-
  SON HABERLER
Erol Göka
Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Din ve Psikoterapi
DİN VE PSİKOTERAPİ[*]

Psikoterapinin dinle olan bağlantısına bakışımız hem dine hem psikoterapiye bakışımıza göre değişecektir. Çünkü din, ruhsal hastalığın ve sağlığın anlam bulduğu kültürel bağlamın çok önemli bir unsuruyken, psikoterapinin henüz üzerinde anlaşma sağlanamayan, net olmayan tanımı onun çoğu kez dinle ve dinsel danışmanlıkla sınır ihlallerine yol açmaktadır. Biz burada “din ve psikoterapi” konusunda konuşurken, öncelikle “dindeki modern psikoterapinin öncülleri” gibi tarihsel sorunları gündeme almayacağımızı belirtecek, din ve psikoterapi ilişkisine dolayısıyla dine ve psikoterapiye bakışımızın ana çatısını vererek işe başlayacağız. Dine ve psikoterapiye bakışımızı en iyi biçimde bazı felsefi tezler şeklinde ifade edebiliriz:

1. Din, siyasetin de psikolojinin de ötesindedir. Teleolojik olan, insanın en derinindedir; niyetselliğin gerçek kökenidir. İnsanın bireysel-psikolojisinin arkeolojisi diyebileceğimiz psikanalitik yaklaşımlar da bu niyetselliğin kökenini açıklamaktan uzaktır. Bu nedenle niyete yol açan arzu, psikanalizde “içgüdü teorisi” gibi katı ama belirsiz bir bilimsel programa bağlanmak zorunda kalmıştır. Ulaşılamayan niyetsellik nedeniyle, tüm bilimsel-ideolojik gerçekçilik, büyübozumu, demistifikasyon çabaları eninde sonunda bir bumerang etkisiyle geriye dönmek zorundadır; remistifikasyon kaçınılmazdır.

2. Teleolojik olan da arkeolojik olan da, kendisini bireysel bir psikolojide yaşar ve dışa vurur. Bu nedenle dinsel yaşantı, kökensel olarak asla psikolojide bir açıklama imkanına sahip olmasa da, psikolojinin içindedir. Psikolojiyle ilgilenen kimseler olarak bizim insanın inanç sistemleriyle psikoterapi arasındaki bağlantıyı konuşmak zorunda oluşumuzun temeli bu noktadır.

3. Dinsel olan, en azından bireysel ve toplumsal olan kadar tarihseldir; yani dinselin neliği sorunu, bağlam bağımlıdır. Dinsel yaşantı, kendisini yalnızca insan psikolojisinde değil, aynı zamanda tarihin içinde açar; her dönemin kendisine özgü bir dinsel yaşantı biçimi vardır. Modernlikle birlikte dinsellik siyasetten kovulmuş; toplumsal ve bireysel içinde sınırlı bir alana hapsedilmiştir. Postmodern denilen zamanların yaşandığı bugünse dinsellik yaşam tercihlerinden yalnızca bir tanesidir ve yoğun bir remistifikasyon dalgasının etkisi henüz sürdüğünden daha kesin bir biçim almamıştır. Oysa geleneksel dünyadaki dinsel, geleneksel bireyin dünyaya, bilgiye ve kendisine bakışının temeliydi; bu bakış olmaksızın bir anlam evreni açmanın, hele hele “kendini tanı”manın bir başka yolu yoktu.

4. Postmodern, yalnızca her tür bilgi öbeğini bir amalgama katmakta başarı sağlamamış, aynı zamanda her öbeğin tümel bilgisine ulaşmayı da imkansız hale getirmiştir. Bu nedenle “din” de “psikoterapi” de zaten halkın bilgi dağarcığına girmeyen ancak haklarında malumat edinebildiği kavramlardır; entellektüelleri bu durumdan azade kılmayı güvence altına alacak bir açıklama yoktur. Din ve psikoterapi konularının ikisinde birden yetkin ve güvenilir bilgiler sunan girişimler çok azdır; İslam dünyası’nda ise bu tür örnekler bulmak çölde vaha bulmaktan daha zordur. Yine de Kemal Sayar’ın çabası (1999) İslam dünyası çıkışlı istisnalara iyi bir örnektir. Fakat o da bu amaca soyunmuş tüm öteki iyi örnekler gibi, yalnızca yetkin ve güvenilir olmak noktasında kalmış, bugünün sorunlarına ışık tutmaktan uzak, “ahistorisizm” batağına saplanmıştır.

5. Bugünün dünyasında psikoterapiden bireyin dinselliğine bakışımız aşağıdaki alanlarla sınırlı kalmak zorundadır. Bize göre bu sınırları aşmak, gerçekliği delip geçmekle eşdeğerdir.

Şimdi yukarıda sıraladığımız felsefi tezleri hem hesaba katarak hem de bir kenara koyarak, bugün psikiyatri ve psikoterapi uygulaması içinde, dinselliğe bakışımızın kendileriyle sınırlı kalması gereken alanlar üzerinde duracağız.

a) “Dindarlığın normal ve patolojik yaşanma biçimleri nasıldır?” ya da “İnanç sistemlerinin belli başlı patolojik kullanımları olan histerik, obsesif, depresif-mazokistik ve narsisistik biçimlerinin nasıl tanınabilir?” sorularına cevap verebilmek için dindarlık yaşantısının kendine özgü hallerinin bilinmesi gereklidir.

Yapılan araştırmalarda Batılı toplumlar için bile dinin toplum yaşamında olduğu kadar, ruhsal rahatsızlığı olan insanların çare arama yolları arasında çok önemli bir yer tuttuğu gösterilmiş olmasına rağmen günümüzde psikiyatri, gerek teori ve araştırmalarında, gerek tanı sistemleri ve uygulamalarında, birçok eleştiri olsa da hayatın dinsel ve manevi boyutunu büyük ölçüde görmezden gelmektedir. Oysa bırakalım, din ve psikiyatri alanındaki çok kapsamlı ilişkinin doğasını açığa çıkarmayı, sürdürdükleri yaşama biçimi ve sergiledikleri ruhsal belirtilerde, sosyolojik bir grup kimliği biçimi almış olan, dinsel inançları yaşamlarında belirleyici bir rol oynayan insanları tanımak ve onlara yardım edebilmek için bile psikiyatrinin dindarlıkla ilgilenmesi zorunluluğu vardır.

İnsanların seçimlerini ve davranış örüntülerini yönlendiren değer ve inanç sistemleri arasında hala ilk sırayı alan dinin, çeşitli yaşam olaylarıyla ve trajedileriyle başa çıkmada birçok olumlu yöne sahip olduğu kabul edilmekle birlikte, bunun hangi yollarla olduğu pek bilinmemektedir. Ama pekala insanlar, nörotik gereksinimlerini ve çatışmalarını ifade edebilmenin bir aracı olarak da dinsel inanç sistemlerinden yararlanma yoluna gidebilirler. Soruna psikanalitik açıdan yaklaşan Meissner’in çalışması (1991) bu alanda yapılabilecek birçok katkıya kapı aralamıştır. Dindarlığın normal ve patolojik yaşanma biçimleri konusunda şimdilik bunları belirtmekle yetineceğiz.

b) “Psikiyatrik hastanın ve psikiyatristin yaşam ve kültür dünyasının bir ögesi olarak din”, ruh sağlığı profesyonellerinin ilgisini hak etmektedir. Başka bir yerde daha ayrıntılı ele aldığımız bu ilgilenme, şu şekillerde olabilir:

i-Dindar hastanın psikiyatrik tedaviye dirençlerinin ve terapistin karşı-aktarımının tanınması için hastanın ve terapistin iç dünyasında dinin tuttuğu yerle ilgili bir farkındalık düzeyi gereklidir.

Dindar hastanın genelde tıpsal, özelde psikiyatrik tedavilere direnci, hemen her kültürde görülmekte ve çok farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Ülkemiz için konuşacak olursak, dinsel inançları nedeniyle psikiyatrik tedaviyi reddetmenin her şeye rağmen önemli bir sağlık sorunu oluşturmadığını söyleyebiliriz. Örneğin Museviliğin ultra-ortodoks bir yorumu olan Bratslav Hasidizmi bağlılarında görülen modern tıbba ve psikiyatriye karşı çok açık bir şüphe ve red gibi tutumlara ülkemizde hemen hiç rastlanmamaktadır. Bu alanda varolan sorunlar, büyük ölçüde daha en başından her türlü durumda psikiyatrik tedaviyi dinsel gerekçelerle reddetmekten değil, özellikle gerçeği değerlendirme yetisini bozmayan (psikotik olmayan) ruhsal rahatsızlıklara dinsel açıklamalar ve çözüm yolları aramaktan (“inançlı insana sıkıntı gelmez”, “sıkıntı için şu duayı şu kadar kere okumak gerekir” gibi) kaynaklanmaktadır. Ama kimi zaman bunun tam tersi durumlar da görülmüyor değildir; örneğin cinsel sorunları için çözüm arayan dindar eşlerin kararlılıkları ve içtenlikleriyle şaşıran birçok terapist vardır.

Psikiyatri ve psikiyatrik tedaviyle ilgili olarak, toplumun her kesiminde görülen yanlış bilgilenme ve önyargılar dışında, yanlızca toplumun dindar kesimine mahsus ve kesin yerleşim kazanmış olan direnç noktaları çok azdır. Psikiyatrik tedaviye karşı en sık rastlanılan direnç biçimleri, henüz hastanın psikiyatrist ile yüz yüze gelmesinden önce ortaya çıkmaktadır. Bu dirençler çoğu kere ya “hastalığın, yaşanan ruhsal rahatsızlık belirtilerinin günahların kefareti veya beş duyuyla algılanamayan cin, melek gibi varlıkların ilahi dünyadan getirdikleri bir mesajın sonucu beliren manevi bir durum olduğu” ya da “maneviyatla ilgili rahatsızlıkların yine manevi yöntemlerle ortadan kaldırılabilecekleri” şeklindeki önyargılardan kaynaklanmaktadır. Bunların dışında kendi cinsiyetinden olmayan bir psikiyatriste gitmeyi reddetme, bağlandığı dinsel otoritenin psikiyatrik tedaviyi onaylamaması gibi dirençler de olabilmektedir.

Ülkemizdeki dindar hastaların tıpsal ve ruhsal uygulamalara ilişkin değerlendirme sistemleri, onların teknolojiyi değerlendirme sistemlerine çok benzemektedir. Bu sistemde, bireyin gündelik yaşamını kolaylaştıran, acı ve sıkıntıları azaltan her şeyden yararlanmak, dinsel bakımdan sakıncasız (mübah) olarak kabul edilmekte ve kolayca benimsenmektedir. Dinsel inanışlar, psikoterapide bile engel çıkarmamakta adeta tedaviden özerk bir işleyiş göstermektedir. Bu özerk konum, aşağıdaki örnekte görüldüğü gibi bazan terapistte şaşkınlık yaratabilmektedir.

[Yirmi üç yaşında dinsel inançlarına uygun giyim tarzına izin verilmediği için tıp fakültesini dördüncü sınıfta terk etmiş olan, Tanrıya karşı olumsuzluklar içeren takınaklı düşünceleri nedeniyle ibadetlerini yapamadığı yakınmasıyla başvuran bayan hasta, psikoterapi ve ilaç tedavisi kombinasyonuyla bu yakınması tedavi olduktan sonra, bana “tevhid ve Şirk” adında bir kitap hediye etmiş ve kitaba şu satırları yazmıştı.

Rahman ve rahim olan Allah (cc) Adı ile,

Değerli doktorum,

Yaptığınız iyilikleri, Allah (cc)izin verdiği sürece unutmayacağım. Ümit ederim karşılığını ahirette en güzel şekilde bulursunuz.

Ayrıca, Allah (cc)’ın bizlerden istediği ve razı kalacağı tek din olan İslam’la; yani şu an empoze edilmeye çalışılan değil, gerçek İslam’la tanışıp, kabul edip, yaşamanızı ve de Allah (cc)’ın vaad ettiği o güzel mertebelere ulaşmanızı dilerim. Sizi saygıyla anan bir hastanız.]

Bunun yanında psikiyatristlerin de dindar hastalarına karşı, farkına varmadıkları ve tedavi sürecine engel çıkartan, klinik uygulamalarda güçlükler yaratan duyguları (karşı-aktarım) da olabilir.

Dindar hastalara yönelik olarak terapistlerin birçok değişik duyguları olabilir. Bu insanlara karşı kendi iç dünyalarının açtığı tuzaklara düşme açısından en zor durumda olan psikiyatristler, bu kimselerle aynı sistemi paylaşanlarla, onlara tamamen karşı olanlardır. Çünkü dindar hastalarla çalışırken psikiyatristleri bekleyen en önemli tehlikelerden birisi olan, psikiyatristin dinsel değerlerinin tedavi sürecine bulaşma olasılığı bunlarda en yüksektir. Dindar hasta ile çalışırken psikiyatristler ayrıca, hastanın kültürüne aşırı merak göstererek onların tedavilerini ihmal edebilirler ya da tam tersine tedaviyi kültürel etkilerle ve gerilimlerle hiç ilişkisi olmayan ütopik bir durum olarak ele alabilirler. Dindar hastaların bazılarında görülen psikiyatristleri küçümseme eğilimi, onların öfkelerini uyarabilir. Tüm bu olasılıklarda, hastanın tedavi şansı olumsuz yönde etkilenebileceğinden, hiç değilse psikoterapiyle ilgilenen ruh sağlığı profesyonellerinin hastalarının dinsel değerlerinin ve onların kendi kişilikleri üzerindeki etkilerinin ne olduğunu bilmeleri gerekmektedir. Ama bu söylenenleri hayata geçirebilmek çoğu zaman hiç de kolay değildir.

[Tam da bu grubun kamuoyunda popülaritesinin (genellikle çok olumsuz ve ürkütücü imajlarla) çok arttığı bir sırada, oldukça eksantrik giysileri ve elinde upuzun bastonuyla, sıkıntıları nedeniyle psikiyatrik tedavi görmek istediği gerekçesiyle kliniğin koridorlarına giren, kendisine aczmendi diyen birisi, tüm kliniğin havasını bir anda allak bullak etmişti. Tüm rutin işler, kendiliğinden duruvermişti; profesyonel ilginin yerine tüm tedavi ekibinin tamamında bir merak ve korku hakim olmuştu. Herkes, durumdan henüz haberdar olmayanları hızla haberdar ediyordu; meraka ve korkuya, biraz şaşkınlık, biraz nefret ve hatta biraz da imrenme eklenmişti. Başvuran bir hastaydı ve tedavi ekibinin inanç sistemi ne olursa olsun, bu hastaya da şöyle veya böyle bir prosedür uygulanması gerekiyordu. Tüm ekip, bunun farkındaydı ama kimse işe bir yerinden başlayamıyordu.

Her şeyin normale dönebilmesi için klinik yöneticisinin durumdan haberdar olması ve ekibi toplayarak, bu hastayla ilgili işlemlerin neler olabileceğini görüşmesine kadar beklemek gerekmişti. Bu kez, alabora edici hava, bu hastayı kimin karşılayacağının ve değerlendirmesini kimin yapacağının belirlenmesi sırasında ortaya çıkmıştı.]

Şüphesiz bu çok az rastlanılan bir örnektir ama bu tip sorunlarla çalışırken neler yapılması gerektiği konusunda bazı ipuçları vermektedir. Bulunacak çözümün en azından şu iki noktayı içermesi gerektiği ortadadır. Bunlardan birincisi, bu hasta grubu ile ilgili bilgi birikimini artırmak; diğeri ise, bu hastalarla çalışırken kendi önyargılarımızı gözden geçirebilmek için bir yöntem araştırmasına girişmektir. Genel olarak bu türden hastaları, dindarlık ölçüleri ve dine bakış açıları farklı olan üyelerden kurulu bir tedavi ekibinin birlikte izlemelerinin, hem bu hastalarla yapılacak zararlı özdeşimlerin hem de önyargıların yol açacağı tepkilerin önlenmesi açısından yararlı olduğu söylenebilir.

ii- Dindar hastayla çalışırken ortaya çıkan “inanç mı sanrı (hezeyan) mı?”, “dinsel ritüel mi, obsesif kompulsif bozukluk belirtisi mi?” şeklindeki değerlendirme ve ayırıcı tanı güçlüklerinin aşılabilmesi ancak dinsel fenomenolojinin bilinmesiyle mümkündür.

Ruh sağlığı profesyonelinin hastasını kurtarmaya çalıştığı psikopatolojik görünümler, kendilerini birçok zaman hastanın değer ve inanç sistemleriyle çok yakından bağlantılı biçimde ortaya koyabilirler ve hatta kimi zaman inanç kılığına bürünebilirler. Bu nedenle tüm psikiyatrik tanı sistemlerinde, hastalıklarla ilgili belirti ölçütleri belirlenirken, belirtilerin hastanın kültürüne uygun olarak açıklanamamasının, yani bir kültürde normal görülmemesinin altı ısrarla çizilmektedir.

Dindar hastalarla çalışırken en sık karşılaşılan problemlerden birisi de, hastanın düşünce içeriğinde sergilediği belirtileriyle inançları arasında kesin bir ayrımın nasıl yapılabileceğiyle ilgilidir ve bunun başarılması, kimi zaman çok zor bir görev, ustalık isteyen bir hekimlik becerisidir. Bazı klinisyenler, hastanın sanrılarındaki içeriğin yaşadığı kültürdeki inançlara açıkça ters düşmesi gerektiğini vurgularken, bazı klinisyenler de kültürel olarak kabul edilmenin, inanç ve sanrı ayrımında her zaman işe yaramayacağını belirtmektedirler. Onlara göre asıl ayrım, inancın şiddeti noktasında olmalıdır. Bunun yanı sıra, böyle bir ayrımın dinsel inançlardaki iç mantık ve tutarlılığa göre yapılması gerektiğini söyleyenler ve tüm bunları bir kenara bırakarak klinisyenin hastanın benlik (ego) işlevlerine ve psikolojik çatışmalarına odaklanılması gerektiğini düşünenler de vardır.

[33 yaşında, evli, 4 çocuklu, Almanya’da işsizlik ve hastalık sigortasından yararlanarak yaşamını sürdüren erkek hasta, Türkiye’de bulunduğu bir sırada, sıkıntı yakınmasıyla ve kendi isteğiyle psikiyatri polikliniğine başvurdu. Türkiye’ye gelmeden önce Almanya’da şizofreni tanısıyla, büyük bölümü yatırılarak tedavi gördüğü, bu tedavilerden yeterli cevap alınamaması üzerine, ülkesine yakınlarının yanına gönderildiği öğrenildi. Almanya’da tedavi gördüğü hastaneden sağlanan epikrizden hastanın adinami, iç huzursuzluğu, hareket isteksizliği, konsantrasyon ve kavrama eksikliği, düşünce üretiminde yavaşlama, davranışlarında sinirlilik ve tepkilerinde zayıflama belirtileri olması nedeniyle şizofreni tanısı aldığı fakat ego sınırlarında zorlanma ve algı bozukluğu saptanmadığı anlaşıldı.

Hastanın kendisi ise, 9 ay önce bir takım ruhsal sorunları olabileceğini kabul ettiğini ancak neden hastaneye bu kadar uzun süre yatırılarak tedavi gördüğünü bir türlü anlamadığını belirtiyordu. Ona göre “galiba hekimleri ve kendi yakınlarını bir tarikata girmesi, dine öncekine göre daha düşkün bir hale gelmesi, evde itikaf’a girmiş olması bu kadar çok telaşlandırmıştı.”

Sözlük anlamı bir yere kapanıp ibadet etme demek olan itikaf, İslam dininde az bilinen ve uygulanan bir ibadet şeklidir. Belli bir süre camiye kapanarak gerçekleştirilen itikaf sırasında kişinin kendisiyle hesaplaşması, günahlarını düşünmesi, yaşamına yeni bir çekidüzen vermeye çalışması amaçlanır. İtikaf’a giren kişi, ibadetle meşgul olur, Kur’an okur, az konuşur, zorunlu ihtiyaçları dışında mescid dışına çıkamaz; cinsel ilişkide bulunamaz.

Hastanın Türkiye’deki psikiyatrik muayenesi ve incelemeleri sonucunda, yerinde duramama ve gerilimin motor belirtileri dışında bir psikopatoloji saptanmadı. Tedavi ekibi, hastanın bu durumunu kullandığı antipsikotik ilaçların yan etkisi olarak değerlendirdi ve biraz bilinçsizce uygulanan bir ibadet şeklinin Almanya’daki hekimler tarafından hastalık olarak değerlendirilmiş olabileceği olasılığı üzerinde durdu ve bu yüzden psikofarmakolojik tedaviyi keserek hastayı yakın izlemeye aldı. İki ay boyunca klinikte ve evinde izlenen hastada hiçbir psikopatolojik belirtiye rastlanmadı. Bir yıl sonraki kontrolünde de iyilik halinin sürdüğü görüldü.]

Dindar hastalarla çalışırken ortaya çıkan değerlendirme ve ayırıcı tanı güçlüklerinden birisi de, hastanın ritüellerinin ibadet mi yoksa obsesif kompulsif bozukluk adı verilen saplantılı düşünceler ve takınaklı davranışlarla seyreden bir ruhsal rahatsızlık belirtisi mi olduğuna karar verilmesi noktasındadır. Bu güçlüğü ilk fark eden ama bir yandan da dinin “evrensel bir yumuşatılmış nöroz” olduğunu söyleyerek güçlüğe katkıda bulunan insan Sigmund Freud’tur. Görünüşteki yüzeysel benzerliklere bakarak Freud’u ilk anda haklı bulmamak olanaksızdır. Her ikisinde de örneğin temizlik ve arınmaya birinci derecede önem verme; belirli davranış örüntülerini belirli sayılarda yineleme gereksinimi, ritüelleri tamamen doğru yapabilmek için özen gösterme ve yanlış yapmaktan korkma gibi birçok ortak nokta bulunmaktadır. Bu ortak noktalar kimi zaman altta yatan psikolojik düzenekler düzeyinde bile bulunmaktadır.

[Babasını çok küçük yaşlarda yitirince dayılarının kol kanat gerdiği annesiyle bir Batı Anadolu şehrinde yaşamak zorunda kalmıştı. Anne, erkek kardeşlerine karşı güç durumlarda kaldığında baş etme yöntemi olarak, oğluna sarılmayı ve psikolojik bayılmalara başvurmayı bulmuştu. Çocukluğundan beri anneye karşı koruma, acıma, öfke duygularıyla doluydu. Kendisini acımasız dayılara değil, kırılgan anneye yakın hissetmişti ama güç durumlarda o da annesinin baş etme yöntemlerinden başka bir yol öğrenmemişti. İlk ve ortaokulda çok başarılıydı. Ama özellikle ergenlik dönemine geldiğinde, genç bir erkeğe pek de yakıştırılmayan narinlikte ince, kırılgan tutumları dikkat çekmeye, arkadaşları tarafından alaya alınmaya başlanmıştı bile.

Lisedeyken hem dine olan sıcak bakışı hem de çevrenin tacizinden kurtulma arzusu onu radikal bir dinsel gruba yakınlaştırmıştı. Üniversite için Ankara’ya gelene kadar bu radikal dinsel grup içinde mutlu bir yaşantısı vardı; din yoldaşları onun her yardımına koşuyorlardı, o da kendisini dine adayarak hem Tanrı yolunda bir yolcu gibi hissediyor hem de cinselliğin ağırlığından kurtulmuş oluyordu. Öğrenci yurdunda ve okulda ruhsal bakımdan kendisine daha benzeyen insanlar tanıdıkça bu mutluluğu da bozulmaya başlamıştı. Din yoldaşlarını artık sevmiyor, onları kaba saba ve hoyrat buluyordu; dindarlığında ise hiçbir değişiklik yoktu.

Bu karmaşık dönem sürerken bir gün namaz kıldığı sırada zihnine Tanrı ve annesi hakkında çok rahatsızlık verici cinsel imge ve düşünceler doldurmaya başladı. Saçma bulduğu bu imge ve düşüncelerden kurtulmak için, ibadetlerini daha sık ve uzun süreli yapmaya başlayan genç, artık enerjisi tükenince bir süre sonra ibadetlerini bırakmak, günahkarlık ve suçluluk duygularıyla bulunduğu radikal grubu terk etmek zorunda kaldı. Tüm yaşamı yurt odasında geçmeye, kirlerinden arınabilmek için sürekli banyo yapmaya başladı.]

Dinsel ibadet ve kompulsif ritüel arasındaki fenomenolojik benzerliğin yanısıra bazı araştırma bulguları da ayırıcı tanıda özen gösterme gereğini ortaya çıkarmaktadır. Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda dinsel temalara Hıristiyan ve Hindu’larda çok ender rastlanılırken, gündelik hayatın ve ibadetlerin daha titiz ve ritüelistik bir biçimde düzenlendiği Musevi ve İslam kültürlerinde yaşayan hastaların obsesyonları büyük ölçüde dinsel bir nitelik göstermektedir.

Elbette bu tür araştırma sonuçlarına dayanarak Musevilik ve İslamiyet gibi bazı dinlerin inananlarında obsesif-kompulsif bozukluk gelişimi için bir eğilim ortaya çıkardıkları söylenemez. Söylenebilecek olan olsa olsa Musevilik ve İslamiyet gibi ritüelistik dinsel kültürlerde, obsesif-kompulsif bozukluğun kendisini daha çok dinsel bir kılığa büründürdüğüdür. Obsesif-kompulsif bozukluğun kendisini tümüyle dinsel bir kılıkta gösterebildiği en yaygın durumda, hastalar Tanrı’ya ve dinsel figürlere yönelik küfürlerin, kötü fikir ve imgelerin kafalarına sokulmalarından ve özellikle bu durumlarının ibadetleri sırasında artmasından yakınarak psikiyatriste başvururlar. Dindar bir insan için bu tablo müthiş azap vericidir, dayanılması çok zor bir durumdur. Zaten bu yüzden bazı başvurular, intihar girişimleri şeklinde acil servislere yapılmaktadır.

Ülkemizde dindar insanları psikiyatriste getiren diğer dinsel kılıktaki obsesif-kompulsif yakınmalar arasında en sık görülenleri, kararsızlık ve mükemmelliyetçilik nedeniyle bir türlü abdestlerini ve namazlarını bitirememek tarzındaki obsesif yavaşlık; doğruluğundan emin olamamak ve temizlik kurallarını ihlal etmiş olma korkusu nedeniyle birçok kere abdest almak ve namaz kılmak tarzında kontrolculuk ve aşırı temizlik yakınmalarıdır.

Dinsel kılıktaki obsesif-kompulsif bozuklukları ayırt edebilmek ya da rahatsızlığın aslında dinle ilişkisi olmadığını fark edebilmek, bunlardaki şiddetli benliğe uygunsuzluk (ego-distony) yüzünden çok zor değildir. Böyle durumlarda psikiyatristin güçlüğü daha ziyade tedavi yaklaşımı alanında ortaya çıkmaktadır. Ama aşağıdaki örnekte olduğu gibi kimi zaman fenomenolojik düzeyde de tıpsal ve dinsel yönden daha karmaşık durumlarla karşılaşma olasılığı da bulunmaktadır.

[Elli yaşındaki teknisyen, erkek dindar hasta, 30 yıldır evli olduğu eşine, beş yıl önce aralarında geçen bir tartışma sırasında öfkeyle “boş ol”duğunu söylemiş ve hemen ardından öfkesi yatıştığında bu ifadesini geri almıştır. Ne ki hasta için o günkü tartışma ve ağzından çıkan o tek kelime, kötü bir kaderin başlangıcı olmuştur. Hasta, bir yandan eski olağan evlilik yaşamını sürdürürken bir yandan da aslında dinsel kurallar gereği eşiyle boşanmış olduğunu ve tekrar evlenebilmesi için eşinin başka bir erkekle evlenip boşanması gerektiği düşüncesinden kendisini kurtaramamaktadır. Beş yıldan beri hemen tüm çabası, bu durumu aydınlatmaya yöneliktir. Konuyla ilgili hemen tüm fıkıh kitaplarını okumuş, ülkemizdeki ve yurt dışındaki hemen tüm önde gelen din bilginlerine konuyu danışmıştır. Her şey, karmakarışıktır: Boşanmaya gerek olduğunu söyleyenler de vardır, olmadığını söyleyenler de. Beş yılını böyle sıkıntı içinde geçiren hasta, artık hiçbir ibadetini yapamadığı ve sürekli kendisini suçlama yakınmalarıyla ve bu düşüncesinden kurtulma isteğiyle psikiyatriste başvurmuştur.]

Obsesif-kompulsif bozuklukları dinsel bir kılığa bürünmüş olanlara yapılacak psikiyatrik yardım konusunda uyulması gereken ilk ilke, başta Tanrı’ya ve dinsel figürlere yönelik olumsuz fikir ve imgelerin zihne sokulması olanları olmak üzere, çok zor durumda olan bu hastalara, yaşadıkları bu durumun, nedenini henüz tam olarak bilmediğimiz bir ruhsal rahatsızlığa bağlı olduğu ve dinsel bakımdan bunlardan sorumlu olmadıkları konusunda kesin bir güvence vermeye çalışmaktır. Psikiyatrist, bu rahatsızlığın tedavisi için hastalarına psikofarmakolojik, davranışçı veya psikodinamik tedaviler veya bunların kombinasyonlarını uygulayabilir ama bu hastalar için önemli olan, psikiyatristin mutlaka hastanın inançlarıyla değil hastalığının tedavisiyle ilgili olduğunu ikna edici bir biçimde gösterebilmesidir.

c) Psikiyatri ve psikoterapi uygulaması içinde dinselliğe bakışımızın içine giren yukarıdaki temel alanlardan ayrı olarak, psikoterapide ancak meslek-içi akademik tartışmalarda kendisine meşru olarak yer bulabilen bazı alanlar da vardır. Bu alanlar, gerçekten tartışmaya ve yanlış anlaşılmaya oldukça açık oldukları için, yalnızca ehil psikoterapistleri ilgilendirdiklerini ve terapistin teknik ustalığını, danışanın yüksek içgörüsünü gerektiren ender durumlar olduklarını bir kez daha belirterek, birkaç kelimeyle ifade etmekle yetineceğiz.

Yalnızca ehil psikoterapistler tarafından, bazı hastalara yardımın bir yolu olarak dinsel temrinlerden ve yaşantılardan örnekler verileceğini gibi yine gerekirse bilinen bir tedavinin (örneğin davranışçı bir tedavi tekniği olan “yüzleştirme”nin dinsel obsesif-kompulsif durumlarda kullanılması gibi) esnetilerek uygulanması yoluna gidilebilir. Yine özellikle entelektüel ilgi alanına Doğulu, spritüel uygulamaların girmesinden beri hem “Tasavvuf” gibi geleneksel “kendini tanıma“ yollarından birine başvuran hem de aynı amaçla psikoterapiye gelen birinde bir “netleştirme” biçimi olarak, ehil bir psikoterapist, ikisi arasındaki benzer noktaları ustaca vurgulayabilir.

[*] Erol Göka’nın “Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri” kitabından alınan bu makale yazarın yeni kitabı “Hayatın İçinde Psikiyatri”de de yer alacaktır.

Bu makale toplam 1197 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.3430, Satış 1.3630; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8350, Satış 1.8630
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi