-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Milay Köktürk
Milay Köktürk
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Tellallar, gafiller, vatandaş ve mağduru oynayanlar

Basın dünyasında bilinen biri, birkaç gündür, ülkede olup bitenleri ve muhtemel geleceği yorumluyor ve “Türkiye kendini imhaya götürüyor” diyor. “Etrafımızda yaşananlara baktıkça, inanamıyorum. Bir gece benim TV ekranından fırlayıp, avazım çıktığı kadar bağırdığımı görürseniz hiç şaşırmayın. Gerçek dışı bir durumdayız. Türk toplumu ya tüm mantık yapısını kaybetti veya derin bir uykuya girdi. Gelin yaşananlara birlikte bakalım ve haklı mıyım, değil miyim karar verelim.”

Ve devam ediyor… “Laik kesim panik içinde. Bize ait diye bildiğimiz veya öyle sunulduğu için inandığımız Türkiye'mizin elimizden kayıp gittiğine inanıyoruz. Gazetelerde ve TV'lerde öyle olaylar okumaya ve görmeye başladık ki, Türkiye'mizin başkaları tarafından ele geçirildiği gibi bir izlenime kapılıyoruz….”

Oysa işi bu raddeye getirenler, siyasal alanda eksik olmayan ve olmaması gereken gerilimleri bu derece büyütenler kendi familyasından olanlar değil mi? Hatta anayasa değişikliği görüşülürken, ekrandan milletin gözüne baka baka “gerilim artıyor, herkes huzursuz” diye “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşüren”, bizzat bu zat değil mi? Sanal gerilim yorumları yapa yapa vatandaşa “neler oluyor” dedirtenler ithal malı gazeteciler mi? Gerginliği abartarak büyütüp tüm kamu sathına -vatandaş sathına değil- yayanlar kimler? Yazısının her satırını, ekrana taşıdığı her görüntü karesini uç ve tek tek olaylardan seçip gerginliği körükleyecek –aslında gerginlik isteyenlerin ekmeğine yağ sürecek- tarzda verenler kimler?

Muhterem şahsiyet itiraf edip günah da çıkarıyor… “Aslına bakılacak olursa, gördüklerimizi epey abartıyoruz. Gazete ve TV'lerimiz dincilik yayınları reyting getirdiğinin farkına vardığından dolayı, eskiye oranla daha fazla duyarlı davranıyorlar. En küçük veya en basit bir olayı dahi süsleyip ön plana çıkarıyor. Daha öncelerde yüzüne dahi bakılmayan olaylar şimdi büyüteç altına alınıyor.”

Bu satırlarda söylenmeyen bir şey daha var…. Aynı familya aynı süreci devam ettiriyor. Aslında artık bunun için özel gayret sarf etmelerine gerek yok; çünkü sivil kuvvetler harekete geçmiş durumda.

Bir şey daha yapılıyor; bu ortamın asıl failleri, “tüh, işler kötüye gidiyor” diyerek pişman nadim oluyor ve kurtarıcı rolüne soyunuyor. Gerilimi artırmak için tellallık yapanlar provakasyon tertiplemiş oluyor, amaçlarına erişince de kurtarıcı olmaya kalkışıyor. Gerilimi artırmada aktör, provakasyonda aktör, kurtuluş reçetesi yazmakta yine aktör…

***

Gafillere gelince; özellikle 1 mayıs gerilimi arifesinde dikkati çeken bir durum… 1977 katliamının tanık ve mağdurlarından bir sendikacı o katliamdaki karanlık elleri onaylıyor ve darbeye giden yolun köşe taşı olduğunu, şimdiki (dünkü) 1 mayıs için de aynı provakasyonun olabileceği şüphesini taşıdığını söylüyor; hemen arkasından ilave ediyor: “Hiçbir güç bizi Taksim’e girmekten alıkoyamaz.” Peki, madem provakasyon ihtimali var, buna ısrarla çanak tutmak niye?

Bir başka sendikacı da şöyle söylüyor: ''Bugün, AKP hükümetinin iki yüzlülüğü, yalnız türban sevdalısı iki yüzlülüğü ortaya çıkmıştır. 3 konfederasyon, meslek odaları ve İstanbul'da 1 Mayıs'ı kutlamak isteyen tüm örgütler sağduyulu bir tavır göstermiştir. Şimdi bütün alanlar Taksim olmuştur. Mücadelenizi kutluyorum. Biz bugüne gelene kadar bir çok bedeller ödedik. 1977'de Taksim'de, Kadıköy'de ve Türkiye'nin her yerinde şehitler verdik. Bu ne ilk ne de son olacak. Mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.''

Oysa 1977 Taksim katliamının mağdurlarını arayıp soran bile yok. Herkesin yaptığı şey, ölüm/katliam üzerinden puan toplamak; yani ölü ticareti… Üstelik 1977 katliamının AKP ile alakası ne? Neyin mücadelesini kararlılıkla sürdüreceksiniz? Emeğin sömürülmesine karşı mücadeleyse, bu tamamen insani bir durum. Acaba esas amaç siyasal iktidar karşıtlığı mı? Eğer öyleyse, bu kurum, tek amacı siyasal iktidarı altetmek olan çetecilerle aynı safta buluşmuş olmuyor mu? Sorun sadece siyasal iktidar sorunu mu? Sorun emekçi hakkı sorunu olsaydı, geçtiğimiz günlerde kabul edilen sosyal güvenlik yasasını engellemek için sokağa dökülürlerdi.

1 mayıs 2008 günü Türkiye, ekranlardan, sanki kan gölüne dönmüş, şiddetin kol gezdiği bir coğrafya gibi gösterildi. İstanbul’daki olayların tek sorumlusu, emekçilerin hakkını savunmak bir yana, tamamen 12 eylül günlerinin kaosuna hasret duyan sendikacılardır. Akl-ı selim sahibi olsalardı, 1 mayısı kutlamaktan “vazgeçerek” kutlamayı tercih ederlerdi.

***

İktidar masum mu? Elbette hayır. Sayın Başbakan kalabalıkların karşısında belagat örnekleri sergileyerek, bazen da dozu kaçırıp bazı kesimleri aşağılarcasına beyanatlar vererek bu gerilimli süreci götürmeye çalışmaktadır. Bu, “yönetememek” demektir. Ama iktidarın yönetemeyişi ile emekçi bayramını iktidar aleyhtarı gösteriye çevirmenin hiçbir ilgisi yok; olan biten, sadece demokrasi karşıtlarının değirmenine su taşımak… 1 mayısı iktidar karşıtı gösteri haline getirmek, emeğin değerine ve sesine ihanettir. Madem ki iktidar karşıtlığı yapılacaktı -ki sivil toplum kuruluşları, özellikle sendikalar iktidar dostu olmamalıdır-, bunun için 1 mayısın seçilmemesi gerekirdi. Hele darbelerin havada uçuştuğu bu tuhaf atmosferde…

Görünen o ki, AKP, yol açtığı siyasal krizleri yönetecek bir iradeden yoksundur. Halkın, sadece muarızlarının yanlış taktikleri sonucu (e-muhtıra, 367 gibi) tepki olarak verdiği o muazzam siyasal gücü, Türkiye’yi tüm badirelerden çekip çıkaracak incelikle kullanamamıştır. AKP’ye verilen bu destek sadece ödünç destektir ve geri çekilmesi kaçınılmazdır. En basit sosyal olayları bile krize dönüştürme becerisi gösterebilen bir iktidar, Türkiye’yi yönetme yetkinliğine sahip değil demektir. 1 mayıs örneği, Başbakanın hırçın tavırları ve 23 nisan törenlerinde DTP’lileri yok sayma davranışı… Anayasa Mahkemesi ile girilen polemikler…

AKP diye bir partinin tıpkı ANAP gibi silinip gitmesi, bu ülkenin siyasal hayatına hiçbir şey kaybettirmeyecektir. Ama onun siliniş şekli, demokrasinin zaferi veya derinden yaralanışı şeklinde olacaktır. AKP’yi yargı değil halk tasfiye etmelidir.

***

Sayın Başbakan gerginlik yaratanların, ayrıcalıklılıklarını kaybetmek istemeyen “seçkinler” ve seçkinciler” olduğunu beyan etmektedir ki, biz de buna katılıyoruz. Yıllardan beri yazılarımızda, ülkenin başına bir oligarşinin tebelleş olduğunu belirtmekteyiz. Bu kanaatimiz, sayın Başbakan’ın beyanlarıyla ilgili değildir. Kendi deneyimlerimizin sonucudur.

Ancak görülüyor ki, doğru söylemler ve nutuklar bile vatandaşı etkilemiyor. Bunu başbakanın dile getirmesi kimseyi ilgilendirmiyor. Sokaktaki vatandaş oligarşiyi teşhis edip tanımak zorunda değildir. Kaldı ki, adına oligarşi demese de, vatandaş “sistem seçkinleri sınıfı”nın mevcut olduğunu, sağduyusuyla çok önceden keşfetmiştir. Bir ülkenin başbakanının bu tarz teşhis ve söylemleri kamuoyu huzurunda dile getirmesi şık olmamaktadır. Hatta bırakınız şık olmamayı, sevimsiz kaçmaktadır. Bırakın bunu başbakan değil, analizciler söylesin. Başbakan bunu dile getirmeden önce de birileri zaten yazıp çizmekteydi.

Büyük bir devletin başbakanı, söylemlerinde bu temalara yer vermez. Başbakanlık şikayet makamı değil, çözüm üretme yeridir. Siyasal bir kriz ortaya çıkmışsa, muktedir ve inisiyatif sahibi yönetici seçim nutukları atar gibi vitrine oynamaz, çözüm arar, üretir ve çözer.

Görünen o ki, bu iktidar ülke için gerçekten bir “sorun” haline gelmiştir. Bu yargıdan kastımız, yanlış yönetim, artık mide bulandırıcı hale gelen partizanca atamalar, rant dağıtma, ülkeyi yabancı sermayeye (sıcak paraya) bu derece bağımlı hale getirme, “ekonomide yapısal tedbirler” adı altında, başka hiçbir şey yapmayıp sadece elinin altındaki her şeyi satma değildir. Bu yargıdan kastımız, milletten aldığı “yönetme” yetkisini kullanamama, kriz çözme yerine yönetirken kriz üretmedir.

Siyasal alana egemen olmakta acziyet gösteren ve muktedir olamayanların yerini hemen başka güçler doldurur. Tellal provakatörler hemen kurtarıcı edasıyla ortaya çıkarlar. Buna zemin hazırlayan bir iktidar, kendi ipini çekiyor demektir.

***

Bu satırların yazarı, her türlü parti kapatmaya karşıdır. Kapatılarak yok edilen bir siyasal hareket var mı? Hayır… Hepsi yerli yerinde ve siyaset sahnesinde! O halde partileri kapatarak “hizaya getirme”nin ne demokrasi anlayışıyla bağdaşır tarafı var, ne de akılcı bir yönü… Dünyanın bir yerlerinde, parti kapatmanın en genel kıstasları belirlenmiştir…. Terör ve terör destekçiliği… Dolayısıyla AKP, bu kıstaslara göre, kapatma davası konusu olmayı hak etmemiştir. Ama yaşanan süreçte tanık olduğumuz tavırlar, AKP’nin devleti yönetmeyi de -liyakat bakımından- hak etmediğini göstermektedir.

Hakkında kapatma davası açılan AKP, mağdur olmanın eşiğindedir. Eğer kapatılırsa, tarih ve kamuoyu önünde onun mağduriyeti tescil edilecektir. Ama aynı AKP, “mağdurları oynamak”tadır. Geçen yılki e-muhtırada gerçekten mağdur olmuştur ve halk da mağdurun yanında yer almıştır. Ama halk, mağduru oynayanların değil, gerçekten mağdur olanların, yani kendisinin hiçbir dahli olmadan haksız fiile uğrayanların yanında yer alır. Bu yüzden, AKP’nin mağdurları oynaması bu sefer tutmayacaktır. Bu ise AKP için sonun başlangıcı demektir.

AKP’lilerin tavırlarıyla verdikleri “kendimiz için bir şey istiyorsak namerdiz… Kapatılmamızı engellemek için, elimizde olduğu halde yasaları bile değiştirmiyoruz. Bakın ey halkım, biz iyi şeyler yapıyorduk ama bize izin vermiyorlar” şeklindeki mesajı, halk ciddiye almamaktadır. Görünen o ki, AKP buna oynamaktadır ama tahmin ettiği desteği bulamayacaktır. Millet mağdur olanların yanında olur da, mağdur değilken kendini mağdur duruma düşürenlerin, elindeki yönetme gücünü akılcı tarzda kullanamayanların yanına bile yaklaşmaz. Çünkü onu gerçek mağdur olarak görmez.

Basından öğrendiğimize göre, AKP kapatma davasının hazırlıklarını aylar öncesinden bilmekteymiş… Gerçekten yönetebilen ve yönetme ehliyetine sahip bir parti, hemen yapılması gereken demokratik reformları yapar, hem kendisi böyle bir davayı önler hem de ülke demokratikleşme yolunda dev bir aşama katederdi.Olmadı…

***

Vatandaşa gelince; vatandaş gerilim içinde değildir. Sokaktaki insan, yukarıda zikrettiğimiz “günah çıkaran provakatör” gibi, “Türkiye'mizin başkaları tarafından ele geçirildiği” şeklinde bir izlenime sahip değildir, öyle bir izlenime kapılmamıştır da! Herkes işinde gücündedir. Vatandaşı tedirgin eden, istikrar ortamındaki ekonomik kazanımlarını kaybetme ihtimalidir ki, bu da tamamen insani bir durumdur.

Yüksek siyaset katında her şey gerçekten birbirine karışmıştır, ama milletin kafasında değil… Eğer AKP kapatılırsa, yeni kurulacak parti öyle iddia edildiği gibi yüksek oylar alamayacaktır. Onun yönetimdeki vahim hataları, gerilimin üstesinden gelecek iradeyi gösterememesi, liderinin sorunları karizmatik gösteriyle aşmaya çalışması halkta bıkkınlık yaratmıştır. Yersiz karizma gösterisi karizmayı karizma olmaktan çıkarmaktadır. Dolayısıyla halk, AKP’nin kapatılmasına üzülür; ama parti mezarlığına anıt dikip karşısında saygı duruşu sergilemez. Ulusalcılarla küreselcilerin kavgası halkı ilgilendirmez. Darbe çetelerinin ortalığa saçılması AKP’yi halk nezdinde aklamaz. Halkın yaklaşımı çok sadedir: “Suç mu işlenmiş, suçluları yalaka ve yargılanmalarını sağla; sen iktidarsın…”

***

Bu ülkenin insanı demokrasiyi gerçekten sindirmiştir. 2002 seçimleri dünya siyasal tarihinde görülmemiş bir tasfiyedir. Halk, sandıktaki gücünün önemini daha derinden kavramıştır. Bundan sonra da hep böyle olacaktır. Yanlış yapan, sandıktan tokadı yiyerek çıkacaktır. Çetelerin yakalanamayan uzantıları amaçlarına ulaşsalar ve demokrasiye düzenledikleri suikasti başarsalar bile, su artık mecrasına akacak, bir gün tekrar demokrasiye dönüldüğünde, halk gereken dersi verecektir.

Halk hep “mutlak doğru” bir karar mı verir? Bilemeyiz; ama o, “kendisi için en doğru” kararı verir. Halk eğer dosdoğruysa kararı da dosdoğru, eğri ise kararı da eğri olur. İster beğenelim, ister beğenmeyelim.

milaykokturk@gmail.com

Bu makale toplam 715 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1870, Satış 1.1970; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7640, Satış 1.7800
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi