|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Milay Köktürk
İrtica ve ilericilik söylemleri (II)
Bir önceki yazımızdaki ve aşağıdaki pasajlar Emile Zola(1840-1902)’nın La Vérité (1903) adlı romanının çevirisinden alınmıştır. (Emile Zola, Gerçek, Türkçesi: Erdoğan Alkan, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1983, 568 sayfa) Elbette kitapta, yapılan alıntılara benzeyen ve sayfalar dolusu tutacak birçok tasvir ve anlatım mevcuttur. Bazı edebiyat tarihçileri bu eserde 1850-1870 arası Fransa’sının anlatıldığını söyler. Fakat konumuz kitap incelmesi değildir ve bu kısmı ilgilisini ve meraklısını ilgilendirmektedir. Bunları niye naklediyorum? Aşağıdaki alıntılara da bir göz atalım ve sonra devam edelim… *** Gittikçe artan yoksulluğu yüzünden köylü de kendisini daha bir horlar, aşağılar olmuştu. Öyle ya, bu bilgisiz insanların hepsinin rahatı yerindeydi, hepsinin cebinde para vardı. Bir öğretmenin karnını bile doyuramayan bilime ne diye saygı göstereceklerdi? (s. 216) Conasse’nin cüzdanı dolu, etli, canlı, cübbesi sağlam, sırtı kalındı. Kutsamalardan, evliliklerden, cenazelerden iyi para kazanıyordu. Ve bu eşit olmayan şartlarda kavgayı papaz kazanmıştı, İlerici öğretmen yenilmiş, ateş püskürüyordu. (s. 217) Gericiler idari makamlarca ona diş geçiremediklerini anlamışlar, şimdi evinden, yüreğinden vurmaya kalkıyorlardı. Cizvit oyunuydu, günah çıkaran keşişlerin eski oyunuydu bu. Günah çıkarma adı altında, beyinleri ele geçirip, sinsi sinsi insanları köleleştiriyor, aile ocağına sokulup karıyla kocanın arasına giriyorlar; (s. 221) Kilise kadının elini daha tatlıca, daha ustaca tutuyordu. Kadını kocasıyla yatan, haz veren bir yaratık olarak hor görüyordu, ama, onun bu niteliğini kendi zaferi için kullanamaz mıydı? İlk iş kadını tamamen kendine ayırmaktı, onu mankafalaştıracak, çocuk kafası gibi ilkel bir kafayla yaşatacaktı. Böylece sofu kadın din adamlarının elinde inanmayan erkeği yola getiren bir savaş silahı oldu. Kadın aile ocağında dinin sürekli bir tanığı, sürekli casusuydu. Erkeği sıkıntılar, acılarla kahretmek, vurup öldürmek için, yobazlık, evine dek, aile yuvasına dek uzun burnunu sokmuştu. (s. 222) …Geneviéve’nin kiliseye gitmesini, günah çıkarmasını nasıl yasaklayabilirdi, kadının inancı böyleydi. Ama öte yandan Fransa’da cumhuriyetle çok şey değişmişti… kendi düşüncelerini ortaya koyabilir, bazı şeylere karşı durabilirdi. Oysa o, küçük öğrencilerine gerçek saygısını öğretmek için karısını gittikçe daha serbest bırakmıştı. Oysa, başkalarının yapmasını istemediği bir şeye kendi evinde de izin vermemesi gerekiyordu, bu da başlıca görevlerindendi. Öğretmen, yaşayışıyla, kendi ailesiyle de çevreye örnek olmalıydı. Eğitimde dinî etkilere, yobazlığa karşı duran ilerici öğretmen karısının her Pazar çocuğunu da alıp kiliseye gitmesi, henüz yedi yaşındaki kızının uzun duaları kekeliye kekeliye ezberlemesi doğru muydu? (s. 225) Marc yavaş yavaş gerilmeye başlamıştı: -Kuralları bilmez değilim; çocuğa ileride bir seçim hakkı tanımak kaydıyla, çocuk üzerinde hem babanın hem annenin hakkı vardır. Ama Katolik eğitimin bütün çabası özgür düşünceyi boğup katletmek, bu durumda senin isteklerine nasıl sevgi gösterebilirim, hak dediğin şey aslında özgür düşünceye karşı haksızlık haline geldi. Ben bir baba olarak kilisede kafası ve yüreği bulandırılan bir insana gerçeği ve akıl yolunu nasıl gösterebilirim bundan böyle. Kilisenin önyargılarıyla, insan kafasına dehşet salan safsatalarla ve kurallarla, dinî çılgınlıklarla yetişmiş bir kıza birazcık olsun sağduyu kazandırılabilir mi sonradan, kafası örümcek başlamış kişi gerçeği, doğruyu öğrenebilir mi? (s. 241-242) Gericiler zaferi kazanmıştı. Kardeşler Din Okulu varlığını sürdürecek, cumhuriyetçi, devrimci okullar, çocukların bedenlerinin ve ruhlarının kirletildiği bir cehennem ocağı bir şeytan yuvası olarak görülecekti. Gericiler, dinciler, yobazlar tayfası çabalarının ürününü almış, gelecekteki yüzde yüz yıkımlarını bir süre daha geciktirmişlerdi. Genç kuşakların yine yıllarca beyinleri yalan ve yanılgılarla doldurulacak. İnsanlığın ileriye doğru yürüyen ayaklarına bir kez daha çelme takılmıştı, bu ayaklar, tek kurtuluş, gerçek ve adalet yolu olan bilim zaferini kazanıncaya kadar özgür düşünce ürünlerini verinceye kadar topallıya topallıya yürüyecekti. (s. 397) Yıllar ardı arkası kesilmeden akıp gidiyordu… Ama şimdi Fransa tek bir Fransa haline geliyordu… Akıl, köyde, kentde uyanıp çiçekleniyordu. Düşünce ve eylem alnında yepyeni bir kuşak, eski yönetici sınıfın, sömüre sömüre kuruttuğu ağaca özsuyu ve canlılık aşılıyordu… (s. 541-542) *** Sözü edilen eserin tamamı okunduğunda -isimlerin ve olayların Fransa ile ilgili kısmını değiştirdiğimiz zaman- söylemlerin Türkiye’deki irtica ve ilericilik söylemleriyle birebir örtüştüğü görülmektedir. Nitekim 21. yüzyılda, Türkiye’de olup biteni ilericilik, irtica, aydınlık yarınlar vs. gibi kavramlar çerçevesinde yorumlayanlar, adeta Emile Zola’nın bu romanından fırlamış gibi, yani yüz yıl öncesinin kavramlarıyla, keskin bir pozitivist lisanla konuşmaktadırlar. Demek ki güncel politik arenada siyasal, sosyal ve laikçi bir dil kullanabilmek ve olup biteni tasvir etmek için Emile Zola yeterli olmaktadır. İyi de, orası Fransa, hem de yüz yıl öncesinin Fransa’sı, burası Türkiye! Hem, düşünce dünyasının boyutları, sosyal, siyasal ve felsefî analiz bu kadar basit mi? İçime ciddi bir şüphe düştü. Acaba bu kitap batıcıların bir başucu kitabı olabilir mi? Batıcılar acaba bu kitabı “doktrin” olarak görüp, onu mu uyguladılar dersiniz? milaykokturk@gmail.com Bu makale toplam 960 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||