-
  SON HABERLER
Erol Göka
Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Fanatizmin psikolojisi

Psikolojik perspektiften bakıldığında her şeyden önce, pek çok farklı türü olmasına rağmen fanatizmin psikolojik temellerinin ortaklık gösterdiği görülecektir.

Psikoloji ve psikanalizin dilinde fanatizmin tanımı, bir düşünceye, bir kitaba, bir lidere, bir gruba katı bir şekilde bağımlı olma ile tanımlanabilecek aidiyet biçimlerini kapsamaktadır. Summers[1], böyle fanatikçe bağlanma ihtiyacının, benliğinin (ego) bir bölümünü atmak pahasına, kendi benliğini çok katı kuralları olan bir grupla, kişiyle, ideolojiyle tanımlanmasının altındaki psikolojiyi hayattaki belirsizliğe karşı kendini savunmak olarak belirlemiş, fanatikçe bağanan grupların ve ideolojilerin bireylerden, kendilerini tamamen gruba adamalarını ve farklı fikirleri olanlara karşı şüpheci olmalarını istediğini vurgulamıştır. Ona göre, hızlı gelişen teknolojinin ve hızla değişen yaşam tarzlarının etkisi altındaki modern çağa ayak uydurmakta zorlanan bazı bireylerin, modernizmle birlikte uyanan bir takım ilkel kaygılara[2] (primitive anxiety) karşı kendi benliklerini bir grubun sarsılmaz derecede katı olan ve ötekileri dışlayan grup-içi yapılanmasına yaslaması kimliklerindeki kırılganlığa işaret etmektedir.

Fanatik zihniyet mutlakiyetçidir. Fanatik gruplar varlıklarını dayandırdıkları bir takım ilkeleri, kuralları ve normları mutlak kabul ederler ve bunların yorumlanmasını, eleştirilmesini, değiştirilmesini yasaklarlar. Esas ilkelerin mutlak, kesin ve değişmez biçimde doğru olduğuna inanırlar. Bu şekilde ya hep ya hiç tarzı “siyah-beyaz” düşünce yapısıyla kendilerini de dünyayı da bölerler (splitting). Bunu yapmalarının ilkel kaygılara karşı koruyucu bir işlevi vardır.[3]

Fanatizmin dünyayı mutlak ve katı bir şekilde “siyah-beyaz” olarak algılamasının psikolojik nedenlerinden en önemlisi psikolojik gelişim sürecinde bireyin kendiliğini “öteki”den ayıramaması ve bireysel sınırını kuramamış olmasıdır. Bireyler sağlam bir benlik geliştirirken, ilk başta kendi benliklerini anneyle bir bütün olarak algılarlar ve çevresindeki her şeyi kontrol edebildiğine dair tüm-güçlü (omnipotent) bir algılama ve fantezi dünyası içindedirler. Annesinin iyi bakım vermesi, bebeğe zarar gelmesini engellemesi, onun hayatta kalması için asgari koşulları oluşturmakla birlikte, psikolojik bütünlüğü için de çok önemlidir. Aynı zamanda bebeğin doğal olarak ortaya çıkan bir takım küçük hayal kırıklıkları ve yoksunlukları yaşaması da bu tüm-güçlü algılamanın yumuşak bir şekilde gerçeğe dönmesine hizmet eder ve anneden sağlıklı bir şekilde ayrılmasını sağlar.

Bebeğin ilk başta anne ile bütün olduğu algılamasından sonra yavaşça ortaya çıkan, ondan farklı bir birey olduğuna dair bilgi, daha sonradan tutarlı ve sağlam bir kişilik geliştirmesinin ilk aşamasıdır. Yani ötekinin ayrı bir öznelliğe (subjectivity) sahip olduğunun kavranması, bir bireyin kişilik gelişiminin sağlam olması açısından büyük önem taşır. Tersi durumlarda, yani annenin bebeğin tüm-güçlülüğünü travmatik bir şekilde yok ettiği ve kendisinden ayrılmasına izin vermeyen şekilde ya fazla yakın ya da fazla uzak davrandığı durumda, bebek ayrılma-bireyleşme (separation-individualisation) sürecini tamamlayamayarak annenin kimliğine karışmış bir benlikle yaşamına devam eder.[4] Kendisine ait duygusal bir alan üretemez, öznelleşemez, kendini var etmek için hep başkasına bağımlı olduğu bir varoluş halinde kalır. Kendi varlığını ya hep bir ötekine “göre” ya da ötekine “rağmen” kurar. Ötekileri, kendi başlarına farklı bireyler olarak görmek yerine, ya kendini mutlu eden bağımlı tarzda ilişkileri olduğu “iyiler” ya da kendini mutluluktan mahrum eden düşmanlar ya da “kötüler” olarak görür. Ötekilerle ya sevgi ya nefret ilişkisi geliştirir. Bunu yaşayan bireyler aynı zamanda kendi başlarına kaldıklarında varoluş kaygısı ve yalıtılmışlık (isolation) duygusu yaşar. Birey olarak varolamayanlar, fanatik özellikleri olan gruplar içinde bireyselliklerini yitirerek dünyayla daha iyi baş eder hale gelirler. Bağımlılık ve bir başkasıyla bütünleşme ihtiyaçlarını bir liderle ya da grubun fanatik ideolojisiyle birleşerek giderirler. Bunun karşılığında gruptan onay ve kabul görürler. İdeolojinin kesinliği ve mutlaklığı; grubun kendisi ile dış dünya arasına bazen fiziksel bazen de psikolojik sınırlar kurması ve bireyin kendini var edebildiği bağımlı tarzda ilişkinin grup için zaten bir norm olması, onların hayatın içindeki doğal belirsizlikten duydukları temel varoluş kaygısını yok eder. Aynı zamanda bebeksi tüm-güçlülüğü yeniden yaşarlar. Bu gruplarda dünyayı grubun temel ilkelerine göre değiştirme isteği önemli bir motivasyondur. Genelde fanatiklerin kadın cinselliğini bastırmaları ya da ona yön verme çabalarının altında bu tüm-güçlü olma durumunun korunması isteği vardır. Kutsal diye algılanan ideoloji ya da töreden kaynaklanan ilke ve normlara bağlı olmak bu insanların içsel yalıtılmışlık duygularını tamamen yok eder. Fanatik gruplar oyun, dans, sanat, mizah gibi insancıl yaratım olgularına yasaklar getirir. Çünkü bunlar faklı bakış açılarına izin veren önceden tahmin edilemezlik ve belirsizlik yaratan pencerelerdir. Fanatiklerde farklılık getirecek olan hiçbir şeye yer yoktur.[5]

Fanatikler liderlerine körü körüne hiç sorgulamaksızın boyun eğerler, liderlerini yüceltirler ve bunu rasyonel olgusallıktan tamamen kopararak yaparlar. Benzer bir şekilde dışarıdan zarar görme düşünceleri ile yoğun bir şekilde yansıtma (projection) ve yansıtmalı özdeşim (projective identification) savunmalarını kullanırlar. Bu savunmalar öznelliğin gelişiminde erken dönemde yaşanan ve Melanie Klein’ın “paranoid-şizoid konum”[6] adını verdiği olguyla ilişkilidir. Bu erken dönemde yaşanan kaygı o kadar büyüktür ki onunla baş etmek için bebek kararsızlık, belirsizlik ve ikilemler (ambivalence) karşısında dağılmamak için yoğun şekilde bölme yapar, kamplara ayırır, iyi ve kötüleri keskin biçimde böler (splitting); iyileri idealleştirir (idealisation), kötüleri ise değersizleştirir (devaluation).[7] Bunun neticesinde dış dünyada düşmanlar belirlerler ve onlarla sonuna kadar savaşırlar. Buradaki algılama da idealleştirmede olduğu gibi rasyonellikten tamamen koparılmış durumdadır. Dolayısıyla dünyanın iyiler ve kötüler ayrımından oluştuğuna sarsılmaz bir şekilde inanırlar. Çünkü olgun olmayan iç-dünyaları belirsizliğe karşı tahammül gösteremez, kesin belirlilikler ararlar. Dışarıdan gelecek kötülüğe karşı kendi gruplarını koruyabilmekle aşırı derecede meşguldürler. Bu yoğun şekilde kendi kimliklerinin istemedikleri parçalarını dışarıya yansıtmalarına yol açar.[8] Fanatizmde ortaya çıkan ötekilere ve kendine karşı saldırganlık ve şiddet içeren davranışlar da fanatiklerinm kullandıkları bölme, yansıtma ve yansıtmalı özdeşimin[9] gibi ilkel savunma düzenekleriyle bağlantılıdır. Düşmanlar üzerine yapılan yansıtma kısa vadede kendi kimliğine ait kötü parçalardan kurtulmayı sağlasa da uzun vadede tehdit algılarını çoğalttığından döngüsel halde saldırganlığı besler.[10] Tehdit ne kadar büyük algılanırsa saldırganlık o kadar fazla olur.

Fanatizmi anlamaya çalışmada, bunların dışında bazı psikanalitik kavramlar da çok işlevseldir. Bunlardan birisi “geçiş nesnesi” (transitional object) kavramıdır. Geçiş nesnesi, çocuğun uykuya dalarken ya da rahatlamak için yanında olmasına ihtiyaç duyduğu, sadece kendisine ait olan yastık, oyuncak ayı, battaniye, tülbent gibi bir nesnedir. Geçiş nesnesi, bebeğin kendi ruhsallığı içindeki ilksel (primordial) yaratıcı taraflar ile gerçekliğin nesnel algılamalarının olduğu dışsal dünya arasındaki alanda oluşur.[11] Bu bir nesne olabileceği gibi bir tür ses, koku, görüntü ya da zihinsel bir imge de olabilir. Bu yönüyle yetişkin yaşamda da uzantıları süren bir geçiş olgusundan bahsetmek mümkündür. İlk olarak çocuğun ben (self) ile ben olmayanı ayırt etmeye başlaması ve anneden psikolojik olarak ayrılmaya başladığı dönemde ilk geçiş nesnesi ya da geçiş olgusu ortaya çıkar. Bu nesne, çocuk için, ilk ben-olmayan nesnedir ancak tam olarak dışsal gerçekliğe de ait değildir. Bu yönüyle tam manasıyla bir ben-olmayan nesne değildir. Ben ile ben olmayan arasındaki belirsiz alanda yer alır.

Winnicott, geçiş nesnesine ait yedi özellik tespit etmiştir: Birincisi çocuğun bu nesneyi sahiplenmesidir. Çocuk, bu nesneyi kontrol etme ve ona istediğini yapma hakkına sahip olduğu inancına sahiptir. İkincisi bu nesne çocuk tarafından hem sevilir, kucaklanır, öpülür, hem de eziyete uğrar, parçalanır, gömülür, fırlatılır vs. Üçüncüsü, bu nesne çocuğun isteği dışında asla değiştirilemez. Ebeveyn, yıkanmasını, değiştirilmesini ya da atılmasını istese de çocuk buna izin vermez ve bu isteklere karşı tüm gücüyle direnir. Dördüncüsü çocuğun bu nesne üzerinde hem sevgi hem nefret ilişkisi kurmasıdır. Çocuk hazza ve saldırganlığa dayalı dürtülerini bu nesneye aktarır, onunla tatmin eder. Beşincisi bu nesnenin çocuk için kendine ait bir gerçekliğe ve hayati öneme sahip olmasıdır. Çocuk yastığının kokusu olmadan uyuyamaz ya da battaniyesinin sıcaklığı olmadan rahatlayamaz. Altıncısı bu nesnenin dışarıdaki kişilerin dünyasından değil, çocuğun dünyasından gelmesidir. Bir nesne çocuğa zorla geçiş nesnesi olarak benimsetilemez. Ve son olarak bu nesne içe alınmaz ya da daha sonradan bastırılmaz. Çocuk bu nesneyi hayatının geri kalanında hatırlar, ancak normal süreç tamamlandığında çocuk bu nesneyi bıraktıktan sonra nesne için yas tutmaz. Nesne anlamını yitirdiğinde geçiş nesnesi olgusu kendiliğinden yok olur.[12]

Volkan, geçiş nesnesinin çocuk için işlevini deniz feneri analojisini kullanarak dile getirir. Bir tarafı ışık geçiren ve saydam, bir tarafı ise ışık geçirmez olan fener çocuk ile dış gerçeklik arasında yer alır. Çocuk rahat ve huzurlu iken saydam tarafı dış dünyaya çevirir ve aydınlanan dış dünyadan gelen bilgiyi bu saydam taraf aracılığıyla içine alır. Dışsal gerçekliğin kendisinden ayrı ve farklı olduğunu algılamaya başlar. Ancak çocuk rahatsız ve huzursuzken bu sefer de ışık geçirmez olan tarafı çevirir ve düş kırıklığına yol açan dış dünyaya kendini kapatır. Bu şekilde dışsal gerçekliği belli oranda kontrol altına alarak ve onları ortadan kaldırarak huzur bulmaya çalışır. Çocuk, dışsal gerçeklik üzerinde kontrol kurduğu için zihinsel olarak “tüm-güçlü”dür. Gelişimi içinde çocuk bu feneri sayısız kez çevirerek bir taraftan gerçekliği tanırken bir taraftan da ihtiyacı olan tüm-güçlü, narsisistik doyuma ulaşabilmektedir.[13]

Dışsal gerçekliği değerlendirme gerekliliği duyulmayan bu ara alanda dinlenme ihtiyacı, yetişkin bireylerde de görülmektedir. Bu anlamda her türlü uyuşturucu, keyif verici madde kullanımı ve bağımlılığı, sanatsal yaratıcılık, dinsel inançlar, ideolojik bağlılıklar geçiş olgusunun yetişkinlikteki uzantıları olarak değerlendirilmektedir. Bu ara alanlar bireyleri büyük grup kimliklerine bağlama işlevi de görürler.

Fanatik inançlar, insanların “yanılsama ile gerçeklik arasında ayrım yapma” uğraşısı içinde bir dinlenme alanı oluşturur. Yetişkin bireyler, aradaki bu geçiş alanını, dünyayı daha derinlikli anlamaya çalışırken ya da büyüsel ile gerçek olanı karıştırarak yaratıcılıktaki hazzı yakalamaya çalışırken kullanırlar. Fanatik olmayan insanların, toplumda akılcı ve normal işlevlerini sürdürürken, fanatik inanışlardaki rasyonel olmayan büyüsel kısımlara kolayca inanabilmeleri bir ölçüde doğaldır. Ancak erken çocukluk dönemindeki gelişim sürecinde kötü annebabalık görmüş ya da fanatik grupların içinde onların propagandasını “gerçekler” diye içe-alarak büyümüş kişilerde geçiş nesnesinin geriletici (regressive) görünümleri mevcuttur. Bu durumlarda bireyler, istemedikleri ve kötü olarak algıladıkları dış gerçekliği, tüm-güçlü tarzda sürekli olarak ortadan kaldırmaya çalışmakta, bunun için de sürekli fenerin ışık geçirmez tarafını kullanmaktadırlar.[14]

[1] Frank Summers, “Fundamentalism, Psychoanalysis and Psychoanalytic Theories”, Psychoanalytic Review, Cilt 93, No 2, s. 345, 2006

[2] James Springett, “Religious Fundamentalism and Primitive Projective Processes”, Psychoanalytic Psychotherapy, Cilt 17, No 4, 2003.

[3] Frank Summers, “Fundamentalism, Psychoanalysis and Psychoanalytic Theories”, ss. 329-352.

[4] Margaret Mahler, Fred Pine ve Anni Bergman, The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation, Basic Books, New York, 1975; Donald W. Winnicott, The Maturational Process and the Facilitating Environment, International Universities Press, New York, 1965.

[5] Frank Summers, “Fundamentalism, Psychoanalysis and Psychoanalytic Theories”, s. 345.

[6] Melanie, Klein, “Notes on Some Schizoid Mechanisms”, International Journal of Psychoanalysis, Cilt. 27, 1946, ss. 99- 110.

[7] James Springett, “Religious Fundamentalism and Primitive Projective Processes”; Otto Kernberg, Psychology of Religious Fundamentalist Ideologies, Sözlü Bildiri, New York Academy of Medicine, 30 Ekim 2001.

[8] Otto Kernberg, Psychology of Religious Fundamentalist Ideologies.

[9] Yansıtmalı özdeşimle ilgili çok detaylı inceleme için bkz. Erol Göka, F. Sevinç Göral ve Fatih Volkan Yüksel, “Birbirimize Ne Yapıyoruz? İnsan İlişkilerini Kavramanın Bir Aracı Olarak Yansıtmalı Özdeşim”, Avrasya Dosyası, Cilt.10, No 1, İlkbahar 2004, ss.279-314.

[10] Robert Young, “Psychoanalysis, Terrorism and Fundamentalism”, Psychodynamic Practice, Cilt 9, No 3, 2003.

[11] Donald Winnicott, Playing and Reality: Transitional Objects and Transitional Phenomena, Basic Books, New York, 1971.

[12] Donald Winnicott, Playing and Reality: Transitional Objects and Transitional Phenomena...

[13] Vamık Volkan, “Some Observations on Religious Fundamentalism and the Taliban”, Mind and Human Interaction, Cilt 12, No 3, 2001, ss.1-8; Vamık Volkan, Köü Körüner İnanç: Kriz Dönemlerinde Geniş Gruplar ve Liderleri, çev. ÖzgürKaraçam, ,Okuyanus Yayınlaıı, İstanbul, 2005, ss. 191-192.

[14] Vamık Volkan, Körü Körüne İnanç: Kriz Dönemlerinde Geniş Gruplar ve Liderleri, ss. 193-195.

Bu makale toplam 1271 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1760, Satış 1.1860; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7240, Satış 1.7400
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi