- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Pavel Simonov
Andropov'dan Putin'e Rus istihbaratının iktidar savaşı
ANDROPOV'DAN PUTİN'E RUS İSTİHBARATININ İKTİDAR SAVAŞI Çevirenin Notu: Andropov'dan Putin'e Rus İstihbaratının İktidar Savaşı adını verdiğim bu üç bölümlük çeviri yazılar son 30 yılda Rus istihbaratının Rusya içi iktidar mücadelesini ve Rusya’da, Sovyetler'in yıkılışından bugünkü Rusya'nın ortaya çıkışına kadar yaşanan dönüşümü anlatmaktadır. Biz bu yazıları koyduğumuz notlarla daha da zenginleştirdik. Yazılar, konuyu daha geniş kapsamlı ele almak için, Sovyetler'in çöküşünün başlangıcı sayılabilecek Afganistan meselesi ile başlıyor. Ayrıca çevirinin Afganistan ile ilgili ilk bölümü olayların başlangıcı olmanın yanında Sovyetler'in Afganistan işgalinin bilinmeyen noktalarına ışık tutması açısından da ayrı bir değere sahiptir. Bunun yanında 11 Eylül ile başlayan süreçte ön plana çıkmış olan Afgan cihadı - CIA ilişkileri ve Çin – ABD – Rusya arasında BOP eksenindeki bugünkü çekişmenin tarihsel arka planına ilişkin bilgilerde yazılarda yer alıyor. Bu bağlamda yazı soğuk savaşın pek dikkat edilmeyen bir yönünün sorgulanmasına da kapı açıyor: Sovyetlerin çöküşünde 1972 den itibaren ortaya çıkan Çin – ABD yakınlaşması ne kadar rol oynadı ve Çin ile ABD 1972'de hangi konularda anlaştı (Bizde Soğuk savaş döneminde Sovyetlere karşı Çin – ABD işbirliği pek bilinmez. Oysaki Çin ile Sovyetlerin sınır savaşı ve Hint - Çin savaşında Sovyetlerin Çin’e karşı Hindistan’ı desteklemesi nedeni ile Çin soğuk savaş boyunca birçok yerde (Afrika, Latin Amerika ve Afganistan vs) Sovyetlere karşı ABD ile işbirliği yapmıştır. Bizde Çin ve Sovyet destekli sol gruplar arasındaki ayrışmada da bu durumun etkisi vardır.)? Deng ile Nixon/Kissinger yani Çin ile ABD hatta İsrail arasındaki bu anlaşmanın bu güne bakan yönleri nelerdir? Yine konu Afganistan olunca yazı okuyucuya - bir önceki çöken Emperyal güç ekseninde - ABD istihbarat servislerinin 11 Eylül ve sonraki süreçteki konumunun ne olabileceğine ilişkin olarak da geniş bir perspektif sunuyor. Kuşkusuz yazı bütünü ile doğruları içermiyor olabilir ancak kuşkusuz olaylara yönelik farklı bir bakış açısı sunuyor. Bölüm 1: Rus İstihbaratı, Arap Şeyhler, Afganistan 11.10.2005 Pavel Simonov, Ulugbek Juraev AIA Rus istihbaratı Pers körfezi monarşilerinin birinden, etkili bir Arap şeyhinin yardımı ile Afgan yönetimini devirmeye çalıştı. Rusça Uluslararası yayınlar yapan merkezi New York'taki RTV kanalı bir Arap şeyhinin bir KGB ajanı tarafından angaje edilmesinin video kaydını gösterdi. Video görüntüsündeki iç mekandan anlaşıldığına göre buluşma bir otelde gerçekleşmiş. Videoda KGB temsilcisi, Afganistan başkanı Muhammed DAVUD'un devrilmesi için gerekecek yardımı karşılığında Arap Şeyhe “Rus kadın ve yüklü miktarda para“ teklif ediyor. Penşir'de 1975 Haziranın da gerçekleşen İslami devrimden konuşmalarda bahsedilmesi ve Davud'un 1978 Nisan'ında devrilmiş olması buluşmanın bu tarihler arasında gerçekleştiğini gösteriyor. Kaydın kalitesinden çekimin açık bir kamera ile yapıldığı anlaşılıyor. KGB temsilcisi ve Arap şeyhi İngilizce konuşuyorlar. Bu iki kişiden başka şeyhe teklif edilen kadınlardan biri bir dakikadan daha kısa bir süre ekranda görülüyor. Kasetin bitimini takiben ekranda gözüken yorumda “KGB arşivlerinden çıkan bu kaset konuyla ilgili kişiler tarafından kara borsadan satın alınmıştır” diye yazmaktaydı. Beklenmeyen Devrim Muhammed Davud'un yönetiminin (1973-1978) son yılları boyunca Moskova onu artan bir şüphe ile izledi. Bu şüpheye onun ABD ile yakınlaşması ve sol muhalefete yönelik eylemleri sebep oldu. Elimizde Afganistan başkanına yönelik olarak 1978 ilkbaharında yapılan hükümet darbesinin (Marxist rejim iktidarı ele geçirdiği bu olaya “Kızıl Devrim” adını verdi) hazırlık aşamasına Sovyetler'in katıldığını doğrulayan bir belge bulunmamakta. 80 lerin sonunda Afganistan'daki Sovyet ordusu komutanının en yakın yardımcısı olan ve bugün Afganistan'daki Sovyet İşgali tarihinin en iyi uzmanlarından biri olarak kabul edilen Tümgeneral Alexander Liahovsky'nin bu konu ile ilgili tanıklığı yeterlidir. Onun önemli kitabı “Afganistan'ın Trajedisi ve Yiğitliğinde” Liahovsky: “Kabil'deki Sovyet temsilcileri ve istihbarat servisimiz için 27 Nisan 1978'deki hükümet darbesi şaşırtıcı bir gelişmeydi ve onlar darbeye hazırlıksız yakalanmışlardı şeklinde durumu ifade etmektedir. Kabil'de gücü ele geçiren Radikal-Marksist eğilimli Afganistan Halkın Demokratik Partisi liderleri Davud'un devrilmesine ilişkin planlarını Sovyetler'den gizledi. Moskava'nın onların niyetlerinden rahatsız olduğundan emin oldukları için Moskova’ya danışmadılar” diye yazmaktadır. Dahası bu süreçte çoğu Sovyet devlet adamı Davut'un devrilmesinin Moskova'nın stratejik çıkarları ile çeliştiği düşüncesi içindeydi. Devrim nedeni ile Afganistan Sovyetler Birliğine dost bir komşudan bölgesel istikrarsızlık merkezine dönüştü. Valentin Varenikov (Müdahale sırasında Sovyet Genelkurmay 2. Başkanı ) “Davut, kralın başbakanı olduğu 10 yıl boyunca Sovyetler Birliğine yönelik müspet bir dış politika yürüttü. Bundan dolayı kuşkusuz bizim yönetimimiz onu devirmek için en küçük bir sebebe bile sahip değildi. Aksine biz onun otoritesinin güçlenmesini arzu ediyorduk” demektedir. Alexander Liahovsky (General-Major in reserve) “Muhammed DAVUD bir çok kez Sovyetler'i ziyaret etti. Onun girişimi ile Afgan ordusu Sovyet silahları ve savaş ekipmanları almaya başladı. Ayırca biz Afgan silahlı kuvvetlerinin eğitilmesine yardım ettik” demektedir. Vladimir Kriuchkov (Müdahale sırasında KGB dış istihbarat bölümünün başı) “Nisan 1978'e yani Kızıl devrime kadar Sovyet - Afgan ilişkilerinde ileriye dönük olarak hiçbir sorun gözükmüyordu ve aniden bizim ortaklaşa uzun bir kara sınırımızın bulunduğu komşu ülkede aşırı solcu radikaller iktidara geldi. Sovyetler Birliği ile geleneksel olarak dost olan hükümet yerine güney kanadımızda bizim açımızdan oldukça tehlikeli ve muhalif bir komşunun ortaya çıkması ihtimali belirdi. Oleg Grinevski (80'lerin başında Sovyet Dış İşleri Bakanlığında Ortadoğu bölümünün başındaydı) “Gromyko (1957 - 85 arası Sovyetler Birliğinin Dış işleri Bakanı) sürekli söylenmekteydi: Herşey çok düzgün gidiyordu... Komşu (Afganistan) çok iyi, itaatkardı. Aynı güneyimizdeki Finlandiya gibiydi. Biz şimdi bu çılgın adamlardan ne beklemeliyiz ?” Sovyet müdahalesinin politikacı, istihbaratçı ve asker katılımcılarının tanıklıklarından konuya ilişkin elimizde olası iki ayrı versiyon bulunduğu sonucuna varmak mümkündür. Ya RTV tarafından yayınlanan video kaset sahtedir ya da KGB Sovyet devletinin çıkarları yerine kendi oyununu oynamıştır. Kremin Müdahaleye Karşı Rus uzmanlar, özellikle de eski gizli servis çalışanları, Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgali sürecinde CIA'nın mücahitler ile ilişkilerini hatırlamayı seviyorlar. Bu bağlantı görünüşte El-Kaide organizasyonu ve Taliban hareketinin yaratılmasındaki ABD katkısını ispatlıyor. Buna karşın Ruslar Sovyetler Birliğinin ve uydularının Batı Avrupa, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika'daki terörist grupların yaratılması ve finansmanındaki aktif katkısını anımsamayı sevmiyorlar. Dahası RTVi tarafından yayınlanan video kaydı, Moskova'nın, Afganistan'ın 1 numaralı terörist (ç.n Usame bin Ladin) ve ortakları için bir kuluçka yatağına dönüşmesine katkısının şahidi haline geliyor. Afganistan'ın ilk başkanının devrilmesine KGB'nin karışmış olma olasılığı hakkındaki bir soruyu cevaplamak için Afganistan’daki hükümet darbesinden 1,5 yıl sonra Kremlin'in Afganistan politikasının değişmesinde Sovyet istihbaratının rolünün izini sürmeliyiz. Devrimin başkentte tamamlanmasından sonra sol radikaller ülkenin diğer bölgeleri üzerindeki kontrolü ele geçiremediler. Onlar Afgan siyasetinde marjinal bir grubu temsil ediyorlardı ve halk desteğine sahip değillerdi. Bunun yanında onların Afganistan'ın mevcut koşulları ile çelişen politik ve ekonomik programları tam bir ütopyaydı. Kabil'in yeni sahiplerinin ayakta kalmak için tek şansı Moskova'nın geniş çaplı desteğiydi. Darbeyi yapanlar derhal Sovyet yanlısı olduklarını açıkladılar ve yardım talebinde bulundular. Büyük miktarda ham madde teslimatı, gıda ve askeri teknik ekipman SSCB'den Afganistan'a gelmeye başladı. Yinede sol radikaller yeni tanklar ve helikopterler ile hiçbir şey yapamadılar. Nüfusun ezici çoğunluğu onlara karşı düşmandı. Solcular, Sovyetler Birliğinde eğitim almış subaylarda dahil orduya güvenmiyorlardı. Bu yüzden yeni rejimin liderleri güçlenen muhalefetin bastırılmasında doğrudan Sovyet müdahalesini talep etmeye başladılar. Alexander Liahovsky'e göre: “Afgan yöneticiler Sovyetler Birliğinin ülkenin dahili problemlerinin çözümüne doğrudan katılması için gayret gösteriyorlardı”. Mart 1979'da Batı Afganistan'ın en büyük şehri Herat'ta halk devrimi başladı. Kabil rejiminin liderleri bu olayı, Sovyet ordusunun Afganistan'a müdahalesi olmadan “Kızıl devriminin” kaybedileceğine Moskova'yı ikna için bir gerekçe olarak kullandılar. O tarihte Sovyetlerin bütün iç ve dış politikası yalnızca 4 kişi tarafından belirlenmekteydi: KGB Başkanı Yuri Andropov, Savunma Bakanı Dmitry Ustinov, Dış işleri Bakanı Andrey Gromyko ve yönetimdeki Komünist partinin merkez komitesinin uluslararası işler bölümünün başı olan Boris PONOMAREV. Mart 1979'dan sonra Moskova'nın Afganistan politikası yalnızca onların kontrolü altındaydı. Bu dörtlüden her biri olaylar karşısındaki tüm pozisyonlarını belirlerken asistanlarının tahmin ve tavsiyelerine bağımlıydılar. Askeri komuta ve diplomasinin en üst düzey temsilcileri Afganistan'da askeri bir harekata kategorik olarak karşıydılar. KGB dış istihbarat biriminin başı Vlademir Kriuchkov ve partinin merkez komite temsilcileri karşı fikirdeydiler. Sonuç olarak Mart ayındaki tartışma sırasında “dörtlü” Sovyet ordu birliklerinin Afganistan'a hareketini reddetme yönünde kesin bir karara vardılar. KGB başkanı Andropov 19 Martta; “Sanıyorum asker gönderme kararı almayacağız. Orduyu harekete geçirmek, halka karşı mücadele, halka zulmetme ve insanları öldürme anlamına gelir. Bu durumda biz mütecaviz bir ülke gibi görüneceğiz...”demişti (Boris Gromov’dan naklen). Yinede çok kısa zaman sonra “dörtlünün” genel fikri değişmeye başladı. Bu değişimin bir sonucu olarak Sovyet ordusunun Afganistan'a müdahalesi Aralık 1979'da başladı. Devasa imparatorluğun güç ustalarının olaya yönelik tavrını kökten değiştirmek KGB'nin yalnızca sekiz ayını almıştı. Bölüm 2: RUS İSTİHBARATININ AFGANİSTAN ENTRİKASI 18.10.2005 Pavel Simonov, Ulugbek Juraev, AIA Sovyet istihbaratının temsilcileri Kremlin'e Afganistan'daki durum hakkında yanlış bilgi sağladılar. Geniş ölçekli askeri harekat için Moskova'yı provoke etmeye uğraştılar. Dev insani ve ekonomik kayıplar yönetici rejim için son darbe oldu. Devlet sisteminin çöküşü yalnızca derin ekonomik krize değil ülke içinde çatışmalara, suç patlamalarına da sebep oldu. Baş Provokatör 1979 Mayısının başından beri ordu, gizli servis ya da İçişleri bakanlığı birimlerinden Afgan başkentine gönderilen Sovyet temsilcilerinden Kremlin'e tavsiyeler gelmeye başladı. Kural olarak bu tip tavsiyeler birkaç farklı bakanlık temsilcisi tarafından ortak olarak yazılıyordu ancak onlardan birinin imzası her zaman yazıda bulunuyordu. Bu imza Kabil'deki baş KGB temsilcisi Tümgeneral Boris İvanov'un imzasıydı. İvanov bu Sovyet kolonisinde sahip olduğu hemen hemen sınırsız olan otoriteden hoşlanmıştı. Öncelikle Kremlin onun fikirlerini Afganistan'da çalışmış askeri uzman ya da diplomatların tahminlerinden daha çok dinliyordu. İkinci olarak güçlü KGB'nin temsilcisi olarak İVANOV Afganistan'daki Sovyetler Birliği personelinden herhangi bir kimsenin - kaçınılmaz olumsuz sonuçları ile birlikte - planlanandan önce Sovyetler Birliğine dönüşünü sağlayabiliyordu (Ç.N: Bu bilgi okura garip gelebilir ancak Sovyet sisteminde KGB, askeri istihbarat servisi GRU dışında bütün kurumları denetleme hakkına sahipti). Ayrıca İvanov Afganistan'da Sovyet askeri varlığının artmasının destekçisi olan KGB dış istihbarat bölüm başkanı Vladimir Kriuchkov'un tam desteğinden de memnundu. Boris İvanov özel konumunu kullanarak Kremlin'e Sovyet birliklerinin Afganistan'a gönderilmesinin gerekliliğini ileri süren üretilmiş “ortak tavsiyeler” göndermeye başladı. Bu belgelerin kesinlikle zıt fikirdeki kimseler (örneğin Kabil'deki önde gelen Sovyet askeri danışman Lev Gorelov) tarafından bile imzalanmış olması anlamlıdır. Dahası -Afgan ordusunun merkez politika departmanın danışmanı- General Vasili Zaplatin'in anılarından Afganistan’daki KGB baş temsilcisi ve yardımcılarının ülkedeki durum hakkındaki mesajlarının yönlendirici nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. KGB görevlileri Sovyet askerlerinin Afganistan'a gönderilmesinin gerekliliğine Kremlin'i ikna etmek amacıyla gerçek durumu çarpıttılar. Afganistan'daki Sovyet güçlerinin son komutanı Boris Gromov anılarında “analizler ve ayrıntılar kontrol edildiğinde genellikle KGB'nin verilerinin - en hafif deyimi ile - gerçekleri çarpıttığı görülmekteydi” diye eklemektedir. 1979 yazında Sovyet yanlısı rejimin birinci lideri Nur Muhammed Taraki'nin en yakınındaki isim olan Hafizullah Amin'in gücü ele geçirmek için mücadele ettiği açıkça belli olmuştu. KGB Afgan yönetici kliği içindeki mücadeleyi Sovyet müdahalesinin başlaması için çok daha ikna edici bir bahane olarak kullandı. Başkan Hakkında Çarpıtılmış Bilgiler Boris İvanov ve yardımcıları Amin'in biyografi dosyasını kullanarak onun Amerikan istihbaratı ile yakın ilişkileri hakkında “fabrikasyon bilgiler” ürettiler. KGB'nin baş temsilcisi bu bilgileri 1979 Ağustosunda ilk önce, Sovyet Genelkurmayında çalışan General Viktor Merimsk'ye gönderdi. Merimsky anılarında “Bu bilgilerdeki ana nokta Amin'in Amerika'daki öğrenciliği sırasında Afgan öğrenci birliğinin bir üyesi olması ve CIA'nın onunla ilgilendiğiydi. CIA'nın onu angaje etmiş olabileceği varsayılıyordu. Dikkatler Amin'in bireysel otoriteyi elde etme arzusuna ve ABD'nin desteğine güvenmesine odaklanmıştı” diye yazmaktadır. Eylül 1979'da Sovyet yanlısı rejimin birinci lideri Nur Muhammed Taraki öldürüldü. Hafizullah Amin Kabil’de yönetimi ele geçirdi. Boris İvanov şayet durum değişmezse Afganistan'ın Moskova'nın ana stratejik rakipleri Washington ve Pekin'in Sovyet karşıtı faaliyetlerinin bölgesel sıçrama noktasına dönüşeceğini iddia etti. Afganistan'daki Sovyet ordularının komutan yardımcısı Alexander Liahovsky'nin Afganistan'ın Yiğitliği ve Tradejisi kitabına göre: “(üst Sovyet liderliği) CPSU politik büro üyelerinde Ekim-Kasım 1979 arasında, KGB'den gelen, Amin'in, politikalarını ABD ve Çin'e doğru yönlendirme üzerinde düşündüğünü iddia eden bilgiler nedeniyle büyük bir endişe oluştu. Sovyetler Birliği Dış İşleri Bakanlığı Ortadoğu bölüm şefi Oleg Grinevsky Sovyet Diplomasisinin Sırları isimli kitabında: “KGB en başından beri her fırsatta Amin'in Amerikan casusu olduğunu vurgulayarak kararlı ve istikrarlı bir şekilde Amin'e olan güveni sarsmaya çalıştı. Ancak Kabil'deki Sovyet askerleri ve diplomatları yeterli temeli olmadığı görünen bu tip suçlamalara daha dikkatli yaklaşıyorlardı” diye belirtiyor. Bu yüzden 1979 Kasım ayında ve Aralık ayının başında İvanov neredeyse sınırsız olan imkanlarını kullanarak Komünist partinin, ordunun, Dış İşleri ve İç işleri Bakanlığının baş temsilcilerini Kabil'den Moskova'ya göndermeyi başardı. Onun yerinden ettiği görevliler Afganistan ile ilişkilerin kötü olduğunu ve “ortak tavsiyelerin” herhangi bir itiraz olmaksızın İvanov tarafından hazırlandığını anlamışlardı. İvanov aslında Afganistan'daki durum hakkında Sovyet üst liderliği üyelerine gelen bilgilerin kaynağını tekelleştirmişti. Dahası Kabil'den gelen mesajlar gittikçe histerikleşmişti. Mesajların özü değişmiyordu: Grinevski anılarında; İvanov’un “Amerikalıların engellenmesi gereklidir ya da Amerikalılar Afganistan’a girecek ve yönetimi ele geçirecek” mealinde raporlar gönderdiğini belirtiyor. Sonuç olarak İvanov Kriuchkov ile birlikte KGB başkanını (Andropov) ordunun Afganistan'a gönderilmesi konusunda ikna etmeyi başardı. Liahovsky “ Andropov, Afganistan'daki durum ve olası çözüm yolları hakkında tam bir kanaat oluşmasına sebep olan bilgi kaynağına bütünüyle güvendi” diye yazarken, Grinevsky; “Andropov örgütünü takip etti” diye ekliyor. Kremlin'e Yönelik Dezenformasyon 1979 sonbaharı boyunca KGB başkanı (Andropov) Kremlin'in Afganistan politikasının biçimlendirilmesinde anahtar figür haline geldi. Savunma Bakanı ve Partinin merkez komitesinin Uluslararası ilişkiler bölümünün başkanı onunla her konuda mutabıktı. Dış işleri bakanı bu konu hakkındaki tartışmaya katılmaktan kaçınıyordu. Sovyet gizli servisinin başı ve hatta Sovyet üst liderliğinin diğer üyeleri zaten askeri bir harekatın kaçınılmazlığı kanaatindeydiler. Artık yalnızca devlet sistemini güneydeki komşuya yönelik bir müdahale amacıyla harekete geçirmek için doğru zaman ve uygun bahaneyi seçmek gerekiyordu. (Ç.N:Karşılaştırınız 11 Eylül) Oleg Grinevski arılarında:“1979 Aralık ayının başında Andropov, Sovyetler Birliğinin o zamanki lideri Brejnev'e Afganistan'a müdahaleyi tetikleyen bir not gönderdi. Bu not KGB'nin Kabil'deki ana temsilcisi İvanov'un telegramının sonucu olarak yazılmıştı. Ivanov'un telegramına göre Hafizullah Amin CIA ajanıydı, ülkedeki restoranlarda gizlice Amerikan elçilik görevlileri ile buluşuyor, ABD'nin Afganistan'a müdahale planını tartışıyor ve bir komplolar hazırlıyordu. ABD'nin askerler taşıyan çıkarma gemileri çoktan Pakistan kıyılarının yakınına gelmişti. Kara kuvvetleri Afganistan'a ilerleyecekti. Çoktan Doğu Afganistan'daki Celalabad şehri yakınlarına konuşlanmış bir grup vardı”. diye yazmaktadır. Olayların daha sonraki gelişimi 1980-81 arasında Afgan Ordusunun Sovyet danışmanlarının başı olan Alexander Mayorov tarafından veciz bir şekilde anlatılmaktadır: “Andropov -Sovyetler'in en üst yönetim organı- Politbüroda Nisan devrimini kurtarmak ve Afganistan'ın sosyalist kalkınma yolunda ilerlemesini garanti etmek için faşist Amin'in iktidardan uzaklaştırılması ve Sovyet askerlerinin Afganistan'a gönderilmesinin gerekli olduğunda ısrar etti. Politbüro tereddüt etti ve Genelkurmay bu fikre karşıydı. Ancak o tarihte mutlak güce sahip olan Andropov ısrar etti”. Entrikanın yüksek rütbeli KGB temsilcileri tarafından başlatıldığı ve başarı ile gerçekleştirildiği düşüncesi Boris Gromov tarafından çok açıkça belirtilmiştir: “Ordu komutanları KGB çalışanlarından gelen bilgilere karşı çok dikkatli yaklaşıyordu. Çünkü KGB çalışanları bir çok olayda yalnızca kendi çıkarları tarafından yönlendiriliyordu. Kabil KGB Yönetimi Altında Orta ve üst düzey KGB'liler Afganistan'da askeri müdahaleyi kışkırtırken hem kısa dönemli hem de uzun dönemli çıkarları tarafından yönlendirilmekteydi. Bu sonuç Afganistan’daki Sovyet müdahalesinin tarihinin ve bu müdahaleden sonra Sovyetler'de yaşananların dikkatli bir biçimde geçmişe dönük olarak değerlendirilmesinden çıkmaktadır. KGB'nin kısa dönemli çıkarları net bir biçimde bellidir. 1979 Aralık ayının sonunda KGB komandoları “Amerikan ajanı” Hafizullah Amin'i (“ o tarihte Kabil'deki ABD irtibat görevlisi olan Bruce Amstutz un yazdığına göre Amin Amerika'da eğitim görmesine rağmen Amerikan yanlısı hislere sahip değildi... Amin ABD'nin güvenini kazanmak için çok az çaba sarf etmişti”) ortadan kaldırdılar. KGB'nin girişimiyle Babrak Karmal Afganistan'ın yeni yöneticisi haline geldi. Sonra Moskova bu tercihinden dolayı hayal kırıklığı uğradı. 1986 İlkbaharında o tarihte çoktan KGB'nin başına geçmiş olan Vladimir Kriuchkov Karmal'ı makamını bırakması için kişisel olarak ikna etti. Sovyet gizli servisinin girişimiyle Afgan gizli servisinin başı olan Muhammed Necibullah iktidara geldi. Dolayısıyla müdahalenin yaşandığı 1979 dan, en azından Sovyet ordularının Afganistan'dan ayrıldığı 1989'a kadar, KGB Kabil rejiminin gerçek yöneticisiydi. Gizli servisin yönetim sisteminde güçlenen pozisyonu onun ordu ve diplomatlar üzerindeki gücünü de artırıyordu. Afganistan kampanyasını yürütenlerin uzun vadeli çıkarları hakkında Rusya'nın son 30 yıllık politik yaşamının anahtar olaylarını inceleyerek belki bir yargıda bulunabiliriz. BÖLÜM 3 (Çevirenin Notu: Bu bölümde Andropov ile başlayan KGB'in Rusya'yı yeniden inşa etme sürecinin Putin ile birlikte nasıl başarıya ulaştığı, Andropov'un yarım kalan rüyasının eski yardımcıları tarafından nasıl başarıya ulaştırıldığı oldukça çarpıcı bir biçimde anlatılmakta. ) Söz konusu olan Rusya'nın çöküşüne son vermektir. V.PUTİN Devlet sisteminin bütünüyle çöküşü yalnızca derin bir ekonomik krize sebep olmamış, ayrıca ülke içinde karışıklılıklara ve suç patlamasına da sebep olmuştur. Sıradan insanların acılarının bir “kurtarıcının” ortaya çıkışı için müsait bir atmosfer yaratacağını tahmin etmek zor değildir. Bu planlanmıştı. O (kurtarıcı) bütün Rus istihbaratının temsilcisi olacaktı. KGB'nin KORKULARI Sovyet rejimi altında, Sovyetler Birliği ve Varşova paktına üye diğer ülkelerin durumu hakkındaki bütün bilgiye sadece KGB liderliğinin temsilcileri ve yönetimdeki komünist partinin liderleri erişebiliyordu. KGB tarafından toplanan verilere göre 70 lerin sonu itibariyle Sovyet devlet sisteminin tamamı ile kendini tükettiği açıkça belli olmuştu. Eski KGB subayı Vladimir PUTİN 2000 yılında yayınlanan “Birinci Kişiden” isimli kitabında bu dönemden “istihbarat servisinde bazı insanlar farklı şekilde düşünmeye cesaret etti ancak çok az insan bunu söylemeye cesaret etti” diye bahsetmekte. Sovyet rejiminin bütünüyle iflası özellikle ekonomi alanında hissedildi. SSCB sadece basit bir ekonomik durgunluk içinde değildi. Bir süredir derin bir ekonomik krizin eşiğindeydi. Kriz büyük ölçüde petrol ve doğal gazdan oluşan dev doğal kaynak stokları sayesinde geciktirilmişti. Ekonomide gerçek bir dönüşüm sağlanmazsa durumun hızla daha da kötüye gideceğini fark etmek KGB analistleri için zor değildi. Halkın hızla ya da bir süre sonra daha da fakirleşmesi bir sosyal patlama tehdidi yaratıyordu. Ekonomik sorunlar etnik sorunları dikkatli bir şekilde örtmesine rağmen Sovyet devlet sisteminin çöküşünün başlangıcı olmuştu. Böyle bir senaryo KGB subayları için birçok olumsuz sonuca sebep olabilirdi. Her şeyden önce onlar Sovyet toplumundaki en üst sosyal sınıftı. Mümkün olan her türlü maddi imtiyaza sahipti. Sovyetler'in çöküşü onları bütün bu ayrıcalıklardan mahrum bırakabilirdi. İkinci olarak güçlü istihbarat ve karşı istihbarat servislerine, gizli siyasi polise, komando birliklerine, üst düzey devlet görevlileri için koruma hizmeti veren birimlere ve ayrıca kendi askerlerine sahip olan KGB rejimin güvenlik ve istikrarının başlıca garantörüydü. KGB rejimin politik muhaliflerini yok etmeye çalışan bir kurumdu. Bu yüzden rejim muhalifleri ondan nefret ediyorlardı. Dolayısıyla KGB'nin liderleri Sovyetler Birliğin'deki düzenin bozulmasının onların yargılanması ve cezalandırılması ile sonuçlanmasından korkuyorlardı. KGB şefi Yuri Andropov ve onun yardımcısı Dış İstihbarat Servisinin başı Vladimir Kriuchkov'un Sovyet otoritesinin yıkılışının onlar ve astları için feci bir şekilde sonuçlanacağından kuşkusu yoktu. 1956 sonbaharında Macaristan'daki meşhur ayaklanma sırasında Andropov Sovyetler'in Budapeşte'deki elçisi ve Kriuchkov ise onun yardımcısıydı. Kriuchkov neredeyse yarım yüzyıl sonra yazdığı anılarında “Macaristan'da gizli servis çalışanları ve komünist avının nasıl başladığından” korku ile bahsediyordu. Andropov, Çekoslovakya'daki halk ayaklanmasını Varşova blokunun ve bunun sonucunda SSCB'nin çökecebileceği korkusuyla, 1968 yazında sertçe bastırdı. Ayrıca Andropov 1980'de Polonya'da bağımsız ticaret birliği “Dayanışma Sendikasına” karşı Sovyet ordusunun kullanılması fikrini de savunmuştu. KGB Lideri İktidara Geliyor Yuri Andropov yozlaşan ve çürüyen komünist parti liderliğinin ülkeyi bu krizden koruma yeteneğine sahip olmadığını fark etmişti. Andropov'un KGB'deki eski yardımcısı Fillip BOBKOV'a göre eski şefi “bilmek yetmez, yapmakta gerekir” prensibiyle hareket ediyordu. 1982 Sonbaharında kendisi SSCB'ni kurtarmak için mücadele etmeye karar verdi. 1982 Kasım'ında Andropov devlet başkanı oldu. KGB çalışanları patronlarını idolleştirmişlerdi ve tamamı onu destekledi. FSB'nin (Ç.N: Bugünkü Rus İç İstihbarat Servisi) şu anki direktörü Nikolay Patruşev Rus gazetesi “Rossiyskaya Gazeta” nın 2004 Haziran'ındaki baskısında “Andropov var olan sosyal problemlerin üstesinden gelecek yeni çözümler bulmak için derhal harekete geçti” diyor ve Bobkov: “Andropov yeterli zaman sahip değildi” diye ekliyor. Sovyetler'in yeni lideri iktidara geldikten sadece 1 yıl sonra çok hastalandı ve bu yüzden birkaç ay sonra orada öldüğü hastaneye yerleştirildi. Bugün Bobkov ve birçok eski meslektaşı “Andropov'un ülkeye bir şans sağladığını, eğer Andropov yaşasaydı Sovyetler'in çökmeyebileceğini” ileri sürüyorlar. Mevcut bilgilerden anlaşılan 70 lerin sonu itibariyle üst düzey KGB subaylarından bazıları, örneğin Kabil'deki misyonun başkanı, Komünist rejimin korunması için bir fırsata sahip oldukları konusunda ümitsizdi. Onlardan bazıları rejimin bu şekilde yaşamasını anlamlı bulmuyorlardı. Daha öncede belirtildiği gibi KGB Sovyet otoritesinin güvenlik ve istikrarının teminatı olarak hizmet etti. Bu otorite komünist parti görevlilerinden oluşuyordu. KGB çalışanları parti liderlerinin şehirlerde, bölgelerde ve devlet seviyesinde gölgesi gibi davranmak hakkına sahip olmamalarına rağmen, KGB ajanlarından, yetkililer hakkında çok sayıda farklı bilgi merkeze geliyordu. Bundan dolayı KGB ajanları parti çalışanlarının korkunç boyuttaki ahlaki yozlaşma ve yolsuzlukları hakkında yeterli bilgiye sahiptiler. Buna rağmen otorite parti görevlilerinde kaldı. Bu yetenek, zeka ve disiplinleri Komünist parti görevlilerini fazlası ile aşan KGB'nin üst düzey subaylarında artan bir rahatsızlığa yol açtı. Andropov'un uzun süre yardımcılığını yapan ve KGB başkanlığında halefi olan Vladimir Kriuchkov devlet başkanlığı koltuğu için uygun değildi. Kriuchkov eski şefinin politik ağırlığına sahip değildi. Kariyerinin büyük bölümü Andropov'un gölgesinde bürokratik işlerde geçmişti. Bağımsız ve geniş ölçekli düşünemez, kendi başına hareket edemezdi. Parti liderliğindeki muhafazakar kanadın temsilcisi Sovyetler'in yeni lideri oldu. O her hangi bir dönüşüme tümüyle karşıydı. Andropov'un gizli servis (Putin başbakanlığa atanmadan önce Rusya İç istihbarat servisinin (FSB) başkanlığını yapmıştı) ve devlet başkanlığı koltuğundaki halefi Vladimir Putin 2000 yılında yazdığı “Birinci Kişiden” isimli anılarında o dönemi şöyle anlatıyor: “O zaman ülkenin çöküşe doğru gittiğine dair bende bir izlenim oluşmuştu. Birlik'in hasta olduğu açıktı. Bu öldürücü ve tedavisi olmayan bir hastalık, felçti. Otoritenin felci”. KGB Perestroikaya Başlıyor 1984 yılında KGB liderliğinin birçok orta ve üst düzey temsilcisi “ölümcül hastayı-(SSCB)” kurtarabilecek birinin geleceği ümidinin boş olduğunu anladı. 1985 yılının başında KGB'nin gizli yardımıyla bir yurttaş, yakın bir yoldaş ve Andropov'un himaye ettiği bir kişi olan Mihail Gorbaçov Sovyetler'in liderliğine getirildi. O ve onun meslektaşlarından birkaçı parti hiyerarşisindeki hızlı yükselişlerini özellikle KGB'nin eski şefine borçluydular. Sovyetler'in liderliğine gelişinden tam 20 yıl sonra (Mart 2005) Rodnaya gazetesinin Rusça baskısındaki bir mülakatında Gorbaçov aniden ve beklenmedik bir şekilde “Daha önce söylemediğim bir şeyi söylemem gerekir” dedi. Gorbaçov gazeteye Andropov'un, ölümünden iki ay önce, Aralık 1983'te Sovyet üst liderliğine verdiği sırdan bahsetti. Gazetede yazılana göre KGB'nin eski şefi (Andropov), Gorbaçov'u devlet başkanlığındaki halefi olması için seçmişti. “Perestroyka”yı Andropov'un yardımıyla Moskova'ya çevre bölgelerden gelmiş genç parti görevlilerinden bir grup başlattı. Daha sonra Kriuchkov'un gayretleri ile perestroykanın batılı gizli servislerin “yıkıcı faaliyetleri” nin sonucu olduğu şeklinde bir mit ortalıkta dolaşmaya başladı. 1991 Haziranında Kiruchkov CIA'nın bu tip planlarının 14 yıl önce zaten bilindiğini kamuoyuna açıkladı. “Perestroyka”yı başlatanların Amerikan “etki ajanları” olduğunu vurguladı. Oysaki Kriuchkov Gorbaçov'un iktidara gelişiyle birlikte KGB birinci başkan vekili ve üç yıl sonra da başkanı olması nedeniyle yabancı servislerin bu tip faaliyetleri ile mücadele etmek için her türlü güce ve fırsata sahip olmanın yanında yabancı servislerin bu tip faaliyetler ile mücadele etmek zorundaydı da. Anlaşılan buna rağmen Kriuchkov onların faaliyetlerini soruşturmak için çaba göstermemişti. Bütün “Perestroyka” boyunca resmi amiri Gorbaçov'un emirlerini itaatkar bir şekilde yerine getirdi. “Perestroyka” Sovyetler Birliğinde gerçekleşen bir dizi ekonomik ve politik değişimin adıdır. Perestroyka yerel gerçeklikler dikkate alınmadan, net bir plan yada belirli bir hedef olmaksızın gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle ekonomik durumun daha fazla bozulmasına, merkezi otoritenin zayıflamasına, Moskova'nın “çevre” üzerindeki kontrolünü kaybetmesine ve alt Cumhuriyetlerde ayrılıkçı ve ulusalcı ruh halinin artmasına sebep oldu. Bütün bu sürecin gelişmesini destekleyecek gerekli koşullar Afganistan'daki Sovyet müdahalesinden önce ortaya çıkmıştı. Sonuç olarak Afganistan'daki kukla rejime yapılan dev yardımlar ve askeri hareketleri gerçekleştirmek için yapılan dev masraflar Sovyet ekonomisini baltaladı. Bunda Batının, Suudi Arabistan tarafından desteklenen ambargoları - özellikle Sovyet hazinesinin ana gelir kaynağı olan petrol fiyatlarının yapay olarak düşürülmesi - önemli rol oynadı. Ayrıca Afganistan'daki savaş sebebiyle İslam dünyasının Orta Asya'daki müslüman ülkeler üzerindeki etkisi de dikkate değer biçimde arttı. Dinsel, ulusal ve ayrılıkçı ruh hali Orta Asya'da – özellikle Fergana vadisinde - zirve yaptı ve Sovyetler'in çöküşünü hızlandırdı. Eş zamanlı olarak Afganistan'a yönelik askeri müdahale Sovyet kamuoyunun gözünde yetkililerin güvenilirliğinin sarsılmasına neden oldu. Bütün bunlar Perestroyka'nın sebep olduğu devlet sisteminin ayrışması sürecine eklendi ve Sovyetler Birliğinin çöküşüne yol açtı. Asıl Görevi İcra Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra halefi olan Rusya ilk beş yıl neredeyse ekonominin bütününün çöküşünden, suç patlamasından, Kafkaslardaki kanlı uyuşmazlıklardan zarar gördü. Devam eden sosyal ve ekonomik kriz ile birlikte Çeçenistan'daki savaş devletin başlıca iç sorunu haline geldi. 1997'de askeri harekat barış antlaşması imzalanması ile sonuçlandı, ekonomik istikrar başladı ve suç oranları düşmeye başladı. Buna karşın Güneydoğu Asya'daki krizden etkilenen Rusya yine ekonomik durgunluktan zarar gördü. Olayların bu arka planına karşın 1998 Sonbaharında Andropov'un kadrosuz asistanı dış istihbarat servisinin (SVR) eski başkanı Yevgeniy Primakov Başbakan oldu. Müteakiben İlkbaharda FSB'nin (İç İstihbarat) eski şefi Sergey Stepaşin onun yerine Başbakan oldu. Buna paralel olarak demokratik kampın temsilcileri yönetim kademelerinden nedeyse kayboldular. Devletin dış politikası geleneksel Sovyet rotasına döndü. 1999 Sonbaharında eski KGB subayı ve FSB nin eski başkanı Vladimir PUTİN başbakan oldu. Çeçenistan'daki savaş yeniden başladı. 2000 yılının ilk baharında Putin resmen Başkan (Ç.N:2000 yılının Ocak ayında Yeltsin görevinin vekaleten ona devretmişti) oldu. Bunu takiben merkezi otoritenin güçlenmesi ve devletin yaşamın bütün alanlarına hakim olması süreci başladı. Kremlin’in kontrolü altında olmayan herhangi bir güç örneğin bağımsız medya ve büyük özel sektör temsilcileri (Oligarklar) çeşitli metotlarla etkisizleştirildi. Eş zamanlı olarak Moskova modern gerçekliklere yönelik önemsiz güncellemelerle beraber emperyal dış politika çizgisine dönüş yaptı. Bu arka plandan açıkça anlaşılmaktadır ki 20 yıl önce Andropov ve KGB'deki en yakın asistanları tarafından başlatılan süreçte sona gelinmişti. İktidarı Yeniden Ele Geçirme Afganistan müdahalesi ve buna paralel olarak “Perestroyka” dan dolayı Sovyetler çöktü. Komünist parti güç tekelini kaybetmişti. Partinin dev finans rezervleri KGB'nin üst düzey görevlilerden bir grubun kontrolüne girmişti. Önceden bu para parti tarafından kontrol edilmekteydi. Bu durumu bilen merkez komite üyeleri garip koşullar altında (kazalar, intiharlar, pencereden düşmeler, kalp krizleri vs) tek tek öldü. Aynı zamanda KGB görevlileri eski Sovyet cumhuriyetleri - yeni bağımsız devletlerin politik, ekonomik, askeri elitiyle ilgili küçük düşürücü bilgiler içeren gizli polis arşivlerini Moskova’ya kaçırdı. Sonra KGB'nin bu cumhuriyetlerdeki şubelerinde görev yapan en yetenekli ve kaliteli personel Moskova'ya transfer edildi. Eski meslektaşlarının ve şeflerini yardımıyla bunlar Rusya'da açılan özel şirketler, bankalar ve sonradan gizli servislerde, bölge ve belediye idarelerinde ortaya çıkan çeşitli danışmanlık koltuklarına yerleştirildiler. 1991-1993 yılları arasında çok sayıda eski KGB görevlisi Rusya'daki sivil iş piyasasına girdi. Onlar servisin “rezerv çalışanı” olmaya devam ettiler. Maaşlarını alıyorlar ve eski liderlerinin verdiği görevleri düzenli olarak yerine getiriyorlardı. Sivil piyasada eski KGB'liler açık avantajlara sahipti. Onlar birlikte iş yapma bilincine, ortak bakış açısına, yüksek öz disipline, profesyonel yeteneklere, daha iyi eğitime, yabancı dil bilgisine ve çeşitli devlet kurumları ile bağlantılara sahiptiler. Ayrıca eskiden KGB'nin dış istihbarat bölümünde çalışanlar bir batı toplumunda yaşama deneyimine de sahiptiler. Eskiden gizli polis ve karşı istihbaratta çalışanlar geçici olarak iktidara gelen demokratik hareketin taraftarları ve yeni ortaya çıkan güçlü iş adamları (Oligarklar) hakkında geniş bilgiye sahiptiler. Daha da önemlisi KGB'nin eski çalışanlarından dar bir daire Sovyet mirasından geriye kalan devasa finansal varlıkları denetliyordu. Bu para temelinde ticaret ve bankacılık imparatorluğu yaratıldı. Bu amaç için Sovyetler döneminde KGB ajanlığı yapmış kişiler içinden, genelde komünist partinin gençlik hareketinin genç, yetenekli, ateşli eylemcileri ya da geçmişte özel sektör işleri yaptırılmış olan hünerli iş adamları sahne önünde kullanıldı. Çok geçmeden eski KGB liler Rusya ekonomisi içinde önemli bir yer elde ettiler. 90 ların ortalarında neredeyse yönetiminde KGB'nin eski çalışanlarının olmadığı hiçbir büyük şirket kalmamıştı. 90 ların ikinci yarısında eski KGB lilerin devlet kurumlarına sızması başladı. 1997-1998 yıllarında medya Başkan Boris Yeltsin'i sistematik olarak itibarsızlaştırmaya yönelik yayınlara başladı. Yeltsin için yakın çevresinin kontrolü altında olan, hasta ve kapasitesiz politikacı imajı aktif olarak yaratıldı. Yeltsin'in maddi çıkarları doğrultusunda hareket eden yakın çevresinin tarafından yönlendirildiği ya da Yahudi orijinli olan bu kişilerin Rus devletinin çıkarlarına ciddi zarar verdikleri medya tarafından sürekli vurgulandı. Bu arka plan üstüne Çeçen Cumhuriyeti topraklarındaki İslami mücahitlerin Kuzey Kafkasya'daki komşu cumhuriyetlere karşı “terörist” faaliyetleri keskin bir artış gösterdi. Medya örtülü biçimde Yeltsin'in terörizme son verecek ve Rusya'yı istikrarsızlıktan kurtaracak yetenekte olmadığı fikrini halka işliyordu. Sonuç olarak “ideal çar” ile ilgili Rus miti canlandırıldı. Bu canlanmanın temelinde Ortodoks Hristiyanlığın Mesihçi inançları ve halkın kendilerini rüşvetçi yetkililerin baskısından kurtaracak; güçlü, adil ve koruyucu bir liderin geleceğine yönelik kat'i inancı vardı. 1999 Ağustosunda silahlı İslami gruplar Çeçenistan'dan Dağıstan'a geçti. Bu eski bir FSB direktörü olan Sergey Stepaşin'in Başbakanlık görevini FSB'nin başkanı Vladimir Putin'e bırakmasına sebep oldu. Dahası bütün Rusya'da bir dizi büyük çaplı terörist eylem meydana geldi. Halk korkutucu bir histeri içine sokulmuştu. Tek gerekli olan “ideal çar” olabilecek bir adayı yaklaşan başkanlık seçimlerinde onlara takdim etmekti. Bu aday yeni Başbakan Vladimir PUTİN'di. Putin yeniden Çeçenistan'ın işgaline başlanması için emir vererek zaten seçimlerden önce Rusya'yı kurtarmak için hızla harekete geçmişti. (Ç.N:Burada Putin’in Rusya’nın çöküşüne son vermek için ilk olarak Çeçenistan’ın işgalini emretmesi ile Bush’un ABD’nin küresel imparatorluğunun devamını sağlamak için Afganistan ve Irak ın işgaline öncelik vermesi arasındaki paralelliğe dikkat çekmek isteriz.) 2. Çeçen savaşını başlatmak için Afganistan'a yönelik Sovyet askeri müdahalesinin yöntemi kullanıldı. 1979'da Kabil'deki KGB temsilcisi ve KGB yönetimi Kremlin'e Amerikan ordusunun,Sovyetler'in güney sınırına yerleşmeye hazırlandığının “kanıtını” sunmuştu. 1999'da FSB'nin başkanı (Putin) Kremlin üzerinde aynı ağırlığa sahip değildi. Çeçenistan'da askeri harekatın başlamasını haklı çıkarmak için sadece gizli istihbarat raporu yeterli değildi. Düşman gerçekten Rusya'nın sınırlarına yerleşmeliydi. 2000 yılında FSB ve askeri istihbarat kurumu GRU'nun Çeçenistan'daki rekabetinin bir sonucu olarak bu durum gerçekleşti. Bugün Dağıstan'daki harekatı gerçekleştiren mücahidlerin kumandanlarından en azından bazılarının FSB ajanı olduğu bilinmektedir. Dahası Afgan belgelerine göre yerel kukla yönetim Rusların destekçisi olmuştu. Gerçek şu ki Kremlin bu kez Babrak Karmal ya da 1. Çeçen savaşı sırasında Rusya'nın himayesindeki Doka ZAGAYEV vakıalarından daha şanslıydı. Eğer Afganistan müdahalesi komünistlerin güç tekellerini kaybetmesine sebep olduysa 2. Çeçen savaşı da komünist partinin eski görevlilerinin yönetimi yeniden ele geçirmesini sağladı. Mart 2000 de FSB'nin eski başkanı Putin Rusya Cumhuriyetinin 2.Başkanı oldu. 20 yıl önce KGB'nin eski başkanı Yuri Andropov'un (Ç.N: gerçektende Putin ve akranı Rus istihbaratçıları için Andropov her zaman gerçek bir idol olmuştur) yaptığı gibi iktidarı ele geçirdi. Yinede Putin'in avantajı yalnızca gençliği değildi. Andropov'un aksine o iktidara yalnız gelmedi. Binlerce eski meslektaşı ve astı kendisine eşlik etti. 2000 yılı KGB'nin eski subaylarının ulusal, bölgesel ve belediye seviyesinde bütün iktidar yapılarında toplu halde “nefer” olarak çalışmaya başladığı yıl oldu. Bugün Rusya'daki liderlik içindeki -Başkan, Savunma bakanı, İç İşleri bakanı ve Tabi Kaynaklar Bakanı gibi - en üst düzey insanların tamamı eski KGB'lidir. Putin tarafından liderlik edilen bu adamlar Sovyet KGB'sinin en tanınmış ve başarılı lideri Andropov'un bir zamanlar olmasını hayal ettiği şekilde Sovyet imparatorluğunu yeniden inşa edeceklermiş gibi görünüyor. -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- Çevirenin Derkenarı : Çevirisini yaptığımız bu üç bölümlük yazı dizisi Soyetler'den Rusya'ya KGB'nin iktidar ve Rusya'yı yönetme/inşa mücadelesinin kısa ama anlamlı bir özetini sundu. Ancak tüm bu tip yazılarda olduğu gibi çeşitli açılardan resmin eksik verilmesi, olayların gelişimine yön veren sosyoekonomik gelişmelerden bahsedilmemesi olayların zincirleme bir komplolar bütün gibi görünmesine sebep olmakta. Andropov'un son dönem KGB kuşağının bir numaralı idolü olduğu tartışma üstü bir olgudur. Ancak Uluslararası boyutu dahil resmin bütününün tam olarak anlaşılması için olayların Sovyetler'in yıkılması sonrasındaki, özellikle Putin'in iktidara gelişiyle ilgili, sürece ilişkin söylenmesi gerekenler var. Sovyetler'in çöküşü ve Rusya'nın ortaya çıkışı toplumsal bir yıkım içeriyordu. Yıkım öncelikle zihinlerdeydi ve bu zihinsel yıkım en iyi anlayabilecek olanların başında imparatorluk kaybetme tecrübesi olan, bu travma ve çöküşün somut örneklerine “Laleli” kültürü ile tanıklık eden bizler geliyoruz. Bu toplumsal travma dönemi aynı zamanda ABD'nin yeni dünya düzenini inşa süreci ile eş zamanlı olarak gerçekleşiyordu. bu süreçte Rusya zengin doğal kaynakları ile kapitalizme geçen, doğu blokunda ki diğer ülkelerde olduğu gibi yağma şeklinde bir özelleştirme süreci yaşayan bir ülkeydi. Bu süreçte büyük bir çoğunluğu Yahudi olan ve yaptıkları ekonomik faaliyetlerini Uluslararası Yahudi sermayesinin finanse ettiği söylenen Oligarklar ülkenin gerçek yöneticisi haline gelmişlerdi. Rusya'nın dev enerji kaynaklarının ABD'nin Ortadoğu enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltmak için bilinçli bir politika ile bu Oligarklar kanalı ile ele geçirildiği böylece ABD'nin Ortadoğu politikasında Suudi Arabistan v.b. ülkelerin etkisi altında kalmadan daha cesur hamleler yapmasının önünü açma düşüncesinin etkin olduğu hep ileri sürüldü. Rusya'nın en zengin Oligarkı olan Yukos petrol şirketinin sahibi Hodorkovsky'ye yönelik operasyonun Sahip olduğu enerji şirketlerini petrol ruhsatları ile birlikte Kissinger/Baba Bush bağlantılı Carlye grup kanalı ile ABD enerji şirketlerine satma anlaşması yaptığı günlerde gerçekleşmiş olduğunu, böylece Rus enerji kaynaklarının ABD'ye arzının önlenmiş olduğunu ve bu el konulan enerji rezervlerinin Çin'e doğru akmaya başladığını not etmek yeterince açıklayıcı olacaktır. Bu bağlamda Putin'i iktidara getiren süreç Rusya'nın kompradorlaştırılması sürecine Rus tarihinin en önemli kültürel kodlarından biri olan imparatorluk/çarizm'in tepkisiydi. Ancak Putin ve arkadaşları - Slovikiler/St.Petersburg ekibi - paradoksal biçimde Oligarlar'a rağmen değil Oligarklar'ın tam desteği ile iktidara geldiler. Bunu anlama için 1991-1999 arasında yaşananlara bakmak gerekir. Rusya'nın Amerikan tipi kapitalizme geçmesi 15-20 oligarkın şahsında müşahhaslaşan bir süreçti. Bu süreçte Rusya'nın kapitalizm deneyimi tam anlamı ile bir yağma ekonomisine dönüşmüştü. İşin ilginci bu tarihlerin aynı zamanda Türkiye'de Turgut Özal'ın liberalizm programının yağma ekonomisine döndüğü tarihler olmasıdır. Oligarkların şahsında müşahhaslaşan kapitalizme geçiş süreci 1998 yılında ilan edilen moratoryum (ekonomik olarak devletin iflası) ile toplum düzeyinde iflas etmişti. Rusya’da 90 lı yıllarda yaşanan toplumsal tramva korkunçtu ve artık Rusya’ya Marx’ın marx marmarxx değil Proudhon’un gelmesi söz konusu olabilirdi. Bir toplumda anarşizm tehlikesinin ortaya çıktığı durumlarda var olan zayıf yönetimin yerine toplumu disiplin altına almak için otoriter/güçlü bir yönetimin gelmesi en başta sermaye sınıfının desteklediği bir gelişmedir. Çünkü ancak böyle bir yönetim acı reçeteyi uygulayabilecek ve sosyal krizi önleyebilecek güce sahiptir (12 Eylül Türkiye'sini hatırlayın) Rusya’da da bu durum aynı şablon çerçevesinde gelişti denebilir. Topluma FSB başkanlığı, Başbakanlık gibi kısa süreli görevlerini ardından sunulan ve halk tarafından pek tanınmayan lider namzedi Vladimir Vladimiroviç PUTİN in 1999 yılında iktidara geliş sürecide kabaca bu şablon içinde gerçekleşti. Tarihte ilk kez Rusya gibi bir ülkede bir insan 3 er aylık periyotlarda istihbarat servisi başkanlığından devlet başkanlğına kadar üç basamağı birden çıktı. Çarlık döneminin yıkılış döneminde ün salan esrarengiz kişilik Rasputin’in çarlık ailesi üzerindeki etkisine benzer bir etkiye Yeltsin ailesi üzerinde sahip olduğu için yeni Rasputin olarak anılan ünlü Yahudi asıllı Oligark Boris Berezovski’nin Yeltsin’in kızı Tatyana Dyaçenko kanalı ile Putin’in iktidara geliş sürecinde Yeltsin’i ikna eden isim olduğu bilinen bir gerçektir. Boris Berezovsky 20 aday arasından neden Putin”in seçildiğini “reform politikasını yürütebilecek irade gücüne sahip tek kişi Putindir” diye açıklamıştı. (Die Woche 7 Ocak 200,s.27 den naklen Wolfgang Seiffert, Vlademir V PUTİN Gendaş Kültür Yayınları Sayfa 29). Kısacası Putin iktidara gelirken toplumsal patlamayı durduracak otoriter ve çalışkan bir lider arayışında olan sermaye sahibi Oligarkların neredeyse tam desteğine sahipti ve bu sebeple Putin'i basitçe Rus derin devletinin oligarklara karşı ipleri yeniden ele alma hamlesi olarak gören düşünce ciddi biçimde hatalıdır. Zira bu düşünce böyle güçlü bir derin devletin 10 yıllık periyotta neden yaşananlara karşı bir şeyler yapmadığını açıklayamamaktadır. Yani Putin'in iktidara gelişi basit bir komplo teorisinden ibaret değildir. 1998 Moratoryum'nun bu süreçteki hayati etkisi göz önüne alınmadan süreç tam olarak anlaşılamaz. Bir kıyaslama yaparsak Türikye’deki 12 Eylül ne kadar ekonomik gerçeklerle (24 Ocak kararları) bağlantısız ve sadece asayişi sağlamaya yöneliktiyse Putin'in iktidara gelişi de o kadar sadece Çeçenistan savaşı ile veya Yahudi asıllı Rus oligarkları dizginlemekle alakalıydı. Kaldı ki Putin'in iktidarında bu oligarklara yönelik uygulamalar Putin'in ve Rus “derin devletinin” sadece bu oligarkları Yahudi oluşlarından dolayı hedef aldığı yollu iddiaları doğrulamamaktadır. Zira Putin'in sert uygulamalarına maruz kalan oligarklar olduğu kadar Alfa grubun başkanı gibi ilgisine mazhar olan yahudi asıllı oligarklarda vardı. Putin için sorun bazılarının sandığı gibi bahsi geçen oligarkların Yahudi olması değil Putin'in kendi sözleri ile söyleyecek olursak “sermaye sahiplerinin bir sınıf gibi hareket etmeleriydi”. Zaten Putin döneminde siyasi amaç gütmeyen hiçbir Yahudi asıllı Oligarkın üzerine gidilmemiştir. Putin ikametgahında İsrail yapımı güvenlik sistemleri kullanan bir liderdir. Yine sürecin olağan akışı içinde anlaşılması için mutlaka bilinmesi gereken bir boyutu da olayın dış ilişkilere yönelik yönüdür. BM güvenlik konseyi üyesi olan, önemli bir silah sanayisine, enerji sektörüne malik ve önemli bir jeopolitik konuma sahip bir ülkedeki gelişmeler dış boyut ihmal edilerek, sadece dahili gelişmelerle de açıklanamaz. Bu noktada ise karşımıza Almanya çıkar. Almanya kuşkusuz soğuk savaş açısından ilginç bir ülkeydi. Topraklarının yarısı fiilen Rusların diğer yarısı ise Amerikalıların denetimindeydi. Soyetler'in çöküşü ve soğuk savaşın bitişi Almanya'nın yeniden tek bir devlet olarak ortaya çıkışı anlamına geliyordu. Almanya ve Rusya arasında tarihi gelişmeler hep ilginç olmuştur. Ancak biz soğuk savaş sonrası Putin'in iktidara geliş süreci ile ilgili kısmı inceleyeceğiz. Putin'in iktidara gelişi bir isimden bahsetmeden anlaşılamaz: Hukuk profesörü olan St.Petersburg eski Belediye Başkanı Aleksandar SOBÇAK. Sobçak, Putin'in doktora yaptığı St.Petersburg hukuk fakültesinde hocasıydı yani bir sürecin bir yanında Andropov varsa diğer yanında Sobçak vardır. Wolfgang Seiffert, Vlademir V PUTİN isimli kitabında Sobçak’ın kendisinin Devlet Başkanlığına aday olabileceğini söylediğini ancak Rusya’da bir profesörün devlet başkanı olabilmesi için zamanın henüz erken olduğunu düşündüğü için aday olmayıp Putin’i ileri sürdüğünü belirtiyor, yine yazar o dönemki Alman Şansölyesi olan Kohl’ün Rusya ziyaretlerinde Başkan Yeltsin’den başka özel olarak Sobçak ile de görüştüğünü (bu görüşmede tercümanlık görevini ise mükemmel Almancası ile Putin yapmış) ifade ediyor. Putin Rus olan eşiyle ve çocukları ile konuşurken Rusça ile birlikte Almancayı’da kullanan, çocuklarını Alman lisesine gönderen ve tüm kariyeri D.Almanya'da geçen bir kişidir. Putin'in iktidara gelişi ile bir zamanlar oldukça gizemli kişilik olan ve bizim tarihimizde de önemli bir yer edinmiş olan Aleksandar Helphand İsrael (Parvus)’in yönlendirmesi ile Lenin’in Almanya’dan bir trenle İngiliz yanlısı olan Çar’ın iktidardan indirilmesi için gönderilmesi ve İngiltere (Anglo-Sakson blokunun) nin Rusya’da iktidardan indirilmesi gibi bir arka planı olup olmadığı düşünülmesi gereken bir olgudur. Bu durumda karşımıza neden Almanya'nın/AB'nin böyle bir yol izlediği sorusu çıkmaktadır. Karşımıza çıkan ilk cevap enerji konusu ve ABD'nin tek kutupluluğundan duyulan rahatsızlık oluşturmaktadır. Putin’in Rusya’yı bir enerji deposu olarak kullanmak isteyen İsrail – AngloSakson blokuna karşı o dönem iktidar da olan ve önemli ölçüde Anglo-Sakson karşıtı olarak nitelenebilecek SPD yönetimi tarafından desteklenip desteklenmediği ve Putin’in iktidara gelişinin arkasında genelde AB ama daha önemlisi özelde Almanya’nın enerji politikaları ve uluslararası siyaset sahasında Anglo Sakson bloka karşı bir manevrası olduğu göz önünde tutulmalıdır. Bu Putin'i Almanya'nın yönettiği şeklinde bir önerme değildir. Sadece St.Petersburg ekibi ile Kara Avrupası arasındaki ortak düşman bağlamındaki menfaat bağlarının bu süreçte önemli bir rol oynadığını söylemekteyiz. Bugünden geriye doğru baktığımızda bu olguya ilişkin önemli bulgulara ulaşmaktayız. O dönemde ekonomisi iflas eden Rusya'nın en borçlu olduğu ülke Almanya'ydı ve Almanya'nın anlayışlı tavrı olmasa Rusya bu süreci çok zor anlatırdı. Almanya'da iktidara gelen Sosyal demokratlar (ayrıca Chirac Fransası) ABD ye karşı açıkça tavır almışlardı bu tavır Irak savaşında net bir şekilde görüldü. Schröder/Steinmeier ikilisi Aşağı Saksonya bölgesini yönettikleri günden itibaren Rusya ile çok yakın ilişkiye geçmişlerdi. Bu ikili ile birlikte Alman istihbaratı ile Rus istihbaratı arasındaki yakınlık arttı. Alman istihbaratı (BND) yi İran'ın desteklediği Hizbullah ile İsrail arasındaki esir takasının ara bulucusu konumunda görmek çoğu için şaşırtıcı olmuştur. Yine Almanya ve Rusya'nın İran üzerinden ABD karşısında Ortadoğu/İslam dünyasında yürüttüğü faaliyetler, İran'ı İslam dünyasının liderliğine soyundurarak İslam dünyasına verilmeye çalışılan biçimde, bu süreç analiz edilirken göz ardı edilmemesi gereken hususlardır. Göz ardı edilmemesi gereken hususlardan biride Kürt meselesinde çok aktif olan Almanya ve istihbaratının (tabi ki AB'nin) bu süreçte Çeçenistan sorunun da neredeyse sus pus olmasıdır. Yine birçok kişi Rusya'nın Dünyaca ünlü (artık Dünya'nın bir numaralı şirketi) Gazprom'da Rus devleti ile birlikte Alman devletinin (yaklaşık %20) hissesi bulunduğunu ve yönetim kurulunda bir sandalyesi bulunduğu bilgisine de oldukça şaşıracaktır. Kısacası Gazprom demek sadece Rusay değil birazda Almanya demektir. ABD'ye akacağı düşünülen Rus doğal gazının Baltık hattı ile Almanya'ya akmış olması ise bir başka önemli ayrıntıdır. Kısacası Rusya'da Putin'in iktidara gelişi sürecinde Almanya/AB'nin oynadığı rol, sürecin dış ayağı, göz ardı edilerek ne süreç anlaşılabilir nede sürecin devamında Almanya/AB - Rusya cephesi ile Anglo-Sakson cephe arasındaki Afganistan – Irak – Lübnan ve özellikle İran ( Örneğin Almanya, Rusya ve Çin’in İran ve Suriye kanalıyla ılımlı İslam (!) radikal islam (!) makası üzerinden İslam dünyasını Anglo Sakson cepheye karşı örgütlediği göz ardı edilmemelidir. Sarkozy’e kadar bu mücadelede Almanya – Rusya blokuna yakın olan Fransa ise Sarkozy ile birlikte diğer gruba kaymıştır.) eksenindeki yaşanan gelişmeler. Ülkemizin son yıllarında yaşanan gerilim dolu bazı olaylarda bu kapsama dahil edilebilir. Almanya Rusya eksenindeki sürecin geleceğe yönelik analizi ve Dünya politikasına yönelik olası etkileri için ise Bismark'ın Dünya ve Rusya politikasının kapsamlı bir analizi konu ile ilgilenenlere faydalı olacaktır. Yazıyı bitirirken ilginç bir ayrıntı verelim. Bu ayrıntı Putin’in başkanlığın ilk dönemlerinde (24 Şubat 2000)’de ölen Sobçak'ın cenazesinde Başkan olan Putin’in Sobçak’ın normal yollarla ölmeyip öldürüldüğünü söylemesidir. St.Petersburg ekibinden olan Anatoliy Çubais, Sobçak'ı ölüme götüren muhtemel kişilerin eski Başsavcı Skuratov ve Yeltsin dönemi güvenlik şefi Aleksandr Korsakov olarak açıklamıştır (Wolfgang Seiffert, Vlademir V PUTİN Gendaş Kültür Yayınları Sayfa 54). Anlaşılan birileri Putin ve St.Petersburg ekibine iktidarlarının ilk günlerinde ekibin beynini öldürerek ciddi bir göz dağı vermiştir. Sobçak’ın Yeltsin ile arasının pek iyi olmadığı örnekleri ile aynı kaynakta anlatılmaktadır. Bir başka ayrıntı ise Almanya'ınn eski başbakanı Schröder'in Gazprom'un danışmanı olmasıdır. Ayrıca Schroder Gazprom’un Almanya’nın Schalke 04 takımı ile yaptığı 150 Milyon € luk - futbol tarihinin gördüğü neredeyse en büyük sponsorluk anlaşmasıdır - sponsorluk anlaşmasının gizli mimarı olarak görülür. Almanya Rusya bağlamında söylediklerimiz asla mutlak bir stratejik ortaklık olarak anlaşılmamalıdır. Zaten günümüz dünya politikası mutlak stratejik ortaklıklara/kamplaşmalara izin verecek yapıda da değildir. Dünya bir olada işbirliği içinde olanların diğer bir olayda rakip hale geldiği oldukça kaotik ve esnek bir uluslar arası geçiş döneminden geçmektedir. Bu politika bizce, daha öncede söylediğimiz gibi, Bismark dönemi Almanyasının Rusya politikasının bir benzeri olarak görülebilir. Ayrıca Rusya'nın Almanya'ya bakışı için Dugin'in Rus jeopolitiği kitabının ilgili bölümlerine bakılabilir. Almanya ile Rusya arasında başta Doğu Avrupa üzerindeki hakimiyet çabası ve İsrail’e yönelik politikalar olmak üzere bir çok çekişme alanı bulunmaktadır. Germen ve Slavlar arasındaki Doğu Avrupa’daki nüfuz alanı çakışması hep işbirliği yapmalarının önünde önemli bir engel olmuştur. İki ülkede Doğu Avrupa’yı kendi lebensraumu (hayat alanı) olarak görmüştür. 1. Dünya savaşı sırasında ilk kurşun bu nüfuz mücadelesi sırasında atıldığı gibi 2.Dünya savaşı sonunda bölüne Almanya Doğu Avrupa’yı Rusya’ya kaptırmış. Kısacası iki savaşta da bu mücadeleyi Rusya kazanmıştır. Üstüne üstlük Almanya 2. Dünya savaşı sonunda iki rakibi Anglo - Sakson ve Rus blok arasında bölünerek işgal edilmiştir. Rusya’nın çöküşü ile birleşen Almanya ise 20 yıldır Rusya’nın aleyhine nüfuz alanını Doğu Avrupa’ya genişletmiştir. Almanya Rusya’ya karşı iki dünya savaşında savaşla başaramadığını AB politikaları üzerinden barışla döneminde başarmıştır. Şu son günlerde Rusya Kosova’nın bağımsızlığına en çok karşı çıkan ülkeyken Kosova’nın bağımsızlığı için en çok çabalayanın Avrupa Birliği, en çok çabalayan ülkenin ise 8 milyon nüfuslu Avusturya olması bir tesadüf müdür yoksa Germen (Avusturya/Almanya) Kosova’da Rusya’dan 1. Dünya savaşının rövanşını mı almaktadır ? Takdir okuyucunundur. Çeviri ve Notlar :Cem ŞENOL Kaynak : www.axisglobe.com Bu makale toplam 2030 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||