- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Taha Akyol
Milli hâkimiyet
GÜN, 17 Aralık 1908; İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş, Osmanlı Mebusan Meclisi Başkanı Ahmet Rıza Bey açış konuşması yapıyor. Özellikle vurguladığı kavram şu: “Milli hâkimiyetin kuvvetli bir şekilde kurulması.” O zamanın diliyle: “Hâkimiyet-i milliyenin kaviyen tesisi.” Osmanlı Meclis zabıtları “irade-i milliye, hâkimiyet-i milliye” gibi kavramlarla doludur. On bir yıl sonra Erzurum Kongresi’nin en önemli kararı şöyle ifade edilecektir: “Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak!” Mustafa Kemal’in Sivas’ta çıkaracağı gazetenin adı “İrade-i Milliye”, Ankara’da çıkaracağı gazetenin adı da “Hâkimiyet-i Milliye” olacaktır. Ve 23 Nisan 1920 Cuma günü açılan Meclis’te kürsünün üstüne değişmez bir prensip yazılacaktır: “Hâkimiyet milletindir!” Meşruiyetin temeli Bu tarihsel devamlılık gösteriyor ki, 1920’ye kadar bizde “milli hâkimiyet” ve “milli irade” kavramları öylesine güçlenmiştir ki, Milli Mücadele’nin ve cumhuriyetin meşruiyeti bu temele dayanmıştır. İnönü de anılarında anlatır; savaşın çok sıkıntılı günlerinde, Atatürk, sert tartışmalara sahne olan Meclis’i “birkaç defa” kapatmayı düşünmüştü. İsmet Paşa’yla ve Karabekir Paşa’yla yaptığı istişarelerde Milli Mücadele’nin meşruiyetinin Meclis’e dayandığını tespit etmişler ve Milli Mücadele’yi Meclis’e dayalı olarak yürütmüşlerdir. İstanbul’un meşruiyetini kaybetmesi Osmanlı Meclisi’nin kapatılmasıyla başlamış, Ankara’nın bütün milleti temsili ise TBMM’nin açılışıyla gerçekleşmiştir. Onun içindir ki bizde Milli Kurtuluş Savaşı’nı “Devrim Komite Konseyi, Halk Kurtuluş Cephesi” gibi örgütler değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi yürütmüş, cumhuriyeti de cuntacı genç subaylar değil, Meclis ilan etmiştir. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet tarihlerine, kavramların devamlılığı ve evrimleşmesi açısından bakıldığında, her dönemin bir sonrakini hazırladığı görülür. Tarih bilinci Bu kavramları Mustafa Kemal ve arkadaşlarının icat etmeyip, tarih içinde oluşmuş bulduklarını ve daha da geliştirdiklerini söylemek, onların önemini küçültmez! Aksine, yaptıkları muazzam işin ne kadar köklü olduğunu gösterir. Okullarda inkılap tarihi derslerini Atatürk’ün şahsına indirgeyerek anlatmak, dün anlaşılabilir bir olaydı. Bugün artık tarihe “süreçler” ve “kavramlar” açısından bakmak ve Atatürk’ün büyük eylemini de bu açılardan izah etmek hem daha ‘bilimsel’ olacaktır, hem tarih bilincinin gelişmesini sağlayacaktır. Bu gerçeği merhum Tarık Zafer Hoca da defalarca dile getirmişti. Yunan toplarının Ankara’dan duyulduğu korkunç felaket döneminde bile Meclis’i kapatmayan, milletin seçtiği temsilcilere saygı duyan meşruiyet bilincini eğer yeterince anlamış ve anlatmış olsaydık... Darbeler yıllarımızı heba edebilir miydi?! Üstelik sözde ‘Atatürkçülük’ adına! Koca bir Milli Mücadele ve cumhuriyetin meşruiyet örneği dururken, Üçüncü Dünyalı “Devrim Komite Konseyleri”ne özenerek, milli iradeyi “cici demokrasi” diye küçümseyen ajitasyonlar yıllarımızı yutabilir miydi?! Bu çalkantılar yüzünden yıllarımızı kaybetmeseydik gelişme düzeyimiz çok daha yüksek olmaz mıydı?! Bugün neyimiz varsa “milli hâkimiyet” temeline dayalıdır; yarınımız aynı temelde yükselecektir. MİLLİYETBu makale toplam 437 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||