-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Adnan Faruk
Adnan Faruk
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
“Milletin Egemenliği” ve Boykot

Son yılların garip geleneği kendini tekrarladı. “23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”na ilişkin kutlamalardaki tutumlardan bahsediyoruz. Bazı siyasiler ve bürokratlar, ‘milletin egemenliğinin’ kutlandığı törenlerin bir kısmını, boykot etmeyi sürdürdü.

Sözü, eğip bükmeden ifade etmek gerekirse, gelenekselleştirilen bu tutumun içerdiği temel gerçeğin, ifade edilemeyen, bir egemenlik mücadelesi olduğu açıktır. Bu tutum; milletten oy alamayan kimi siyasilerin ve atanmış bürokrasinin, milletin oyu ile seçilenlerin iktidarını kabul edememesinin dışa yansımasıdır.

Aslında, egemenliğin millete ait olması fikrinin, bizim için yeni bir fikir ve uygulama olduğunu biliyoruz. Coğrafyamızda egemenlik fikri ilk kez, padişahın, “anayasaya riayet ve vatana ve millete sadakat” yemini etmesini zorunlu kılan, 3 Ağustos 1909 tarihli Kanun-ı Esasi (anayasa) değişikliğiyle gündeme gelmişti. 1876 Anayasası’nda, hükümranlık hakkının temelleri tanımlanmamakla birlikte bu hakkın, “eski usul gereğince”, Osmanlı hanedanından bir kimse tarafından kullanılacağı belirtilmişti. 1909 Anayasa değişikliğinde ise bu hak, vatan ve millete sadakat koşuluna bağlanıyor, “vatan ve milletin” anayasa yoluyla ifade bulan üstünlüğü teyit ediliyordu.

Kurtuluş Savaşı sürecinde, Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi’nin, 20 Ocak 1921’de kabul ettiği Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesi, “Hakimiyet bila kayd ü şart milletindir” (egemenlik koşulsuz ve sınırsız olarak milletindir) ilkesini içermekteydi.

Aslında, Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği bu ilke, öncelikle padişaha ve onun şahsında somutlaşan geleneksel güçler dengesine verilmiş bir cevaptı. Günün koşullarına göre, radikal bir adım olarak tanımlanan bu ifade, “milleti” temsil ettiği kabul edilen Meclis’in, kendi dışında hiçbir güç ve irade tanımadığının ilanıydı.

“Milletin egemenliği” anlayışı ile karşılaşmamızın üzerinden, Meclis-i Mebusan’ın 18 Mart 1877’daki ilk toplantısına göre 131 yıl, Türkiye Cumhuriyet Meclisi’nin 23 Nisan 1920’deki ilk oturumuna göre ise 88 yıldır geçmiş. Bu süredeki yaklaşım farklılıkları dikkate alındığında, milletin egemenliğini önceleyen kadrolar ile son yılların “boykotçuları” arasında derin bir anlayış farkının olduğu açıkça görülebilmektedir.

Bahsettiğimiz iki tarihi sürecin taraflarından olan kişilerin, padişahın egemenliği yerine milletin egemenliğini tercih ederken ki tutumlarının anlamı, ayrıcalıklı sınıfların ortadan kaldırılmasını ve milletin tüm bireylerinin eşitliğini içermektedir. Bununla birlikte, son yıllardaki boykotçu tutumun, egemenliğin sahibi olan millete karşı, ciddi ve bilinçli bir ayrımcılığı içerdiği açıktır.

Temel olarak, egemenliği, özel şahıslardan veya sınıflardan “millet”e veren yönetim anlayışının, bireyin hukukuna saygıyı artırdığını söylemek mümkündür. Ancak, iktidar ilişkilerini ve bu ilişkilerin üzerine oturduğu temel dinamikleri değiştirilmediği ve süreç içinde yeni eklemeler de yapıldığı için bugünkü sorunlar yaşanmaktadır.

Milletin tercihlerine karşı bilinçli bir ayrımcılık olarak ortaya çıkan ve gelenekselleşme eğilimi içeren tutumun nedeni, Cumhuriyeti kuran iradenin kabul ettiği “milletin egemenliği” anlayışının süreç içinde değiştirilmesidir. İlginç olan ise bu değişikliklerin “Cumhuriyeti koruma” adına yapılan askeri darbe süreçlerinde Anayasaya yerleştirilmiş olmasıdır. Bu süreçlerde yapılan müdahalelerin temel ekseni, milletin egemenliğinin bürokrasi ile paylaşılmasını sağlayacak düzenlemeler oluşturmuştur.

Atanmış bürokrasi ve kendini “Cumhuriyetin kurucu unsuru olarak tanımlayan” siyasal anlayışlar ile milletin tercihleri arasındaki fark var oldukça ve anayasada köklü değişiklikler yapılmadıkça bu sorunların derinleşeceği söylenebilir.

Geçmiş yıllarda olmayan kimi boykotların, AK Parti iktidarı ile birlikte gelenekselleşmeye başlaması, bahsettiğimiz yapının doğal sonucudur. Bu geleneğin oluşması için üretilen temel argüman ise hukuk ve demokratik gelenek ile en küçük bir ilgisi dahi bulunmayan “kamusal alan” tanımlamasıdır.

Aslında “kamusal alan” tanımlamasıyla; milletin egemenliği sınırlandırılmakta, egemenliğin bürokrasi ile paylaşılmasının tartışma konusu yapılmaması dayatılmakta ve milletin bireyleri arasında yapılan ayrımcılığın “devlet bekası” için gerekli olduğunun millet tarafından kabul edilmesi istenmektedir.

Dayatılmaya özen gösterilen bu anlayışın, kabul edilmesi mümkün değildir.

Bu arada kimileri tarafından, boykot geleneğine gerekçe olarak gösterilen olaylara karşı yapılacak tek çalışma, hukuk dışı uygulamalara (varsa) karşı, yasal zeminde yürütülecek mücadeledir. Bu nedenle hiçbir gerekçe, milletin egemenliğini yok saymaya dönük tutumları kabul edilebilir gösteremez.

Tam da bu noktada; temel politikalarını beğenelim veya beğenmeyelim, milletin tercihleriyle kavga etmeyen, milletin egemenliğini tartışma konusu yapmayan ve üretilmeye çalışılan krizlerin tarafı olmamaya özen gösteren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tutumunu takdir etmek gerekir.

farukadnan@gmail.com

Bu makale toplam 3155 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1870, Satış 1.1970; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7640, Satış 1.7800
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi