- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Milay Köktürk
Platoncu demokrasinin kalesi neresi?
Çağımızın yükselen değeri olarak demokrasi, “doğası gereği mükemmel, muhteşem ve ideal olan” bir sistem değildir. Bugünün insan aklı, yönetme-yönetilme ilişkisinde en uygun işleyişin demokrasi denilen sistemde gerçekleştiğini veya gerçekleşebileceğini düşünmektedir; bu yüzden demokrasi, “insan icadı” siyasal sistemler içinde en değerli olarak görülür. “İnsan icadı” dedik; çünkü hiçbir semavi din, insanlığa siyasal bir sistem vahyetmemiştir. Siyasal sistemler, üzerinde hep tartışılan, hatta kavga edilen ilgi nesnesini oluşturur. İnsan bir siyasal sistemi neye göre ve niçin “icat” eder? Genel amaç bellidir; toplumsal yaşantının düzenli işlemesi için… Niye bir sistemden öbürüne geçilmiştir? Bunun yegane temeli, insan aklının kavrayış düzeyi ve amaçları; bu aklın, amaçlarını gerçekleştirmek için çizdiği yol haritasıdır. Bir zamanların kavrayış düzeyi, genel amaçların mesela aristokrasi içinde gerçekleşebileceğini onaylamaktayken, daha sonraki zamanlarda ulaşılan kavrayış düzeyi, bu sistemi artık kendi varoluşuna aykırı görebilecektir ve görmüştür de! Hatta kurgusal olarak bakınca, tarihin tamamını, siyasal sistemlerin değişim, dönüşüm ve şekilleniş süreci olarak da değerlendirebiliriz. *** Siyasal sistemlerin her dönemde tartışıldığını ifade ettik… Felsefe tarihinin iki temel taşı; Aristoteles ve Platon da yönetim biçimlerini tartışır. Mesela Aristoteles’e göre, demokrasi “yoksullar yönetimi”dir. Çünkü demokraside iradesi egemen olan demos, yoksuldur… En ilginç ve bizim bugünümüzü anlatan yargı, Platon’undur. “Demokrasi, eşit olanlarla olmayanların tuhaf bir eşitliğidir.” Kimdir bu eşit olanlar? MÖ 2500’lü yılların Grek aristokrasisi… Eşit olmayanlar kimdir? Halk… Herakleitos’un “domuzlar gibi yaşayan” diye aşağıladığı sıradan insanlar… Bugünkü dile tercüme edersek, “yurdum insanı”; kendi kelimelerimizle söylersek, bu memleketin evlatlarının her biri ve tamamı! Hani Nevzat Tandoğan’ın merhum Serdengeçti’ye sarf ettiği o meşhur “hitap” ile kastetikleri… Demokraside aristokratla sıradan insanların oyu “aynı” seçiciliğe sahip olduğundan, eşittir. Halbuki Platon’un muhayyilesinde, bu, eşyanın tabiatına aykırıdır. Doğal varoluş, aristokratın aristokrat, halkın halk olması ve bu ikisi arasında, aristokratlar lehine bir derecelenmenin mevcudiyeti…. Muhtemelen Platon’a idealar böyle emretmiştir. Onun için de bu eşitlik tuhaf bir eşitliktir; kabul edilemez, anlaşılamaz, onaylanamaz bir eşitlik! Köleler mi? Onlar zaten eşit olmama kategorisine bile giremeyecek kadar denklem dışıdır. **** Karl Popper Platon’u “açık toplumun düşmanları” arasında saymakla haksızlık etmiştir. Mesela yukarıdaki düşüncelerinden dolayı, yani demokraside geçerli olan “çobanın oyuyla profesörün oyunun eşitliği” vakıasını kabullenememesinden dolayı suçlayamayız. Platon dünyayı öyle görmektedir. Platon çağının “doğal durum”u bu kavrayıştır. Hem bir de, devlet yönetimi için gerekli birikim, imkanları da ellerinde tuttukları için iyi eğitim almış aristokratlarda olabilir. Halktan birinin, böyle bir eğitim alarak devlet ve siyaset arenası için gerekli donanıma sahip olması mümkün değildir. Bu yüzden halk halk olarak kalmalıdır. Bundan dolayı aristokrasi en iyi yönetim biçimidir. Peki, ya halktan birileri, birkaç kişi değil birçok kişi, dişini tırnağına takar veya onlara imkanlar sunulur da, siyasal-sosyal alandaki aktörlüğün gerektirdiği birikime sahip olurlarsa ne olacak? Onlar yazar-çizer, profesör, bürokrat, bakan, hakim, entelektüel vs olurlarsa, “artık biz de varız” demeyecekler mi? Böyle olduğu zaman, geleneksel egemenlik biçimi çatlar… Bu, geri dönüşsüzdür. Aslında siyasal sistemlerin değişim ve gelişmesiyle, toplumdaki bireylerin “siyasal aktörlük talepler” arasında bir paralellik vardır. Geçmiş yüzyılların bir zamanında, mesela 1500’lü yıllarda, bir yerde, bir yönetim altında yaşayan kişi eğer yönetimle ilgili bir tasarım, bir ideal sahibi değilse, onun payına düşen şey, mevcut yönetime kayıtsız şartsız boyun eğmek, o yönetime kendini teslim etmektir. O yüzyıllardaki eğitim düzeyini, eğitimin yaygınlık durumunu göz önüne alınca, bu tablo doğal bir durumu ifade eder. Aynı kişinin torunları eğitimden pay almış, bir tasarım ve donanım sahibi olmuşsa, artık o torunlar “siyasal alanda söz sahibi olma”yı isteyeceklerdir. Bu donanım onları, mevcut siyasal sistemi, bu sistemin aktörlerini ve işleyişini sorgulamaya itecek; onlar da, mevcut gerçeklik kendi tasarımlarıyla uyuşmadığında “baş kaldıracaklardır.” İşte bu tablo gerilimlerin kaynağını teşkil eder. Mevcut yönetimle bu yeni eğilim arasındaki gerilim, siyasal sistemin tekamül yolunu açar. *** Sözü edilen, yolu açılacağı söylenen tekamül, hiç de öyle kolayca gerçekleşmez. İnsanlık dünyası, doğusuyla batısıyla bugünkü noktaya binlerce yılda ulaştı. Batıda demokrasinin tam olarak yerleşmesi, yüzlerce yılı aldı. Niye bazı ülkelere demokrasi elbisesi bol gelir? Çünkü demokratik zihniyetin gerektirdiği “irade beyanında eşitlik ve özgürlüğü”, egemenler içlerine sindiremez. Diğer yandan eşitlik ve özgürlüğü asıl kullanacak olanlar da pekala bunu suiistimale yeltenebilir. 21. yüzyılda artık Platon’un bu yargısı “tuhaf” kaçıyor. Eşit olanlarla olmayanlar yoktur; herkes eşittir…. Tabii Türkiye hariç! Birileri 2500 yıl öncesinin bu düşüncesine saplanıp kalmış; bu ülkede halen eşit olanlarla eşit olmayanların varolduğunu, bunun “eşyanın tabiatı gereği” böyle olması gerektiğini, aksinin ülkenin elden gitmesiyle sonuçlanacağını daha en baştan kabullenmiş durumda ve bu birileri de egemenler, seçkinler… Belli ki başta Devlet kitabı olmak üzere, Platon’un eserlerini çokça okumuşlar. Öyle ya, Kenan Evren de 12 eylüllü yıllarda “halkı eğitme görevi” üstlendiği yıllarda “Ey halkım, okuyun! Ben bile Devlet kitabını okuyorum” demiş de bu kitap satış rekorları kırmamış mıydı? Yoğun biçimde “tartıştırılan” ve gerilim gerekçesi haline getirilen her şey çözüme ulaşsa ve kavga gerekçesi olmaktan çıksa, o zaman eşit olan-olmayan ayırımını ortadan kalkacak. Bunu herkes biliyor ve bu tablo, “Platoncu demokrasi” anlayışına takılıp kalmış olanlara “tuhaf” geliyor. Nevzat Tandoğan’a, zamanın gençliğinden bir kısmının taleplerinin “tuhaf” gelmesi gibi! Bu yüzyılda bu anlayış da artık bana “tuhaf” geliyor. Merak ediyorum; 2050 yılında tarihçilerin yazdıklarını torunlarımız nasıl karşılayacak? Herhalde bizlerin 1946 seçimlerindeki “açık oy gizli tasnif” sistemini inanılmaz bulduğumuz gibi, onlar da bazı icraatları inanılmaz bulacak ve “tuhaf” karşılayacaklar! milaykokturk@gmail.com Bu makale toplam 1247 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||