-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Milay Köktürk
Milay Köktürk
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
“Kişi” laik olabilir mi?

“Laiklik nedir” sorusuna hemen herkes “din işleriyle devlet işlerinin ayrılması” cevabını verir.

Son tahlilde durum budur. Yani laik bir sistemde, düzenlemeler din ilkeleri ve esasları gözetilerek yapılmaz. Aksi bir sistem “laik” adını almaz. Peki bu tanım, laikliği gerçekten tüm boyutlarıyla ve tüm öz nitelikleriyle açıklar mı? Hayır. Bir açıklamanın tamlığı, tanımlanan şey çerçevesindeki tüm unsurların anlaşılmasına bağlıdır.

Bu tanım, laikliği tanımlamak bir yana, din-devlet ilişkilerini daha da bilinmez hale getirmektedir. Din işleri nedir, devlet işleri nedir? Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı’nı din işlerini üstlenen bir kurum olarak göreceksek, o zaman bu “ayrılma” nasıl bir ayrılmadır? Şayet iki ayrı iş kolu varsa, toplum nerede durmaktadır? Devlet toplum üzerine kurulduğuna, din de toplumsal bir olgu olduğuna göre, bu ikisinin aynı alanda kesişmesi kaçınılmaz demektir. O zaman da ikisinin ilişkisi sorunu ortaya çıkar. Eğer dini, devlet otoritesi gibi bir toplumsal etkinlik merkezi olarak tasarlarsak, o zaman iki rakip güç toplum üzerinde etkinlik kurma mücadelesi verecek demektir. Bu da zorunlu olarak çatışma doğurur.

***

Laikliğin pek tartışılıp sorgulanmadığı ve sadece “din işleriyle devlet işlerinin ayrılması” olarak görüldüğü yıllarda, laiklikle sorun yaşayanlar, özellikle Siyasal İslamcılar şunu dile getirirlerdi: Kişi laik olmaz, sistem laik olur… Öyle ya, sistem laik olur, doğru. Çünkü “din işleri” ve “devlet işleri” derken, “toplumsal işler”den söz ediliyor. İkisini birbirinden ayıran da “sistem” olduğuna göre, sistem laik olur, kişi açısından böyle bir şey mümkün olmaz.…

Geçmiş yıllarda bu itiraza, laiklikler cephesinden pek de karşı açıklama gelmezdi. Laikler “hayır, kişi de laik olur” deselerdi -yukarıdaki laiklik tanımından yola çıkarsak- şu saçma soru gündeme gelirdi. “Kişi” din işleriyle devlet işlerini nasıl ayıracaktır? Çünkü bu ayırım kişiyle ilgili değildir.

Siyasal İslamcılar bunu, sorun yaşadıkları laik sistemde bir gedik açmak için bir “argüman” olarak kullandılar. Ancak şu soruların cevabını vermediler: Madem ki kişi laik olmaz, o zaman “kişi” bu sistemde ne yapacak, sistem karşısında nasıl bir tavır takınacaktır? Onu onaylayacak mıdır, onaylamayacak mıdır? Böyle bir sistem kişiyi daha “iyi” mi kılacak yoksa ona daha “kötü” bir yer mi tahsis edecektir?

Şimdi yöneticilik yapan eski zaman Siyasal İslamcıları’nın bile, o yıllarda, laikliği yukarıdaki gibi tanımladıklarını görüyoruz. Yani bu konudaki kavrayışları ve eleştirileri sadece bu tanımdan ibaretmiş, eski konuşmalardan bunu anlıyoruz. Bu çok hazindir. Sosyal bir sorun üzerine bu derece dar bir kavrayış, hem laikler hem de İslamcılar cephesinde, problemin gerçek zemininde ve tüm boyutlarıyla tartışılmadığını göstermektedir. Bu tanım ve Siyasal İslamcıların bu itirazı kafalarda hep bir bulanıklık oluşturdu. Siyasal İslamcılar bu bulanıklığı “Şeriat Devleti” diye adlandırdıkları bir siyasal sistemi savunma ve telkin etme amaçlı kullandılar. Marjinal bir grup olsa da, bir kısım kitle üzerinde, özellikle dini hassasiyeti yüksek bir kesim üzerinde etkili oldu.

***

Sorun nerede? Sorun, Batının, tarihsel tecrübesi sonucu “din ve devlet işlerinin ayrılmasının iyi ve zorunlu olduğu”nu düşünerek yaptığı ayrımın, laikliğin yegane algılanışı olarak kabul edilmesinde ve devamını göz önüne almamaktadır. Halbuki Batı, din işleri ile devlet işlerini önce ayırmış, sonra kendi şartlarına göre yeniden ilişkilendirmiş, ardından da siyasal sistemi düzenlerken “özgürlükçü” bir ruhu esas almıştır. Çünkü onun sorunu hem dini otorite ile siyasal otoriteyi ayırmaktı –çünkü belli bir dine göre yöneten siyasal otoritenin farklı olana, mesela dindışı veya başka dinden olana baskı yapmaması imkansızdır- hem de toplumsal taleplere uygun bir yer bulmaktı. Çünkü din, toplumsal temele sahipti.

Örgütlenmiş, dünyevi ve aynı zamanda dini tekeline almış, Tanrı’nın temsilciliğini üstlenmiş, din adına her şeye hükmeden bir “kurum” olarak Kilise hem dini hem siyasal otoriteyken, kendi dünyevi egemenliğini Tanrı’nın tek temsilcisi olmakta meşrulaştırırken, ama aynı kilise her şeye, bilgiye, hayata ipotek koymuşken, özgürlüğe yol açabilmenin yolu, kiliseyi saf dışı bırakmaktı… Kilise dinden ayrılamayacağına göre, dini resmi organizasyondan ya da toplum hayatından çekip çıkararak onu bir yana bırakmanın yolu aranmalıydı. Başka bir deyişle, siyasal alandan din kurumunu/kiliseyi atmak için dinin kendisini dışlama, sadece Tanrı’nın varlığını kabul… Rousseau ve Voltaire’in temsil ettiği “deist” akım bunu anlatır. Yani bir aşırı uçtan diğer aşırı uca geçiş…

Bu da olumsuz ve yanlış çözüm olduğuna göre, çözüm siyasal sistemin tüm dinlere veya dindışılıklara eşit mesafede olmasını sağlamakta bulunmuştur… Batı bu çizgiye zaman içinde geçmiştir. Özetle söylemek gerekirse, “hiçbir yasanın, kaynağını dinden almaması, hiçbir yasanın din öyle emrettiği için çıkarılmaması; insan/toplum için “iyi” olduğu düşünülen yasaların yürürlüğe konulması…

***

Başlıktaki sorumuzun net cevabını verebilmek için, bu tarihsel ve teorik çözümlemeleri bir yana bırakalım ve kendimize şu soruyu soralım… Varsayalım ki, ihlaslı, dini hassasiyetleri yüksek, dini vecibelerini yerine getiren bir kişiyiz… Acaba başımızda, ufak da olsa bir ihmali ikaz edip bize din adına yaptırımda bulunacak, “mesela haydi namaza” diyerek bizi zorlayacak bir “din polisi” ister miyiz? İkincisi, dini hassasiyetleri bizim kadar yüksek düzeyli olmayan bir arkadaşımıza, komşumuza, çocuğumuza veya insanımıza din adına eylem icra eden bir gücün müdahalesini kabul edebilir miyiz?

Tam karşıt örnek verelim… Varsayalım ki dindışı bir bireyiz… Başımızda, inanmadığımız veya inanmakla birlikte gereklerini yerine getirmediğimiz bir din adına bizi ibadete zorlayan bir otorite ister miyiz? Veya inandığı dinin gereklerini yerine getirmek isteyen bir kişiyi bu eylemlerinden zorla men eden bir dindışı otoritenin baskısını onaylar mıyız?

Her iki halde de cevabımız hayır olur. Çünkü yukarıdaki soruların konusu, “özgürlük”tür. Her halükarda, müdahale ne olursa olsun, soru konusu edilen bireylerin özgürlükleri yara alır.

İnsan ancak özgürlük altında kendisi olur ve öz saygısını muhafaza edip kendini geliştirir.

***

Kişi hak ve özgürlükleri açısından, hele din kavramının ontolojik mevcudiyeti açısından düşündüğümüzde de durum budur. Şöyle ki: Dinin insan nezdindeki ontolojik temeli, “inanma”dır ve o da özgür bir tercihtir. Hiç kimse zorla inandırılamaz, hiç kim de zorla “inanmaktan vazgeçirilemez”. O halde, bilfiil mevcut ve geçerli olan bu durumun, toplumsal dünyada da onaylanması gerekmektedir. Hiçbir insan hakkı bilfiil yaşanan gerçekliğe aykırı değildir ve olmamalıdır. Elbette bu gerçeği ben keşfetmedim. İnsanlık dünyasının bir yerlerinde bu keşfedilmiş; din ve vicdan özgürlüğü diye bir ilke ihdas edilmiş, bu temel hak hukuka da “devletin hiçbir yasasının dini kaynaklara dayanmaması” şeklinde geçmiş.

Devlet aynı düşünen, aynı yaşayan bir grubu, mesela bir kabileyi kapsasaydı, onların kabulleri ne ise onların “devlet ilkesi/yasa” haline getirilmesi problem doğurmazdı. Ama günümüz toplumları devasa büyüklükte ve sınırsız çeşitliliktedir. Elbette temelde “ortak irade, birlikte yaşama iradesi” yatar. Zihniyet çeşitlilikleri de oradan sonra başlar. Bu insan dokusundan bir kısmını diğeri lehine baskı altına almak günümüz devlet anlayışıyla ve aynı zamanda akıl düzeniyle bağdaşmaz. Bu yüzden devlet tarafsız bölge olmalıdır. Devleti devlet yapan yasalar olduğuna göre, yasalar temel hak-özgürlükleri ortadan kaldırmayan, herkese bireysel çeşitliliği içinde varlığını sürdürme hakkı veren, herkese eşit mesafede, adalet idesine dayalı şekilde düzenlenmelidir. Ve bu da çok insani bir durumdur. Ne inananı ne de inanmayanı rencide eder. Yasalar bir dine dayanır veya dinde meşruiyet bulursa, bu, yasalara rengini bir dinin vermesi anlamına gelir. Hakim renk diğerlerini bastırır. İlla bir renk aranıyorsa, hukukun ruhu olarak “adalet” rengi yeterlidir. O da renksiz/şeffaf bir renktir.

***

Buraya kadar, sistemle ilgili düzenlemelerden söz ettik. Ya birey açısından durum nedir ve ne olmalıdır? İşte yasanın ruhundaki bu ilkenin (adaletin) birey tarafından benimsenmesi; “öteki”ni değerlendirirken, öteki hakkında bir tutum geliştirirken bu ilkenin asıl belirleyici kıstas haline getirilmesi mümkündür ki, böyle bir birey laik bir bireydir. Başka bir deyişle, siyasal sistemde “hiçbir yasanın kaynağını dinden almaması” şeklindeki özgürlükçü ruhu benimseyen ve bu ruhu diğer insanlara bakışına yansıtan kişi laik kişidir. Tıpkı, halkın (demosun) iradesinin yönetime yansımasını demokrasi olarak tanımlamak, bu işleyişi benimseyen bireyi de “demokratik birey” olarak nitelendirmek gibi…

Laik birey dindışı birey demek değildir. Kendi dairesi neresi olursa olsun, ötekine özgürlük tanıyan her birey, bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kişi laik olabilir; bu da o kişiye, diğer insanlara, topluma zararlı değildir. İslam özelinde düşünecek olursak, şunu sormak gerekir: İslam, herhangi bir mümine, Allah adına birilerine emir yağdırma ve onları din dairesinde tutma hakkı/yetkisi vermiş midir? Hayır… O zaman bu Siyasal İslam ne oluyor? Olsa olsa ideologların dinden sonuç çıkarmaları, yani birilerinin kurgusu…

milaykokturk@gmail.com

Bu makale toplam 1428 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2350, Satış 1.2470; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7570, Satış 1.7730
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi