- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Peren Birsaygılı
Tanpınar'ın teravih gecesi
TANPINAR’IN TERAVİH GECESİ her şey yerli yerinde; bir dolab uzaklarda azapta bir ruh gibi, gıcırdıyor durmadan bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda Ahmet Hamdi Tanpınar Tarihin hızına yetişmeye mecbur bırakılmış, soluk soluğa oradan oraya yetişmeye çalışan bir neslin, ”zamanın ne içinde, ne de dışında kalabilmiş” binlerce evladından biriydi o. Gidip de dönemeyen serdengeçtilere, sayısız destana ve sayısız ihanete ev sahipliği yapmış “yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışındaki“ o eşikten, yaşadığı toplumun tüm tereddüt ve ikilemlerini, muazzam biçimde yansıtmayı başarabilmiş, büyük bir edebiyat üstadıydı. Ve kendi tabiriyle mahkum bir neslin evlatlarından birisiydi. Değil mi ki, sayısız trajediye ev sahipliği yapmış bu topraklarda, iki cihan arifesinde cereyan eden tüm kargaşaya da şahitlik etti, hüznü artık varlığından menkul gerçek bir düşünür olup çıkıvermişti sahiden de. O nedenle Tanpınar’ı okuma istidatı üzerimde belirdiğinden bu yana onu düşünüyorum. Bilmezsiniz hayatla görülecek meselesi olan herkesi sevdiğim gibi, nasıl çok severim Ahmet Hamdi Bey’i de. Ve biliyorum bu biraz budalaca ama, en sevdiğim romancılardan olması hasebiyle, ki diğerleri de hiç şüphesiz Kemal Tahir ve Oğuz Atay’dır, Tanpınar’ı da seneler evvel ölmüş bir insan gibi değil, hala hayatta olan ve hatta tanıdığım bir insan gibi tasavvur ediyorum. Sürekli biraz yorgunuz, daima Araf’ta takılıyoruz ama buna rağmen Mümtaz Bey, Nuran Hanım, Hayri İrdal, Halit Ayarcı [*] ve pek tabi ki de bilhassa Üstad Tanpınar beraber yiyiyoruz, içiyoruz, oturuyoruz, konuşuyoruz, geziyoruz. Bu sayıca pek de kalabalık olmayan ancak bolca realitelerden konuştuğumuz topluluktan ayrı olduğum, geri kalan tüm zamanlarda ise yine adeta gölgesi gibi yine takibindeyim Tanpınar’ın. Bu yüzden, o Arap Dili profesörünün, Tanpınar hakkında anlattığı trajik hatıranın bir ortağı da benim sanki. Yani, onlarca sene evvel ta Milli Şef zamanında, bir Ramazan gecesi Sultanahmet Camiinin önüne kadar sanki ben geldim de, caminin parmaklıklarına asılarak, içeride teravih namazı kılmakta olan Müslüman’ları seyrederken, hüngür hüngür ağlamaya başlayan Tanpınar’ı bizzat ben gördüm... Cami avlusunun önünde durmuş, içeride kılınmakta olan teravih namazını seyrederken ağlıyordu. Sürekli biraz yorgunduk, doğu-batı derken daima Araf’ta takılıyorduk ama en mühimi de aslanlar gibi acı çekiyorduk…işte henüz birkaç saat önce üç beş zeytin, belki biraz hurma ve ardından yedikleri mütevazı yemekler ile iftarını açmış olan cemaatin hınca hınç doldurduğu Sultanahmet Camisinde kılınmakta olan teravih namazını izlemek Tanpınar’ı da büyük bir hüzne boğmuştu. Hüzne boğulmuştuk. Ve bana sorarsanız, bu gözyaşlarının büyük önemi haizdi. Zira tüm teravih süresince yani yirmi rekat boyunca dinmeyen gözyaşları, kökleri Osmanlı’ya ait ancak yüzü Batı’ya dönük bir Türk aydınının hani öyle biranda bunalıverdiği o geçici sıkıntı anlarından birinin neticesinde ortaya çıkmamıştı.. Cumhuriyet'in ilanıyla inşa edilen yeni devlet ne gibi bir yol izleyecekti? Zeka seviyesi ortalamanın biraz üzerinde olan herkes hemen söyleyebilir ki; Evet, hedefimiz "Muasır Medeniyetler seviyesine ulaşmış bir ulus" meydana getirmek idi. Bu da pekala ideoloji işi. Ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın arka planında yer alan Batılılaşma ile uluslaşma süreçlerinin bir ideoloji olarak kaynatılarak sunulması sonucunda ortaya çıkan manzarayı, azgın dalgaların ortasında meçhule yelken açmış bir takaya benzetmek yanlış olmayacaktı herhalde. Yeni devletin, tüm bu esnada, ideolojisi içinde Osmanlı’dan süregelen mirasa yer vermemiş olması ise, inşa edilmek istenen yeni kültürün, insanlar üzerinde kısa süre içinde nasıl ikircikli haller oluşturacağının sinyallerini veriyordu zaten. “Biz şimdi tepki devrinde yaşıyoruz”, diyordu Tanpınar ve şöyle devam ediyordu; “ Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Baki’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan'ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir sentez bekliyor; biz görevimizin farkında değiliz. boşu boşuna başka milletlerin tecrübesini yaşıyoruz." Üstadı Sultanahmet Camisi önünde gözyaşlarına boğulmuş halde bırakarak bizim küçük ama kafa karışıklığı bakımından bir hayli kalabalık topluluğumuza döndüğümde ise, Mümtaz Bey ile Nuran Hanım’ı bir klasik Osmanlı şaheseri olan “mahur beste” üzerinden yeni hayatımızı sorgularken buluyordum. Artık pek revaçta olan salon müziklerinin gürültüsü arasında unutulmaya yüz tutmuş bu klasiği defalarca dinleyerek izini sürmeye çalışıyorlardı geçmişin. Hayri İrdal cephesinde değişen bir şey yoktu. Yine o aynı acıklı hayata tutunma çabası. Seneler evvel vefat etmiş babasının hatıraları ile boğuşurken, mecburen bulunmak zorunda olduğu o toplantıda, kendini ortalara atarak tuhaf hareketlerle dans etmeye çalışan baldızlarını izlerken, bakışlarında yine o aynı biçare anlam. Ah Halit Ayarcı…O ise, bu meçhul geminin en hevesli serüvencilerinden olması hasebiyle, bir yandan ortada tepinen çiftlere tempo tutarken, öte yandan tıpkı soğuk günlerde taşınması gerekli olan bir palto gibi, hiç çıkarmıyordu bu zamane adamı hallerini üzerinden. Oysa çılgındık..Kaçıp giden zamanı bir biçimde yakalayacak, şimdiki zamanı ise durduracak ve her ikisini üst üste getirerek, zamanımızı birbirine kaynaştıracaktık. Ama olmadı. Kaynaştırmak istediğimiz iki zihniyet arasında sıkışıp kalan, koşup kımıldanmak, bir taraflara atılmak istedikçe, daha da tuhaf hallere bürünen bireyler olmaktan öte gidemedik. Üstad Tanpınar, bu hali Hayri İrdal’ın ağzından öyle güzel özetleyecekti ki…Evet, hani bizim düşüncesi Osmanlı’da, gövdesi etrafta bir dolu tepinen insanın olduğu o salon eğlencesinin ortasında kalmış olan Hayri Bey; “En iyisi düşünmemek “ diyecek ve şöyle devam edecekti; "En iyisi kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi." O mehtaplı Ramazan gecesi, kendi içine kaçarken adımları üstadı , Sultanahmet Cami’sine götürmüştü. İçeride kılınmakta olan teravih namazının ışığında, yüzleri farklı bir anlama bürünmüş olan cemaati izlemek, üstadı hüngür hüngür ağlatmıştı. O esnada kalbinden geçenleri eksiksiz bilmeyi öyle çok isterdim ki ancak nafile, bunca sene sonra sadece, evet en azından, olası bazı tahminler yürütmekten ötesi elimizden gelmiyordu. Mümtaz Bey, Nuran Hanım, Hayri İrdal ve Halit Ayarcı’dan oluşan sayıca küçük ama farklı pek çok realiteyi habire dillendirme bakımından bir hayli kalabalık topluluğumuzda ise, günler ekseriyetle birbirinin aynı olarak geçip gidecekti. Kim bilir benim dedem Mümtaz Bey gibi biriydi..Umarım öyleydi zira evet itiraf etmem de sakınca yok ki, benim favorim öteden beri Mümtaz Bey’di..Sizin büyükanneniz olasılıkla Nuran Hanım’ın tıpkısının aynısıydı…İçimizden bir başkasının dedesi ise muhtemelen tüm uzviyetleri ile Hayri İrdal’a benziyordu..Veyahut bilmem kaçımız Halit Ayarcı’nın torunları idik.. Ancak bizler, her halükarda üstadı gözyaşları içinde bıraktık. * Mümtaz Bey ile Nuran Hanım, Huzur ; Hayri İrdal ve Halit Ayarcı ise Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarının kahramanlarıdır. Bu makale toplam 3502 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||