- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Milay Köktürk
Ebru: Yaşamanın gizemli dünyasını resmetmek
Karar alıcı makamların şirazesinden çıktığı, aklı selimin rafa kaldırıldığı bir dünyada siyaseti görmezden gelmenin vaktidir. Zarif temalar bize tuhaf olayları unutturabilir. Bu yüzden biraz sanattan söz edelim… *** Ebru... Su üstüne yapılan resim… Karşısında tüm sanatların sıradanlaştığı, belki onun gibi bir sanat olamayışın ezikliğini hissettikleri bir sanat! Bu coğrafyanın, bu kültürün estetiğini en duru biçimde yansıtan, beden gözüne değil gönül gözüne, cisme değil ruha hitap eden büyüleyici bir eylem ve üretim; derinlerde yatan, keşfedilmemiş güzeli ve güzelliği arayış… Gönlü bu coğrafyada neşvünema bulanların, yüreği bu coğrafyanın anlam dünyasında atanların entelektüel ve estetik uğraşısı… Bu coğrafyada birazcık sanat duygusu, estetik beğenisi olan herkes, herhangi bir şekilde karşılaştığı ebru gösterisine kayıtsız kalmaz. Şöyle sıradan bir bakışla veya içtenlikle, ilgisini ona yöneltir. Sanata uzak olan biri bile belli belirsiz bir duygulanım yaşar… Hele estetik haz duyacak inceliğe erişmiş gönüller ebruyu bambaşka bir hayranlıkla temaşa eder. Ebru neden bir ilgi odağıdır? Bizi cezbeden, bu eylemin icra süreci mi, gerektirdiği beceri mi yoksa eserin kendisi mi? Galiba hem icrası, hem becerisi hem de inşa edilen eser; ama en çok da icrası! Sebep acaba bu eser ve icranın yaşama dünyasını kavrayışımızla örtüşmesi mi? *** Zemin zaten akışkandır… Su! Eğilip bükülmez, elde tutulmaz, şekil verilmez bir şey. Bizim etkinliğimiz, onu boş kaba doldurmakla sınırlı. Ona bütün damlalarına kadar hükmedemeyiz. Tekneye dökeriz, o kendi biçimini bulur. Biz bu zeminin sadece varlık kazanışında aracı oluruz, o kadar. Onu eğriltip yükseltemeyiz. Onda çukurluk ve tümseklik barınmaz. Dökülüşte su dalgalanır, dalgalar gider gelir, kenarlara çarpar; sonra durulur ve en sonunda mutlak bir sükunete erişir, pürüzsüz bir zemin teşkil eder. Dünyaya gelip etrafa çarpa çarpa, düşe kalka büyüyüşümüz, deli akan kanımız, ilerleyen yaşımızın bize sükunet elbisesi giydirmesi gibi! Ebrunun tuvali hayatın kendisidir. Elimizin altındaki suya mutlak anlamda hükmedemeyişimiz bize, gücümüzün, yapabilirliğimizin sınırlarını gösterir. Tıpkı yaşama dünyasındaki gücümüz ve güçsüzlüğümüz gibi … Hayat bizim hayatımızdır, ama tüm zerrelerine kadar bizim elimizde şekillenmez. Suyu tutmaya kalksak sadece bir avuçluk kısmını tutarız; gerisi akar gider. Tıpkı ömür gibi… Ustanın fırçasından boya katre katre suya dökülür. O dökülüşte saçılma yoktur, fırlatıp atılmışlık sezilmez. Hiçbir damla sahipsizcesine terk edilmiş değildir. Boya zerresi kayar, kayar, yavaş yavaş yayılır ve yerini alır; tıpkı yaşama dünyasına ve yaşama dünyasında süzülüşümüz gibi... Her damlatış bir ümit yüklüdür. Ebru ümide yapılan bir yolculuktur. Bir sonraki aşamanın hiçbir kesinliği yoktur. Ebruda sadece “güzeli keşif ve inşa yolunda ilerleyiş”i görürüz… Ebru yaşantının serüvenini estetik kaygıyla bir keşif hareketidir. Hiçbir ebru diğerine benzemez. Her ebru benzersizdir, biriciktir…. Tekrarlanamaz, kopya edilemez… Kopyası ebru olmaz. Her ebrunun her santimetrekaresi tek ve kendine özgüdür. Herkes onda bir derinlik sezer, ondan bir anlam çıkarır. Tıpkı her bireyin yaşantısı ve algılayışı gibi. O bize, mutlak gerçekliğin bizim elimizde olmadığını, elimizdekilerin sınırlılığını, yaşama dünyasının ve bireysel yaşantımızın çok renkliliğini, karmaşıklığını, oradaki çokluk ve çeşitlilik arasında kurulan veya kurulamayan ahengi fısıldar. Bazı ebrular olabildiğince sadedir, bazıları imkanlar alanındaki tüm renkleri taşır. Tıpkı basit renksiz, derinliksiz veya olabildiğince renkli, derinlikli hayatlar gibi. Ama her yaşantının ve yaşantı içindeki her dilimin sır doluluğu ve biricikliği gibi her ebru da sır doludur. Katmanlı yapı, üst üste binmiş, bindikçe birbirini etkileyen, birleşip etkileştikçe keşfedilmemiş güzellikler veya iç karartıcı figürler oluşturan renkler, bu renklerin iç içeliği… Bu da yaşama dünyasının bir yansıması… Ebruda yaşantının çizgileri, renkleri ve figürleri ve gizemliliği barınır Ebru yaparken aslında kendi gizemli dünyamıza seyahat ederiz. Ebruyu temaşa da bu gizemliliği keşfe çıkmanın bir biçimidir. Ebruya şekil vermek için yapılan her hamle bilinmezlik ve yenilik yüklüdür. Onun sonunda tablonun nasıl bir şekil alacağını, sonuçta ortaya ne çıkacağını bilemeyiz. “Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz” diyor bir usta; tıpkı bizi bekleyen geleceğin sır dolu örtüsü gibi. Gerçekten de hayatımızın tam olarak “nasıl” olacağını bilebilir miyiz? Yaşanmamış zamanlara ilişkin öngörümüz ve tasarımlarımız sadece “genel çizgiler”le sınırlı değil midir? Bir darbeyle değişebilirlik…. Ebruda güzellikle çirkinlik arasında ince bir çizgide yürürüz. Yaşamak da hep bir ince çizgide yürümekten ibaret. Ya bilmeden yapılan yanlış bir hamle… Veya bilerek suya vurulan bir darbe… Her şeyi, tüm figürleri, tüm tasarımları yok eder. Bazı yanlış hamleler yeniden düzeltilebilecek bir hasara yol açar; hayatta yaptığımız basit hatalar gibi…. Bazen her şey altüst olur; figürsüz, manasız, bomboş; tıpkı hayatta yaptığımız telafisi imkansız yanlışlar gibi! Tıpkı tasarımları ve renkleriyle, ümitleri ve özlemleriyle kendi ellerimizde şekillenen yaşantımız; sonra bunları bir bir tahrip edişimiz gibi… Ebru zihinsel yaratıcılığın sınırsızlığını anlatır. Hayat da öyle… Sınırsız seçeneklerden peşine düşüp inşa ettiğimiz figürlerin toplamı! Aşlangıçta iyilik, güzellik, erdemlilik özlemi yatar. Ebruda da öyle! Her şey, ölüm vaktiyle kesinleşip nihayete erişir. Tıpkı ebru teknesine kağıdın daldırılışı gibi. Artık sona gelinmiştir, ebru bitmiş, şekil verebilirlik ve verilebilirlik nihayete ermiştir. Geriye kalan ise, ustanın tabloyu tüm sürecin özetini duvara asması gibidir… Tıpkı tüm renkleriyle, iyi ve kötülüğüyle, erdemlilik ve sefaletiyle bir ömrün tamamı gibi! milaykokturk@gmail.com Bu makale toplam 782 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||