|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Dr. Aliye Çınar
İslâm ve Mukaddes
Kutsal Fikri üzerine II İslâm ve Mukaddes İslam dininin kalbi ve en mukaddes mihrabı, kuşkusuz Kâbe’dir. Kâbe’de, hem Hz. Âdem, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’in ruhlarının ilhamı, hem de her Müslüman’ın ruhunun büyümesinin adresini temaşa etmek mümkündür. Bu anlamda Kâbe, sadece yükselmenin ve irtifa kazanmanın şifrelerini kendinde muhafaza eden arkeolojik bir muhit; gelişimin donelerini ihtiva eden bir yörüngedir. Miracın imkânını Hz. Muhammed temsil ederken, yine bunun, bir ölçüde her insana açık olduğu mesajı –namazın miraç oluşu gibi– vardır, Kabe’de. Safa ve Merve arasında gidip gelme, insanın kendi zıt dinamikleri arasındaki bir seğirtişidir. Bu bakımdan, Kâbe’de tavaf ihramla mümkünken, insanın kendi Kâbe’sinin ışıyabilmesi, aydınlık içinde kalmasıyla, ahlakî bakımdan âdil ve erdemli olmakla mümkündür; ki ahlak, aynı zamanda, bilişi ve imanı ihtiva etmektedir. Kâbe’nin eteklerine yapışıp ‘affet diyen’ kişi, sadece bir teyit için ordadır. Zaten, bunu kendinde gerçekleştirmektedir. Arafat’ta şeytan taşlayan mü’min, en azından bilinçli olarak günde beş kez bunu gerçekleştirmektedir. Hatta, adalet şuuruyla çalışıp çabaladığını dikkate alırsak, her daim, şeytanla yani nefsiyle bir mücadele halindedir. Kısacası Kâbe, Müslümanların arkeolojik ve kültürel hafızalarıdır. Kişinin kendini güncellemesi için bu kodlarla buluşmasını, Hacc ibadeti olarak isimlendirmek mümkündür. Bu güncellenme durumuna, farkına varma ya da ‘bilme şuurunun’ üst düzeye çıkması demek mümkündür. Bu nedenle olmalı ki ‘Arafat Dağı’, bu bilmenin zirvesini, arifliğin simgesini temsil eder. Nitekim Âdem ve Havva’da ‘bilmenin teyit’ini burada güncellemişlerdi. Bilmeye en büyük engel benlik duvarı olduğu için ‘Arafat’ aynı zamanda şeytan taşlanılacak zirvedir. Demek ki, bilmenin önündeki perde, benlikten başkası değildir. Benlik parmaklıklarından kurtulan ve bilmek isteyen kişi huzurdadır. Zaten o,‘lebbeyk’diyerek bunu doğrulamaktadır. Çağrı anca engeller kalkınca duyulabilir!l Ancak bunu, inan kişi, Kabe’de zirve olarak yaşarken, hayatın her anında zaten tecrübe etmektedir. Bu nedenle de, Kâbe’ye özel ve ulaşılmaz bir kutsallık atfedip, sonra dünyayı kutsal ve profan olarak bölmek, sadece modernite eleştirisinin şablonunu Kur'an’a uyarlamak olacaktır. Oysa, ruhunun küçülmesini göze almayan ve onun ışımasına gözünü diken kişi için her yer, Allah’ın bir ayetidir. Dolayısıyla, bunu fark ettikçe ruhunun açılacağını bilen kişi, kutsal-profan ayrımından değil, sadece tezekkür edip edememe ayrımından söz edecektir. ‘Allah’ın hangi ayetini yalanlayabilirsiniz?’ mesajı, mü’min için zaten iyi bir ölçüttür. Allah’ın ayetlerini fark edebilme, insanın kendini bilmesiyle doğru orantılıdır. En büyük ayet, insanın kendi kalbidir. Bu kalbin nasıl nuranî olduğunu müşahade edebilmek için Kâbe, bir fırsattır. Ancak Kâbe, tek başına bunu mümkün kılamayacaktır. Bu nedenle, eğer kutsaldan, mukaddesden bahsedeceksek, asıl, kutsallığın insanın ruhu olduğunu söylememiz gerekir. Çünkü, Kâbe’yi Kâbe yapan, Hz. İbrahim ve onun soyundan gelen temiz ruhlu peygamberlerdir. Kâbe, onları büyük ruh yapmamıştır. Bilakis onlar, Kâbe’yi, Allah’ın buyruğuna itaat ederek inşa etmişlerdir. Bu nedenle, asıl kutsal olan, ilahî buyruk ile onu yerine getiren insandır! Bu gerçeği, dinlerde bizzat görmek mümkündür. Dinlerde, özellikle de İbrahimî geleneğin dinlerinde, güvenilen ve huzur veren yegane varlığa iman isminin verilme zamanı gelmiştir. Putperest bir toplumda, adeta ruhsal bakımdan bölük pörçüklüğü yaşayan Arap kavmine Hz. Muhammed, ‘tevhid’i getirmiştir. Tevhid, Mekkeli müşrikleri, Rahman ve r(R)ahim olan Allah’a, yani Tevhid’e çağırıyordu. Allah, kendini, dünya ve insan sayesinde ifşa ettiği için, bu gözle bakıldığında, kutsal ve profan ayrımından söz etmek mümkün değildir. Allah yer yerde olunca, bu şuur, onu, varlığın sahibi kılmaktadır. Bu nedenle, O’nun ışığının hakim olması veya karanlıkta kalma yani şeytanî olana kapı aralamadan söz edilebilir. Allah’a en yakın varlığın insan olduğunu hatırlarsak, insan, hem melekî, hem de şeytanî özelliklere sahiptir. Ruhsal bakımdan yükselip ‘tevhid’ ekseninde bütünleşmiş bir ruh haline gelmede, şüphesiz her iki kutup da, yani hem şeytanî ve hem melekî yön önemlidir. Ontolojik bakımdan, melek ve şeytanı, Allah’a, ve dahası, Allah’ın insana itaat erminine uyma ve karşı gelmeyle ayırmak mümkündür. Her iki özelliği de kendinde barındıran ve aşk sayesinde melekten de üstün kılınan insana, melek secde ederken, şeytan başkaldırmıştır. Zıt bir açıdan bakarsak, yine ünsiyet veya ünsiyetin iflası olarak insan tanımına ulaşırız. Habil ve Kabil kıssası da, bizzat insanın bileşkesini, melekî ve şeytanî yönlerin birliğini vermektedir. Bu nedenle, İbrahimî gelenekte, bizatihî tek başına, ne kutsaldan, ne de profandan söz edilebilir. Tevhid şuurunun yayıldığı her yer aydınlık veya kutsal, onun perdelendiği mahaller ise karanlık veya profandır. Zaten Kur’an, Mescid-i Haram’ı, tam da bu anlamda kullanır. Hz. İbrahimle başlayan hanif dinin ya da tevhidin sembolüdür, o; ilk mescittir. Ona saygısızlık, bizatihî mescide değil, onun temsil ettiği tevhide saygısızlıktır. Bu nedenle, ona aynı zamanda Mescid-i Şerif denilmiştir. Saygı duyulması gereken mâbed, bu saygıyı ancak, tevhidin yönünü ya da kıbleyi temsil etmesinden dolayı hak etmiştir. Zaten, mekânın bizatihî kutsal olmayacağı, kutsallığın tevhidden kaynaklanacağını, Kur’an’da açıkça görmek mümkündür. Mekke’de tevhid’in ibresi Kıble olarak Kudüs’e dönülürken, Mekke’de(Medine’de diyecektin sanırım) Beytül Haram’a dönülmüştür. Bu gerçeğe şöyle işaret edilmiştir: "Her nereye gidersen git, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu elbette, Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir" (2/149; 2/150); "Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, sevdiğin kıbleye mutlaka çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey müminler. Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin" (2/144). Müşriklerin, inananları tevhitten uzaklaştırmasını men etmeye atıfla, Kâbe’ye haram sıfatı eklenmiştir. Yani, mescide değil, tevhide yapılan saygısızlık önemlidir ki, bu, zımnen aynı anlama gelmektedir. Öte yandan, söz konusu saygısızlık, insanın bizatihi kendisine getireceği bir alçaltmadır (2/217; 5/2). Yine, Kur’an’da Allah’ın vatan olarak kıldığı “mukaddes toprak” (Maide, 110) ifadesi de, tevhidin, yani hanif dinin yayılacağı belde anlamındadır. Ne var ki, bu yerleri ayrıcalıklı kılan, tevhitten başka bir şey değildir. Esasında, ilk kutsal-profan ayrımını, Yahudilerin yaptığını söylemek mümkündür. Zira onlar, hem kendi beldelerinin, hem de kavimlerinin seçilmiş yani kutsal olduğu hükmüne vardılar. Oysa, mukaddes toprak, sadece tevhid sayesinde mümkün olacaktır. Bu seçkin halk, daha sonra profanın ve kapitalin de patronu, yani her iki konuda da elit olmaya kilitlenecektir. Dolayısıyla, moderniteye bir eleştiri ve çözüm arayışı olarak getirilen kutsal-profan ayrımının köklerini, çok daha gerilere götürmek mümkündür. Yahudilerin, seçilmiş olmayı kutsallık; Hıristiyanların, Son Vahiy olarak İsa’yı nihaî kutsal; Müslümanların da, kendilerinde dinin kemale ermiş olmasını bir ayrıcalık olarak gördüklerini dikkate alırsak, dinlerin müntesiplerinin de, kendi içlerinde kutsal ve kutsal-dışı ayrıma izin verdiklerini söyleyebiliriz. Böylece, ilk kırılmanın zaten böyle başladığına dikkat çekmek mümkündür. Hatta, Platon’un ideal dünyasını Augustinus, Tanrı Şehri (The City of God) olarak isimlendirecektir. Bu düşünce, İslam geleneğinde ise yankısını Medînet’ül Fâzıla (Erdemli Şehir) olarak bulacaktır. Dolayısıyla, kutsal ve profan ayrımı, kelime anlamı ve dikotomik karşılıklı gidiş geçişlerle bir modernite eleştirisi olarak karşımıza çıksa da, dinlerde, dahası, onların düşünsel yorumlarında egemen olan fikirlerde de, benzer kırılmanın olduğu söylenebilir. İdealar dünyasının karşısında, fenomen dünyası, sadece bir gölgeden ibarettir. Erdemli şehrin karşısında ise, kusurlu toplumlar olacaktır. Tanrı Şehri’nin karşısında ise, köleler topluluğu olacaktır. Her ne kadar bu ayrımlar, sanki modernitedeki ayrımlardan farklı gibi gözükse de, gerçekte bunlar, suyun gözüdür. Modernite, bu ayrımları miras alıp yeniden üretmiştir ve yeni isimler vermiştir: Kutsal ve profan ayrımı, gerçekte bunlara geri döner. aliyecinar@gmail.com Bu makale toplam 1607 defa okunmuştur.
|
Döviz fiyatları güncelleniyor
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||