ve moral düzeyde sürecek bir mücadeledir bu." Sivil toplum alanını mevzi mevzi ele geçirmeye dayalı bu "hegemonya savaşı", "tarihsel bloku" çatlatmayı amaçlıyor. Bu noktada Sivil toplumun temel unsuru ve öncelikli öznesi devreye giriyor: Katoliklik ve kilise. Bütün toplumsal alanlarda etkili
olan katoliklik analizleriniz oldukça ilginç; "katoliklik devlet aygıtından
zorla kovuldu. Devletin gücü üzerindeki tüm doğrudan etkileri kırıldı. Bunun
ardından taşraya göç etti. Katoliklik, İtalya halkının gerek maddi gerek zihni
açıdan feodal düzende yaşayan kesimlerine, bu kesimlerin küçük çaplı toplumsal
etkinliklerine, taşradaki yerel çıkarlar dünyasına yöneldi. İlginçtir, İtalya'daki Katolikliğin serüveni ile bizim İslamcılığın
serüveni bir birine çok benziyor. Evet Bay Gramsci; Sivil toplum, hegamonya, tarihsel blok, aydınlar ve katoliklik
üzerine 1930'lu yıllardaki bu analizlerinizin açık anlamı şu galiba: faşizm
sayesinde devlette birleşen kilise ve burjuvazi (tarihsel blok ) ittifakını
kırmak ve zaten dinselliğin dogmatik vasfını kaybederek sosyal gelişmelere uyum
sağlayan kilise ve Katolikliği müttefik olarak değerlendirip karşı tarihsel
bloku oluşturmak gerekir, diyorsunuz. Sivil toplum üzerinde en etkili olan Katolikliğin
bu şekilde müttefik güç hale gelmesi ile hegemonya kurma ve mevzi kazanma savaşı
başarılı olabilir. Bu stratejinin, İtalya Komunist Partisi için sizden çok sonra, 1960'lardan itibaren
"Tarihsel uzlaşma" formülüne dönüşüp İtalya'yı en az 20 yıl etki altına
aldığını biliyoruz. İtalyan Komünist Partisi lideri Berlinguer'in, 1970'lerde, katolikliğin politik
temsilcisi olan Hristiyan Demokrat Parti ile ittifak için ortaya attığı "Tarihsel
uzlaşma" tezi, 1979'da HDP'nin bu teze yakın lideri Aldo Moro'nun kızıl
tugaylar (Gladio)ca öldürülmesine kadar, bütün Avrupa solunu ve hatta tüm Batı
Avrupa Siyasal Partilerini etkilemişti. "Ne devletçi Allahsızlık ne de
din devleti" sloganıyla gündeme gelen bu tez, 1973 Şili olayından sonra
% 30'luk oy oranına sahip İKP'nin tek başına iktidara gelmesi durumunda Allende'nin
başına gelenlerin İtalya'da da tekrar edileceği kaygısından da beslenerek gündem
olmuş,ama bu "Tarihsel uzlaşma" gerçekleşmeden sona ermişti. İtalya, 1980'lerde solun etkisinin kırılması ve HDP'nin giderek masonik-finans kapitalin güdümüne girmesi sonucu "Kapitalist Demokrasiyi" 'transformismo" tarzında yeniden inşa etti. 1890'larda Crispi ve Giolitti gibi liderlerin geliştirdiği entrika, şantaj, tasfiye, satın alma, rüşvet vb. yolları kullanarak sürekli iktidarda kalma tarzına taktığınız isim olarak "Transformismo"nun,(bize de çok tanıdık geliyor!) İtalya siyasal düzeninde kalıcı bir yöntem haline geldiğini, Berlisconi gibi bir medya tröstünün başbakan olabilmesi gerçeğine dayanarak söylüyorum. Sonuçta, Faşizmden tarihsel bloka, oradan transformismoya
uzanan siyasal tarihinizden çıkarılacak çok ders var. O kadar ki; Biz de ,1.
Dünya ile 3. Dünya arasında durarak ,ama artık daha kısa bir mesafeden, 5-10
yıl geriden size benzemeye başladık. Biz de tarihsel uzlaşma, dinle devlet arasında değil, dini kökenli yeni sınıfla amerikancı liberaller arasında kuruldu ve bu ittifak, kelimenin tam manasıyla şeytani bir kitlesel hipnoz tekniğiyle gerçekleşerek sermayenin mutlak egemenliğini kurmaya yöneldi. Korkarım yakın bir gelecekte bizde de
finans oligarkları ile bu yeni sözde "dinci" gerçekte münafık yanaşmalarının kucak dansına "tam demokrasi" denilecek!... Bizim benzerliklerimiz yanında nüanslarımızda var aslında. İtalya'dakinin aksine Türkiye de her şey daha örtük bir tarzda gerçekleşiyor. Çünkü, bizde Devlet sizdeki kadar zayıf, burjuvazi ise sizdeki kadar güçlü değil. Din, kilise kadar örgütlü sayılmaz. Yine Doğu-Batı ayrımı sizdeki kadar keskin değil. Biz de bürokrat ve organik aydın tipleri tam anlamıyla kategorik özellikler göstermiyor. Bizim Tarihsel Blok'umuz daha çok devlet Merkezli ve devletin çeperinde yerleşmiş bürokrat-işadamı-aydın ittifakı olarak şekillenmiş durumda. "Sivil toplum"a gelince.. Biz devletin kendini gizlediği alanlara "sivil toplum" deriz Bay Gramsci. Devlet bizde, toplumda kendiliğinden ve heryerde yeniden üretilen bir özellikler toplamıdır. Ama gündelik dilde sadece "bütün halinde göründüğü" tepedeki somut varlığına 'Devlet' deriz. Bu nedenle, sivil toplum üzerinde ideolojik ve moral bir hegamonya savaşından (mevzi savaşı) çok, doğrudan "Devleti" ele geçirme savaşı, bizim siyasal yapımızın özünü oluşturur. O kadar ki, toplumun ya da dış güçlerin uzantıları bir yana, bizatihi bizim devletin içindeki unsurlar dahi birbirlerine karşı 'devleti ele geçirme'ye çalışırlar. Bu nedenle bizim en anlamlı entellektüel/teorik çabamız, önce devleti ele geçirme şehvetini frenlemek, ele geçirilecek iktidar tepeciklerini ve yarattığı iştahı ortadan kaldırmak olmalı galiba. Yani devleti güç,otorite,para, temsil,makam ve statünün tek kaynağı olmaktan çıkarmak. Bu amaçla , önce din-siyaset ve ekonominin özerk alanlar halinde yeniden örgütlenmesi ve toplumun bu özerklikler içerisinde "sivil" organizasyonlar üzerinden güçlenmesini sağlamak gerekiyor. Bu bağlamda, bizim "Tarihsel uzlaşmamız", devleti kuşatmış bulunan ve Batı'yla anlaşmalı unsurların "tarihsel blok"unu yarmak ve devlet ile millet arasına yerleştirilmiş bulunan mayınları temizlemekle sağlanabilir ancak. Uzlaşacak olan taraflar ise, sınıflar ya da segmentler değil, Devletle millet. Çünkü bizde faşizmin aksine, "her şey devletin ve milletin içinde ve hiçbir şey onların dışında ya da karşısında değil" formülü geçerli. Bunun anlamı şu; Biz imparatorluğumuzu kaybederken Jöntürklerin, İttihatçıların ve Enver paşa, kuşçubaşı Eşref, Mehmet Akif gibi önderlerimizin sayesinde "devletin özünde saklı hür milleti, milletin içinde saklı adalet devletini" keşfetmiştik. Bu saklı irade sayesinde yeniden devlet olduk. Ne var ki, bu sırlı formülümüz çabuk deşifre edildi ve devletimiz rehin alınıp bize karşı konuşlandırıldı. Bir batılı olarak bunu anlayabileceğinizi pek sanmıyorum . Ama bir güneyli yoksul köylü çocuğu bir İtalyan olarak belki anlamaya çalışırsınız. Ne de olsa Osmanlı'dan ve Endülüsten kalma tanışıklığımız var.Kısacası bay Gramsci, bizim gerçek 'sivil toplum'umuz sadece zor zamanlarda açığa çıkan saklı bir cevherdir. Normal zamanlarda ise sadece devlet, yani kontrol, otorite ve hiyerarşi vardır. Bu nedenle gerçek bir toplumsal siyasetin tarihsel misyonu, bizim tüm saklı dinamiklerimizi normal düzenimizin moral ve hukuki temeli haline getirmektir. Bugün ise durum maalesef tam tersi. Biz rafine bir "transformismo" yaşıyoruz ve anglofil liberallerle muhafazakar yeni sınıf'ın eski oligarşik hegemonyaya karşı kurduğu tuhaf ittifakın "vesayete karşı demokrasi" tiyatrosunu seyrediyoruz. Oysa, vesayetçi statüko da liberal demokrasi de aynı merkezin havuç ve sopa düzeneğinden başka bir şey değil! devletle millet arasındaki mayınlar ise, işte bu tiyatroya seyirci katıp, sahicilik tonunu yükseltmek için özenle korunuyor. Bütün yollar aslında burada da "Neo Roma"ya çıkıyor, anlayacağınız . Bay Gramsci; son olarak, İtalyan liberallerini ti'ye alırken verdiğiniz bir
örneği anmadan geçemeyeceğim: "kartvizitine "çağdaş" diye yazdıran
bir Fransız küçük burjuvasının öyküsü anlatılır.Hiçbir şey olmadığını düşünüyonmuş
bu adam, ama bir gün tersine birşey olduğunu, bir "çağdaş" olduğunu
fark etmiş." Çok güldüm buna, inanın. Biz de bu çağdaşlık kartviziti işi neredeyse bir sektör durumunda.
Çağdaş olmak bizde sadece hiçbir şey olmayanların değil, bir şey olanların bile
hastalığı. Bir de tarif edebilseler, belki biz bile hevesleneceğiz. Bütün güneylilere ve hakiki "baba"lara çok selam Bay Gramsci… Unutmayın çıkış(başlangıç) hala Doğu'ya ait… Hoşçakalın… Kaynaklar: *Hapishane defterleri, Antonio Gramsci,Onur yay.İst. 1986 ahmetozcan1@yahoo.com Bu makale toplam 9565 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||