- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Adnan Faruk
Düşünce Özgürlüğü ve Cumhurbaşkanının Yargılanması
Özgürlük; siyasal, toplumsal, felsefi ve gündelik yaşam alanlarında çeşitli anlamlarda kullanılan bir kavramdır. En genel tanımıyla özgürlük; bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden (etkenlerden) bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini ifade etmektedir. Bu tanımla birlikte, yaygın olarak kullanılan başka bir tanımlama ise insanın kendi kararlarını kendi isteğine ve düşüncelerine göre belirleyebilmesi ve seçimlerini kendi iradesiyle yapabilmesidir. Burada özgürlük; iradenin ifadesidir. Siyasal ve toplumsal alanda özgürlük kavramı, daha karmaşık, çok anlamlı tanımları ve tartışmaları beraberinde getirmektedir. Çünkü bütün öğretilerin, kendi özgürlük tanımlamaları ve buna göre özgürlük talepleri vardır. Özgürlük kavramı, kapsadığı farklı alanlara göre, genişletilebilen bir kavramdır. Bunların en önemlerinden birisi de ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, ya da konuşma özgürlüğü, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ilan edilen ve hemen hemen tüm ülkeler tarafından kabul edilen bir haktır. Evrensel beyannamede ifade özgürlüğü; “herkesin, engel olmaksızın, istediği fikirlere sahip olma hakkının olması, bu hakkı, her türlü bilgi ve fikirlerini, sınırlama olmaksızın, sözlü, yazılı, basılmış, sanat veya dilediği bir medya ortamıyla öğrenme, alma ve verme hakkı” şeklinde tanımlanmaktadır. Ülkemizin kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, Türkçe metnini, 19’uncu maddesi şöyle der: “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.” İnsanın en doğal ve vazgeçilmez haklarından birisi olan düşünce özgürlüğü, demokrasinin de temel ilkesidir. Bu nedenle, insan haklarına ilişkin bütün belgelerin ilk sıralarında bu konuya özel vurgu yapılmaktadır. Kimsenin müdahalesi olmadan, her bireyin istediğini düşünme hakkına ve bu hakkın korunmasının gerektiği açıktır. Bunun yanı sıra, düşünce özgürlüğünün kimseye duyurulmadan sadece beyinde kalan soyut bir işlem olmadığı ve olmayacağı; açıklama, ifade etme, tartışma, yayınlama özgürlüğünü de beraberinde getirdiğine ilişkin yaklaşım, bu alandaki temel bir uzlaşma ilkesini oluşturmaktadır. Dünya genelindeki hukuk metinlerinin büyük çoğunluğu, yukarıda ifade ettiğimiz temel ilkeleri kabul ettikten sonra, “ancak” diye başlayan ifadelerle doldur. İlgili metinlerin “ancak” diye başlayan bölümlerinde, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, sınırlandırılması, yasaklar, ihlaller, suç ve cezalar yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 Maddesi; “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” 10 maddesi ise “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir” şeklindedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, bireyin bu haklarının sınırlanabilmesi için ifade edilen unsurlar ise “ırkçılığı, terörü, yabancı düşmanlığını, şiddeti, şiddet çağrısını teşvik etmesi veya hoşgörüsüzlüğe dayanmasıyladır.” Düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin bu kısa değerlendirmeden sonra Cumhurbaşkanının yargılanmasını talep eden ve Anayasa Mahkemesince de kabul edilen iddianame incelendiğinde, ülkemizin bu konudaki sorunu, daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahip olması bir yana, iktidar mücadelesi veren ve ülkeyi yöneten siyasi partilerin dahi, düşünce ve düşüncelerini ifade etme hakkına sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Anayasanın açık hükümlerine rağmen, yargının önüne çıkartılan, Cumhurbaşkanına yöneltilen on ayrı suç isnadı bulunmaktadır. 177 sayfalık iddianameyi okuyan herkes, Cumhurbaşkanına yöneltilen suçlamaların tümünün; ifade ve düşünce açıklama özgürlüğü alanına girdiğini görecektir. Aslında, seçme ve seçilme hakkına sahip olan herkesin, ülkemizde olup bitenin ne olduğunu anlayabilmesi için, bu iddianameyi okuması gerekmektedir. Cumhurbaşkanına yöneltilen suçlamalardan bir kaçını, iddianamede olduğu haliyle aktarmak gerekirse; “Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünün 55. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu toplantısında, hedeflerinin ifade ve inanç özgürlüğünün işkence ile terörden arındırılması olduğunu, bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsinin, kararlı şekilde gerçekleştirileceğini belirterek; “ifade ve inanç özgürlüğünde kararlıyız; herkes inandığını yaşayabilmeli..Herkes güven içinde, korkudan, endişeden uzak olmalıdır. Düşündüğünü inandığını rahatlıkla ifade etmeli, inandığını rahatlıkla yaşayabilmelidir. İfade ve inanç özgürlüğü, işkenceden ve terörden tamamen arınmak, bizim hedefimizdir. Bununla ilgili yasal düzenlemelerin hepsi, kararlı şekilde gerçekleştirilmeye devam edilecektir” şeklinde beyanda bulunduğu.” “Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün, 2005 yılı Kasım ayında AİHM'nin türbanla ilgili Leyla Şahin kararı üzerine görüşlerini; “Bildiğim kadarıyla bu, yasakları savunan bir şey değil. Bir kurumun uygulaması, o kurumun yetkisi dahilinde diyor. Bu, yasakların devam ettiği anlamına gelmez. Bunun ötesinde bu, Türkiye'nin kendi sorunudur. Bu tip yasaklarla Türkiye'nin bir yere gitmesi mümkün değildir. Türkiye'de azınlıkların dini hakları, özgürlükleri söz konusu olurken, çoğunluğun hak ve hukukuyla ilgili konularda eğer kısıtlamalar varsa, bunlar savunulacak işler değildir. Ama bunlar kendi meselelerimizdir. Kendi sorunlarımızı kendimizin çözeceğimize inanıyorum. Muhakkak ki bunların bir süresi vardır. Kimse de çıkıp yasaklarla övünmesin. Yasakları savunmak, yasaklarla övünmek kimseye şeref getirmez, kimseye de onur kazandırmaz. O açıdan hep beraber günü gelecektir ki, bunların hepsi kendi inisiyatifimizle temizlenecektir. İleride görürsünüz, yapılır mı, yapılmaz mı? Bu bir turnusol kağıdı gibi; kimin ayrımcılığı, kimin yasakçılığı savunduğu görülmektedir. Çağdaşlık, demokrasi, şeffaflık, hukukun üstünlüğü, en bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınmasıdır. Bu olay turnusol kağıdı gibi herkesin görüşünü ortaya koyuyor. Hükümet yasakları kaldırmakta kararlıdır. Türkiye'nin bütün meseleleri çözülmedi. 3 sene öncesinin özgürlükleriyle bugünü mukayese ederseniz çok farklı bir ortam var. 3-4 sene önce neredeyse başörtülü insanlara Kızılay'ı (Kızılay Meydanı) bile yasak edeceklerdi. Bugün öyle mi? Bunlar şüphesiz ki, hâlâ tam bir demokratik ülkede olması gereken özgürlüklerin kullanıldığı anlamına gelmiyor." şeklinde açıkladığı,” Cumhurbaşkanı, Başbakan ve iddianamede ismi geçen, tüm, şahıslara yöneltilen suçlamaların tamamı, “beyanda bulunduğu” ve “şeklinde açıkladığı” ifadeleriyle bitmektedir. Yani, iddianame sözlerden bahsetmektedir. İddianamenin bu biçimde hazırlanmış olması dahi, şahısların temel eyleminin; “düşünme ve düşündüğünü açıklamak” olduğunu ortaya koymaktadır. Zaten, isnat edilen suçlar, düşünce ve ifade Özgürlüğü kapsamına girmemiş olsaydı, bu kişilerin, o sözleri sarf ettikleri zaman, yargılanmaları gerekirdi. Şimdi şu soruyu sormak gerekmez mi; Türkiye’nin taraf olduğu BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesindeki düşünce ve ifade özgürlüğü ilkeleri, ne zaman ve kimin için uygulanacak? farukadnan@gmail.com Bu makale toplam 3236 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||