-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Türkiye-Suriye birliği-III
Hasan Can
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Türkiye-Suriye birliği-III

ORTADOĞU’DA YENİ BİR OLUŞUMUN ZEMİNİ:

TÜRKİYE-SURİYE BİRLİĞİ

-III-

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.

Başımız da tek, aklımız da tek.

Ne diye iki görür olup kalmışız

İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?

Mevlânâ

Dünyayı alt üst eden emperyalist dalgaya karşı Ortadoğu’da yeniden birlik olmanın formülleri üzerinde zaman zaman çalışılmasına rağmen, şartların elverişli olmaması nedeniyle bu planın Birinci Cihan Harbi’nden bu yana bir daha gerçekleşmediği bilinmektedir. Aslında Türkiye-Suriye-Irak Federasyonu fikri, ilk kez milli mücadele yıllarında Kuvayi Milliye kadrolarınca dile getirilerek hayata geçirmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, Millet Meclisi’nin 24 Nisan 1920 tarihli oturumunda, Anadolu ile yeniden birleşmek isteyen Suriye ve Irak temsilcileri ile Mustafa Kemal ve mücadele arkadaşları arasında önemli temasların olduğu bilinmektedir. (Albayrak, 2006; 26-27). Ancak o dönemde bölge üzerinde ağırlığını hissettiren emperyalist baskılar, dünyanın müsait olmayan siyasal şartları, İkinci Cihan Harbi ve soğuk savaş dönemi derken Ortadoğu adeta bir problemler yumağı halinde mevcut parçalı/çatışmacı yapısını bugüne kadar taşıyarak gelmiştir.

Osmanlı coğrafyası üzerinde yaşayan dindaş, akraba toplumlara yabancı ve uzak kalışımızın yalnızca düşmanlarımızın menfaatine olduğu; onların güçlerine güç kattığı bir gerçektir. Bir bakıma biz Müslümanlar, inanç ve irfan dünyamızdan uzaklaşma cihetiyle Nuh Peygamberin oğlu Kenan gibi davranmışız yıllar yılı. Tûfandan dağa doğru kaçtıkça kendimizi bu beladan kurtaracak gemiden uzaklaştığımızı akıl edememişiz. Lütuf sofrasındaki nasipsizler gibi davranmışız hep. Koca bir asrı (yirminci yüzyıl), üzerinde uyuduğumuz zenginlikten bihaber ve bünyemize yabancı kapılarda el açarak tüketmişiz. Bölgemizdeki parçalanmışlığın sebebini sorgulayacağımıza, bunu uzun yıllar bir kader gibi algılamış ve bugün bile ulus devlet yaklaşımı dışında elimizde hiçbir seçeneğin olmadığına kendimizi şartlandırmış durumdayız. Oysa biz, bir ırkın değil, bir irfan ve medeniyetin milletiyiz. Bu medeniyet hamulesinin içinde bütün İslâm unsurları yer alır. Bu unsurları Türk, Kürt, Arap, Acem, Arnavut, Boşnak diye ayırt etmeden hepimizin elbirliğiyle ait olduğumuz irfan ve medeniyeti diriltme gibi bir yükümlülüğü bulunmaktadır.

Ne yazık ki uzun yıllardan beri üst üste yapılan hatalar bizi hedeflerimizin hayli uzağına itmiş; haliyle bu durum düşünce ve basiretimizde büyük aşınmalar meydana getirmiştir. Bugün içinde bulunduğumuz problemlerin üstesinden gelemememiz büyük ölçüde bu akıl ve basiret tutulmasının eseridir. Nuri Pakdil’in deyişiyle: “Birileri dünyanın en güzel meydanları olan Beyazıt’ta, Ramallah’ta, Azatlık’ta, Firdevs ve Hazar’da cesedimizi tekmelerken; buna karşı yalnızca sızlananları dinleyen ağıtçı kadınlar gibi davrandığımız için bizler hâlâ bu durumdayız. Hüseyin’lerin ölümünden ağıt yerine dersler çıkarabilseydik bugün her birimizin hayatı birer Kerbela’ya dönmüş olmazdı” (Aktaran: Bulduk, 2005).

Vaziyet, şimdiye kadar bu minval üzere geçmiş olsa da hakikatte karşımızda çözülmez bir durum bulunmamaktadır. Vakit, bölgemizdeki Müslüman ve akraba toplumlarla aramızda varolan yapay sınırların kaldırılması gereken günün gelip çattığını haber vermektedir. Nitekim bugün içinde bulunduğumuz medeniyet krizinden çıkabilmemiz için Ülkemiz mütefekkirlerinden Sezai Karakoç yıllardan beri Türkiye, Suriye ve Irak’ın “Dicle-Fırat Federasyonu” adıyla federal bir çatı altında birleşmeleri gerektiğini dile getirmektedir (Karakoç, 2002; 64-74). Günümüzde elçi, büyükelçi gönderdiğimiz yerlere geçmişte vali, mutasarrıf ve kaymakam gönderen, adeta uçsuz bucaksız bir coğrafyada ezan sesi duyulmayan yer bırakmayan bir millet ve medeniyetin çocukları olarak bugün büyük bir medeniyet atılımında bulunmak kuşkusuz boynumuzda en büyük vecibedir (Ayaşlı, 2003). Dolayısıyla Türkiye, tarihten bize yansıyan bu yükümlülükten ötürü emperyalistlerin Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) karşı Ülkemiz ve bölgemiz lehine olumlu neticeler verebilecek alternatif projeler geliştirmek zorundadır. Bunun başında ise gelecekte bütün Ortadoğu’yu tedrici olarak birleştirebilecek Türkiye-Suriye Birliği Projesi (Çekirdek Ortadoğu Projesi) yer almalıdır (Albayrak, 2006; 27).

Şairin:

“Devrilen her taş benim taşım.

Yıkılan her ev benim.

Benden yıkılıyor hepsi, ben yıkılıyorum.

Yıkılan benim!” (S. Karakoç).

mısralarında ifade edildiği gibi, kuşkusuz Bağdat’ın her bombalanışında bitip tükenen öncelikle kendi insanımız, irfanımız, gelecek ve varlığımızdır. Vurulan bedenler, yakılıp yıkılan şehirler bütünüyle bize aittir. Çünkü Bağdat’ın, Erzurum’un, Şam ve Saraybosna’nın birbirinden farkı bulunmamaktadır. Medeniyet algımızda her şehir aynı zamanda unutulmaz birer abide şahsiyet, birer sevgili ve birer “ana”dır. Nuri Pakdil, bu yüzden Beyrut’u Meryem’e, Mekke’yi Hatice’ye, Kars’ı Leyla Halid’e, Bağdat’ı Muleyka’nın kadınlarına ve Kudüs’ü ise öz anasına benzetir (Bulduk, 2005). Bu bağlamda Hz. Mevlânâ da: “Biz Şam’ın başı dönmüş sevdalısı ve Şam delisiyiz” derken, şehirlerin insan ve medeniyet ile olan bağına dikkat çekmektedir. Şam ki, bağrında barındırdığı Muhyiddinlere doğrudan Peygamber buyruğuyla “Füsusu-l Hikem”in yazdırıldığı beldedir. Osmanlı toplumu olarak en zor günlerimizi yaşadığımız bir dönemde (1911) asla ümitsizliğe düşmememiz gerektiğini dile getirerek, istikbale dair anlamlı müjdeler ihtiva eden “Hutbei Şamiye”nin irad edildiği Emeviye Camii de yine buradadır. İşte bu toprakların çocuğu Beyrut, Basra, Şam ve Bağdat’ı bu yüzden özbeöz kendi şehirleri olarak görür ve bunların yıkılmasını da yine bu sebeple Selimiye’nin yıkılışıyla eş değerde tutar.

Bütün bu anlatılanlar, Türkiye’nin Ortadoğu’nun ayrılmaz parçası olduğunu hatırlattığı gibi, esasen bölgenin anahtarının da Türkiye’nin elinde olduğunu göstermektedir. Zira medeniyetimizin temelinde aynı kitap yer almakta ve hepimiz aynı kaynaktan beslenmekteyiz. Bundan sonra da hayat ırmağımız yine bu kaynağın eseri olacaktır. Bizi besleyen kaynakları kurutursak ortada ne ırmak kalır ne de millet. Kim ne derse desin, sınırlarımızın ötesindeki Hasan ile berisindekinin hatıraları, inancı, kültürü, kıblesi ve kaderi aynıdır. Hepimizin dâvâsı ve Leyla’sı tıpkı gönlündeki Mevlâ’sı gibi ortaktır.

İbrahim, Yusuf, Zekeriyya ve Muhammed aleyhisselamdan kalma hatıralarla dolu coğrafyamız insanımızı buluşturmak için yeterli potansiyele sahiptir. Asırlarca savaşan Fransız, İngiliz ve Alman ulusları bir araya gelebiliyorsa, Türkiye-Suriye birliğinin önünde hiçbir engel yok demektir. Bu iki ülkeyi aynı çatı altında buluşturma projesinin yalnızca iki ülke insanını değil, Ortadoğu’daki bütün mazlum yürekleri huzura kavuşturacağından şüphe edilmemelidir. Türkiye, İbrahim olmayı başarırsa aynı inanç, kültür ve geleneği paylaştığımız Medineli, Halepli, Bağdatlı insanlar illaki çağrımıza İbrahim’in kuşları misali kanat çırparak gelirler; yeter ki biz uygun lisan ile çağırmayı bilelim!

Hama ve Humus’un Urfa’dan, Halep’in Antep’ten, Şam’ın Bursa ve Konya’dan hiç bir farkının olmadığı hem Anadolu’da hem de Suriye’de hemen herkesçe bilinmektedir. Şairin ifadesiyle bu şehirler “Senin şehrin, benim şehrim ve hepimizin şehri.” Çünkü bu coğrafya bir bütünün parçalarıdır. İnsanı, kültürü ve tarihi ile bir bütün. Lazkiye ve Kamışlı ne ise Nusaybin ve Kars odur. Her iki yakanın insanı için Hz. Peygamberin ayak izinin bulunduğu Kerimiye Camii ne ise Bursa’daki Ulu Cami de odur. Erciyes’ten Kayseri’yi, Erek’ten Van’ı ve Uludağ’dan Bursa’yı seyretmek insanda hangi hissiyatı yaşatıyorsa; Kırklar dağından Şam’ı izlemek de aynı duyguyu yaşatır. Yirmi bin sahabenin yanı sıra, üzerinde Zekeriyya ve Yahya peygamber ile Selahattin Eyyubi, Muhyiddin-i Arabî ve Halid Bin Velid gibi medeniyetimizin köşe taşları konumundaki insanların medfun oldukları bir inanç coğrafyası (bugünkü Suriye toprakları) Anadolu insanı için elbette sıradan ve yabancı bir ülke coğrafyası gibi geçiştirilemez.

İslâm tarihi boyunca Kudüs’ün de dâhil olduğu Suriye (Bilad-ı Şam) toprakları, bizim insanımız için her zaman peygamberler diyarı olarak anılmış ve kutsal kabul edilmiştir. Nitekim Kudüs’ü “ana” diye tarif eden mütefekkirlerimizin hassasiyeti bu kültür ve inanç kodundan kaynaklanmaktadır. Norşinli Muhammed Diyaüddin ile Kamışlılı Ahmet Haznevi yıllar yılı bu coğrafya üzerinde aynı mefkûrenin meşâlesini taşımış ve aynı dâvânın dâvâcıları olmuşlardır. Halk arasında 93 Harbi olarak anılan 1877–1878 Osmanlı - Rus Savaşı’nda ordumuzun “Filistin Alayı”nın bütün askerleri tıpkı Çanakkale’deki 57. Alay gibi topluca şehit olmuşlardır. Tarihe mal olmuş bu kahramanlık örneği bile Şam, Bursa, Kudüs ve İstanbul’un gerçekte bir vücudun azaları olduklarının kanıtıdır. Tıpkı canlı bir vücudu öldürmeden parçalara bölme imkânının bulunmaması gibi, bu medeniyet şehirlerini ayırarak aralarına yapay sınırlar yerleştirmek de aynı derecede imkânsızdır. Bu itibarla, ruhu ve bedeni bir olan toplumların mülkü, devleti ve geleceği de birdir, bir olmalıdır! Zira Yahya bin Muaz’ın da dediği gibi: “Birliğin kederi ayrılığın safasından daha hayırlıdır.”

Sonuç

Ortadoğu’da yükselen feryada kulaklarını tıkayıp, yalnızca AB üyeliğine koşullanan bir Türkiye, bütünüyle başka güçlerin emrinde olacağından, bu durum Anadolu insanı kadar bölgemizdeki diğer toplumları da ruhen yaralayacaktır. “Suriye ve Irak gibi ülkelerle birlik olunmaz” diyenler, Fransa ile hangi zemin üzerinde ve nasıl birlik olunacağını izah edebilecekler midir? Bu sebeple Medeniyetler arası ittifak masalına aldanmadan bir an evvel “müminler arası kardeşlik ekseninde” buluşmamız gerekir. Çünkü alınyazımız ortaktır. Yakın gelecekte Konya’nın, Erzurum’un, Halep’in, Van’ın birer Hebron ve Jeriko olarak anılmasını istemiyorsak, hangi etnik temele dayanırsa dayansın bölgemizdeki toplumların tümü aynı duvarın tuğlalarıymışçasına birbirleriyle kenetlenip, “biri diğerinin kuvveti, öteki berikinin aklı olmak zorundadır” (Nursi, 1990).

Günümüz Suriye toplumu ile Büyük Selçuklular ve Eyyubiler döneminden Osmanlı devletinin dağılmasına kadar aynı ülkenin vatandaşları olarak yaşamışız. Birbirimizden ayrı kalışımızın tarihi ise yalnızca doksan yıllıktır. Yüzyıllarca birlikte yaşamayı başarmış aynı inanç ve geleneğin insanları olarak bugün de Türkiye-Suriye Birliğinin gerçekleşebileceğine gönülden inanıyoruz. Bunun için:

Fransızlardan kalma iki ülke arasındaki mevcut sınırı aramızda birleşme hattı olarak değerlendirerek; Türkiye-Suriye birliğine hizmet edebilecek ortak çalışmalara ağırlık verilebilir.

Bölgesel birliği yeni bir medeniyet hamlesiyle perçinleyerek sağlam bir zemine kavuşturmak ve ayrıca Müslümanların bütünleşmesine gerekli bilimsel katkıları sağlamak için iki ülke ortaklığında Nurettin Zengi yahut Selahattin Eyyubi’nin adını taşıyan bir üniversitenin kurulması planlanabilir. Bu üniversite bünyesinde kurulacak kürsü ve enstitülerde ağırlıklı olarak tarih, din, medeniyet, siyaset bilimi, yönetim, kalkınma, güvenlik, eğitim, dil, kültür, toplum vb. bir çok alanda lisansüstü düzeyde akademik çalışmalar yürütülebilir.

Türkiye ile Suriye arasında gümrük birliği, ortak para birimi, serbest dolaşım, vb. alanlarda ihtiyaç duyulan hazırlıkların yapılması için gerekli çalışmalar yürütülebilir. İki ülke ortaklığında bölgedeki diğer ülkelere de hizmet verebilecek sanayi ve ticaret merkezleri, serbest ticaret bölgeleri kurulabilir; otoyollar, demiryolları ağı, limanlar ve hava meydanları inşa edilip, bölge insanının hizmetine sunulabilir.

İki ülkenin birliğine hizmet etmek üzere aşağıda adları sıralanan kurul, konsey ve ajansların oluşturulması için çaba sarf edilebilir:

Türkiye-Suriye Bakanlar Konseyi

Türkiye-Suriye Parlamentoları İşbirliği ve Dayanışma Komisyonu

Türkiye-Suriye Ekonomik Kalkınma ve Sosyal Konseyi

Türkiye-Suriye Strateji Geliştirme ve Dış Güvenlik Konseyi.

Türkiye-Suriye Eğitim, Bilim ve Kültür Konseyi.

Türkiye-Suriye yatırım ve kalkınma ajansı.

Ayrıca “enerji, sağlık, adalet, tarım, çevre, gençlik, kırsal kalkınma, yerel yönetimler, kentleşme, altyapı, ulaşım, endüstriyel dönüşüm, istihdam, bölgesel işbirliği, ekonomik ve sosyal bütünleşme, vatandaşlık ve dış ilişkiler” gibi çeşitli alanlarda gerekli çalışma ve planlamaları yürütülebilecek çeşitli birim ve ünitelerin de oluşturulması için çaba sarf edilebilir.

Netice itibariyle, batan güneşimizi hızla doğuya döndürebilecek bir anlayış ve harekete bugün ihtiyacımızın bulunduğu ortadadır. Topraklarımız üzerinde yaşamayı bir kabz gecesi olmaktan çıkarıp, bu coğrafyayı bir daha huzur ve güvenin mekânı (darü’s-selâm) kılmak da büyük ölçüde yeniden tarihin denge milleti olup olamayacağımıza bağlıdır. Boynu bükük medeniyetimizin enkazındaki küllerden bir daha kıvılcımların çakması ise, ancak ideallerimizi diri tutmak ve bunları hayata geçirmekle mümkün olacaktır. En azından dünyanın aleyhimize olan işleyişini lehimize çevirmek için bugün buna mecburuz.

Hz. Mevlânâ: “Kendi halinde kalırsan bir damlasın; ama bütüne katılırsan bir derya olursun” der. Dolayısıyla, AB gibi bir abesler denizinin derinliklerine at sürmektense, Türkiye’nin ait olduğu dünyaya dönüp misyonu ile bağdaşır adımlar atması artık bir zaruret halini almıştır. Önemli olan, medeniyet eksenli adımlar eşliğinde ve kimseyi ürkütmeden bölgemizde yeni bir ittihat fikrinin fitilini ateşleyebilmektir. Bunun ardından Şirazlı Hafız’ın da dediği gibi “hüzünler kulübesinin gül bahçesine dönmesi” kendiliğinden sağlanacak ve bu istikametteki diğer adımlar da hem iki asırlık makûs talihimizi yenmeye hem de ufkumuzu kapatan kara yazgıyı bertaraf etmeye hizmet etmiş olacaktır.

Zahmet için gözyaşı değil, elden geldiğince emek sarf etmek gerekir. Bu sebeple ileride gözyaşı dökmek istemeyen herkesi birlik ve dirliğimiz için gayret göstermeye çağırıyoruz. İnanıyoruz ki Allah (C.C.), dünyadaki sayılı ilim ve irfan merkezlerinin başında gelen İstanbul şehrini, sokaklarında kapkaç yapılması için değil; Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi geniş bir medeniyet havzasında beşeriyetin ihtiyaç duyduğu dâvâ ve değerlerin yaşatılmasına beşiklik etsin diye bize armağan etmiştir. Bu inançtan hareketle, gönlünde yarına dair zerre kadar ümidi olan herkesi bölgesel birliğimiz için çalışmaya davet ediyoruz. Çağımızda küresel dünyanın şartları artık dönüşü olmayan bir yolda olduğumuzu göstermektedir. Önümüzde yalnızca iki ihtimal var. Ya mübârek bir sabahın alacasındayız ya da ecelimizle karşılaşmanın vaktinde!

KAYNAKÇA

ALBAYRAK, Hakan (2006). İslam Birliğinin Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği, Vadi Yayınları, İstanbul.

AYAŞLI, Münevver (2003). Rumeli ve Muhteşem İstanbul, Timaş Yayınları, İstanbul.

BULDUK, Zeki (2005), “İnadına Kudüs Diyen Bir Adam: Nuri PAKDİL”, Kitap Postası Aylık Kitap Dergisi, Sayı: 6, Eylül 2005

DOLMACI, Emine. “Suriyeli Yazar Muhammed Velid Rıdvan: Aramızda Sınır Yok, Köprü Var”, Zaman-Turkuaz, 20 Kasım 2005, Sayı: 188

EFLAKİ, Ahmet (1989). Âriflerin Menkıbeleri, Çeviren Tahsin YAZICI, Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul, 1989, 2 cilt.

GEMUHLUOĞLU, Fethi (1975). “Dostluk Üzerine”, (Fethi Gemuhloğlu’nun 22 Kasım 1975’te yapmış olduğu konuşma metni), http://derinedebiyat.blogcu.com/523139/ & İndirilme Tarihi: 21.3.2007

Hazreti Ali, Nehc’ül-Belâga, Hazırlayan: Abdülbaki GÖLPINARLI, Der Yayınları, İstanbul.

İKBAL, Muhammed (1999). Cavidname, Çeviren: Annemarie Schimmel, Kırkambar Yayınları, İstanbul.

KARAKOÇ, Sezai (2002). Çıkış Yolu I, Diriliş Yayınları, İstanbul

KARAKOÇ, Sezai. “Alınyazısı Saati”, (Şiir); http://korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=33, İndirilme Tarihi: 28.3.2007

MAUROİS, Andre (Emile Salomon Wilhelm Herzog). Yaşama Sanatı, Yayına Hazırlayan: Kevser Nazlı Özburun, Kaknüs Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1998

NURSİ, Said. (1990). İçtimai Reçeteler, İstanbul, 1990, Cilt: II, S.264

SHAMİR, Israel. “Avrasya’da Barış ve İstikrar” (Konferans/Şubat–2003/İstanbul), Türkiye ve Dünyada Yarın Dergisi, Mart–2003 “Büyük Sultanın Şehri”, http://www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar.php?id=215 & İndirilme Tarihi: 12.11.2006

TAVŞANOĞLU, Leyla. “PKK Konusu Kapandı”, Baas Gazetesi Genel Müdürü ile Söyleşi, Cumhuriyet, 31 Aralık 2000

hasancan8@mynet.com

Bu makale toplam 5483 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2300, Satış 1.2400; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.9140, Satış 1.9300
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi