- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Peren Birsaygılı
Cumhuriyet Kaç Yaşında?
Bu zamana kadar eğreti bir denge içinde, korku ile yaşamaya alıştık. Gerçek düşünce yok oldukça, insanlar da bir yerlerde yalnızlığa mahkum etti kendini. Oysa düşünemeyen yok olur. Ve yok olmak, Tanrı dışında herkese genelde korkunç gelir. Bu korkuyla baş etmeye çalışan insanların alelade düşünceleri ise bir memleketin hal-i pür mealini oluşturur çoğu kez. Onlar, tıpkı Foucault’un dediği gibi, çok sıradan düşünceler uğruna başka düşünceleri ellerinden kaçırmıştır. Dağınıklık, tembellik ya da düşünce gücünün kıtlığından.. Gerçek değerlerin peşi sıra gitmek için yeterince inatçı ve kendileriyle yüzleşebilmek için gerektiği kadar cesur olmamaları yüzünden, baştan aşağı tekdüze bir sürü korkuyla doldurmuşlardır hayatlarını. O nedenle, özellikle şunu kabul etmek gerekiyor ki, bizler ne Cumhuriyet’i, ne İslam’ı, ne laikliği ne de teokrasiyi kesinlikle anlayabilmiş değiliz. Kendilerini Cumhuriyetçi olarak tanımlayan kimseler, İslam’ı Cumhuriyet’in sahip olduğu pek ilerlemeci, pek özgürlükçü, pek adalet yanlısı, pek katılımcı değerlerden ayrı düşünerek, önemli bir noktayı ıskalamaktadır. İslam, diğer dinlerden müstesna olarak gerçek bir hayat dini kimliğine sahiptir. Ve yine aynı kesimlerin laikliği tarif ederken, sürekli Avrupa ve Hristiyanlığın geçmiş tecrübeleri ile cümle kurması, düşüncelerinin temelinin tamamıyla Batı kaynaklı olması, zaten var olan kavram karmaşasını iyiden iyiye içinden çıkılmaz bir hale sokmaktadır. Oysa laiklik, Batı’dan mülhem bir kavramdır zira laik düşüncenin karşıtı teokratik yönetim Batı kökenli bir yönetim biçimidir.. Peki İslam dini, teokratik bir siyasi yönetim rejimi midir? Hayır ! Hayır! İslam dini teokratik bir siyasi yönetim rejimi değildir.. Teokrasi en genel manada, yasama, yürütme ve yargıya dair devlet gücünün, sadece ilahi kaynaklı olması halinde meşru olacağını savunan ve bunun ancak Tanrı'nın bu dünyadaki vekilleri tarafından kullanılabileceğini söyleyen düşünceyi ifade eder. Teokratik yönetim biçimi Yahudilik’te vardır, Hristiyanlık’ta vardır. İsrail ve Vatikan gerçek manada teokrasi ile yönetilir ancak birileri uyuşukluktan olsa gerek, İslam’da teokrasiyi öngörecek bir ruhban sınıfı yokken ve herkes eşit değere sahipken dahi, bu konuda daima yanlış tanımlara sahip olagelmişlerdir. O nedenle, şu da katiyetle anlaşılması gereken çok önemli bir husustur ki; İslam dini, evet laik bir kimliğe sahip değildir ancak teokrasi ile yönetilen bir krallık, saltanat, şahlık veyahut istibdat rejimi de değildir. İslam, saltanat rejimi değil dedik, şahlık veyahut istibdat rejimi değil dedik..O halde şimdi bir de İslam ile Cumhuriyeti bir arada düşünelim ve önce şu soruyu soralım kendimize ; Bir yönetim biçimi olarak Cumhuriyet, bizi alakadar eden açıdan bakıldığında sahiden kaç yaşında ? Bir diğer deyişle, bizler kaç senelik bir Cumhuriyet’in evlatlarıyız ? SENE 632 ; CUMHURİYETİN İLK NÜVELERİ 632 senesi, tüm Müslüman’ların Hz Muhammed(sav)’in vefatı ile sarsıldığı senedir. Bilindiği üzere Hz Muhammed(sav), vefatından 10 sene öncesinde gerçekleşen hicret ve ardından gelen Medine döneminde, Müslüman olmayan Arap ve Yahudi kabile reisleriyle olan görüşmeler sonucunda kurulan konferederatif Medine Devleti’nin 52 maddelik anayasasını yazarak, hem Peygamberlik hem de devlet reisliği sıfatlarına sahip idi. O Hz Muhammed(sav) ki; Alçak gönüllülüğü ve yumuşak tavrını toplumun tüm tabakalarında yer alan insanlara karşı göstermiştir. Kölelere fikir hürriyeti O’nun tarafından verilmiştir. Mesela bir gün, kocasından boşanmak isteyen ama kocası tarafından serbest bırakılmayan bir cariye O’nun karşısına gelir.Ve Hz Muhammed(sav), cariyeye kocasına dönmesini söyler. Kadın, "Ey Allah'ın Rasulü, bu bir emir midir?" diye sorduğunda, O, "Emir değil, bu sadece bir tavsiyedir" cevabını verir. Kadın da buna karşılık,"Eğer bu bir tavsiye ise, ben onun yanına gitmek istemiyorum" diye fikrini beyan eder ve kocasından ayrılmasına karar verilir. Pekala, İslam’ın kadını köleleştirdiğini savunan zihniyet, kendi dilediğini yapmasına müsaade edilmiş bu cariye konusunda nasıl bir yorum yapabilir acaba ? Gelelim Hicretin 6. yılında yaşanmış bir hadiseye. Bu sene, Hz Muhammed(sav) ve yanındakiler, Ka'be'yi ziyaret için yola çıkmış fakat Mekkeliler tarafından Hudeybiye'de durdurularak şehre girmelerine izin verilmemiştir. Ve burada yapılan anlaşma maddeleri de görünürde Müslümanların lehine değildir. Bu nedenle, Hz. Ömer, Hudeybiye anlaşmasının maddelerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Hz Muhammed’in(sav) yanına gelerek "Sen Allah'ın hak peygamberi değil misin? Biz doğru yolda onlar batıl üzere değiller mi?" diye çıkışır. Hz Muhammed’in(sav), "Evet" demesi üzerine de "O halde neden dinimizden taviz veriyoruz" diye sorar. Peygamber Efendimiz ise ona cevap olarak "Ben Allah'ın Rasulüyüm ve ona karşı gelecek değilim" der. Burada çarpıcı biçimde görülen, Hz. Ömer’in, Hz.Muhammed’e karşı tavrını hiç korkmadan açıkça söylemesi ve hatta onu sorgulayabilmiş olmasıdır.Bu da, Hz Muhammed'in(sav) ashabına verdiği fikir hürriyetinin boyutunu göstermesi açısından çok önemli bir örnektir. Hz. Muhammed(sav), Uhud savaşına çıkarken ise yine ashabıyla yaptığı fikir alış verişi sonucu, çoğunluğun isteği üzerine Medine dışında savaşılması fikrini kabul eder. Halbuki kendisi ve sahabeden bazı ileri gelenler, düşmanla şehirde karşılaşmanın daha doğru olacağı yönünde fikir öne sürmüşlerdir. Ancak, Hz Muhammed(sav) çoğunluğun kararına saygı duyarak, kendi düşüncesinden vazgeçer. Sonra ne mi olur? Uhud savaşı Müslümanlar aleyhine sonuçlanır. Ve Hz Muhammed’in fikrine karşı bu teklifte bulunanlar, büyük bir ızdırap ile kendilerini suçlarlar. Peki ya Hz Muhammed(sav) ne mi yapar? O, bu mağlubiyette onların bir suçu olmadığını söyleyerek, kendilerini suçlamalarına müsaade etmeyecektir. Bir başka örnek de Bedir Savaşı’na dair verilebilir. Zira, Bedir seferi esnasında, Mekke ordusunun Medine üzerine yürüdüğü öğrenilince, Hz Muhammed(sav), savaşa çıkıp çıkmama konusunda ortak bir karara varılması için ashabını yanına çağırır ve bir şura oluşturarak, onlarla durum değerlendirmesi yapar . Ancak sahabenin onayını aldıktan sonra savaşa karar verir. Rablerinin çağrısına uyar ve namazı kılarlar. İşleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan hayra harcarlar. [ Şura 38.] İşte, o dönemin Medine devletinde esas olan şura, dilimize danışma ya da toplu denetim anlamında tercüme edilirken, bu sözcük İngilizce'deki council yani konsey, meclis, kurul,danışma kurulu, divan, şura, heyet ile aynı anlama sahiptir. Ve bu hususta biraz daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlerin, Hz Muhammed’in(sav) sağlığı zamanında kaleme alınan Medine Vesikası’nı incelemeleri, İslam’ın şura anlayışını da kavramaları açısından faydalı olacaktır. Özetle, Medine’deki İslami şura anlayışı toplumun bütün kesimlerini bir araya getiren, gerçek manada demokratik bir şura anlayışıdır. Örneğin bugün Batı uygarlığın temeli sayılan Atina şehir devletinde şuraya katılım, şehir halkının çok azını kapsamış, yine Ortaçağ Avrupa’sında şurayı oluşturanların tamamı din adamlarından seçilmiş veyahut şeriatla yönetilen İsrail Devleti’nde şura tamamen hahamlardan oluşmuş olmasına rağmen, Medine Vesikası ile belirginleşen İslam şurası, toplumun bütün kesimlerinden insanı kapsamaktadır ve bu insanlar arasında aslolan takvadır. Hz Muhammed(sav), vefatına neden olacak hastalığı ağırlaşınca da, kendisine en yakın kimselerden ve İslam’ı ilk kabul edenlerden olan Hz Ali’yi dahi halef tayin etmeyip, kendisinden sonra Müslüman toplumlara halifelik edecek kimselerin seçimle-şura kararıyla işbaşına gelmesini öngörmüş ve İslam’da devlet rejiminin cumhuriyet olduğunun gösterir biçimde davranmıştır. İşte, Hz Ebu Bekir’in halife seçilmesi de, Hz Muhammed’in vefatının ardından yapılan çeşitli istişareler sonucunda gerçekleşmiş, daha sonra kendisine biat edilmiştir. Peki ya bizler halifeye “biat etmekten“ ne anlıyoruz ? Seçilen halifeye biat etmek, bu kimsenin halifeliğini sorgusuz sualsiz kabul etmek anlamına gelmez. Aksine halife seçiminde “biat etmek”, düpedüz bir seçim sandığına oy kullanmak olarak düşünülebilir. Yani biat, söz hakkıdır, oydur.. Ve Hz Ebu Bekir, halife seçildikten sonra Müslüman halka yaptığı konuşmada da, büyük bir takva örneği göstererek, sözlerine; “En iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim” diyerek başlamış ve bakınız nasıl devam etmiştir; “Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. Fakat Kur’an inmiştir ve Nebi (Aleyhisselam)’in sünneti de ortadadır. Ben, olsa olsa onun takipçisiyim. Yoksa yeni bir çığır açacak değilim. Eğer bu işi güzel yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer yoldan saparsam beni düzeltiniz. Sözlerime, kendim ve sizler için istiğfar ederek son veriyorum.” Hz Ebu Bekir, 2 sene süre halifeliğinin ardından vefatına yakın Hz Ömer’i halife tayin etmiş ve onun isminin olduğu kağıdı bir zarfa koyarak, bu zarfın vefatının ardından halkın huzurunda açılmasını istemiştir. Halifeliği döneminde kendisine büyük sevgi besleyen halk da, Hz Ömer’in halifeliğine düşünmeksizin biat etmiş yani olur oyu kullanmıştır. Daha sonra, Hz Ömer’in de tüm icraatları yakından takip edilmiş, hatta sahabe, Müslümanların ikinci halifesinin yüzüne karşı; “Ey Ömer, eğer eğilirsen seni kılıcımızla doğrulturuz” deme cesaretini gösterebilecek kadar geniş bir fikir hürriyetine sahip olmuştur. Burada Hz Ömer’e dair bir kıssayı da yazımıza almakta fayda var. Adalet timsali olarak da anılan ikinci halife Hz Ömer zamanında bir ticaret kervanı şehre gelerek, Medine’nin biraz dışında konaklamış ve kervandakiler yorgunluktan hemen uyuyakalmışlardır. Bu esnada şehri dolaşmakta olan Hz Ömer bunları görür. Ve Abdurrahman bin Avf’ın evine gelerek, şu sözlerle bu durumu ona aktarır; “Bu gece bir kervan gelmiş. Hiçbiri Müslüman değildir. Fakat, bize sığınmışlar. Eşyâları çoktur ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları biz koruyalım.” Abdurrahman bin Avf, Hz Ömer’in düşüncesini isabetli bularak hemen hazırlanır, beraber kervanın olduğu yere giderler. Sonra ne mi olur? Hz Ömer ve Abdurrahman bin Avf sabaha kadar, Medine sınırlarına sığınmış olan gayrimüslimlerin kıymetli eşyalarının başında beklerler. Ve, gün ağarmaya başladığından, onları görerek şehre kadar takip eden kervandan bir kişi, sabaha kadar mallarını koruyanın Hz Ömer olduğunu öğrendiği zaman hissettiği şaşkınlık, İslam dininin kendinden olmayanın canına,malına,ırzına karşı gösterdiği yüce ahlakın en güzel tezahürlerinden biri olarak, kazınır belleklerimize. Hz Ömer ardından, Hz. Osman’ın halife seçilmesi, yine vurgulamaya çalıştığımız demokratik işleyişin en güzel örneklerinden birini yansıtmaktadır.Zira, Hz. Ömer düşman tarafından sırtından hançerlenerek yaralandığında ve öleceğini anladığında, hemen dokuz kişilik bir kurul oluşturarak, yeni halifenin, bu kurul tarafından seçilmesini istemiştir. Ve Hz. Ömer vefat edince, kurul üyeleri toplanarak halifeyi seçmeye çalışmışlardır. Ancak istişareler uzayınca, Abdurrahman bin Avf’ı halkın arasında dolaşmak üzere tayin ederler. Ve o da hemen halkın arasına karışarak onların düşüncelerine müracaat etmeye başlar. Halkın düşünceleri sonucunda da Hz. Osman’ı halife seçilir, şura da bu seçimi onaylar. Hz Osman, halife seçildikten sonra da bugünkü anlamda demokratik mekânizmaların yürürlükte olduğu açıkça görülmektedir. Zira, ilk iki halife zamanında olduğu gibi, halifenin icraatları, yine ciddî bir şekilde takip edilmekte ve yanlış yaptığı düşünülürse ,gerek yakın arkadaşları gerekse halk tarafından şiddetle eleştirilebilmektedir. Mesela Hz. Osman, akrabalarına iltimas geçtiği iddiaları ile ilgili olarak eleştirilmiştir. Hatta bu eleştiri sözlü olarak kalmayarak, yazılı bir metne dökülmüş ve bu metin bizzat Hz. Osman’ın kendisine iletilmiştir. İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzura kavuşması için dâima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilerle danış. Ve bil ki halk sınıflara ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzûra erer; bir kısmının öbür kısmından müstağni kalmasına imkân yoktur. Hz Ali Hz Ali’nin halife seçilmesi de, yine şura kararıyla olmuştur. Seçilen halifeye biat etmenin, bu kimsenin halifeliğini sorgusuz sualsiz kabul etmek anlamına gelmediğini söylemiştik. Velhasıl kelam “biat etmek”, düpedüz bir seçim sandığına oy kullanmak olarak düşünülebilir, demiştik. Hz Ali’nin halife seçilmesi ile beraber maalesef İslam dünyasında ayrılıklar baş göstermiş, “olur” oyu kullanmayarak, Hz Ali’ye biat etmeyen Muaviye ve yandaşları, akacak kardeş kanının da müsebbipleri olmuşlardır. O kardeş kanı hala akmaya devam ediyor.. Oysa, Hz Peygamber’in vefatından sonra, seçimle işbaşına gelen ilk halife Hz Ebu Bekir döneminden beri yani 1376 senedir, cihanşümul bir Cumhuriyet’in evlatlarıyız. O kardeş kanı hala akmaya devam ediyor.. Çünkü gerçek değerlerin peşi sıra gitmek için yeterince inatçı ve kendimizle yüzleşebilmek için gerektiği kadar cesur olmadığımız için, baştan aşağı tekdüze bir sürü korkuyla dolduruyoruz hayatımızı.. Biz, Siz, Onlar..Hepimiz..En maharetli olduğumuz şey sadece korkmak.. Kaynaklar : Prof.Dr. M.Hamidullah, Islam’da devlet idaresi,Türkçesi: Hamdi Aktaş Prof.Dr. M.Hamidullah, İlk İslam Devleti,Türkçesi :Prof.Dr.Ihsan Süreyya SIRMA Nech-ül Belaga tercümesi Prof. Abdülbaki Gölpınarlı Bu makale toplam 3428 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||