-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Erol Göka
Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Niye birisine tutkuyla bağlanırız?

NİYE BİRİSİNE TUTKUYLA BAĞLANIRIZ?*

İlişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onların değişik adlar altında sınıflandırılmalarına yol açıyor: Hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tutkulu aşk... Postmodern zamanlarla birlikte tüm sınıflandırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık bu sınıflandırmalara modası geçti gözüyle bakıyoruz. Ama “Birisine niye tutkuyla bağlanırız, tüm duygusal enerjimizi ona yatırır ve onunla neredeyse yapışık olmayı isteriz?” sorusu postmodern dayatmalara rağmen geçerliliğini koruyor. Zira gündelik hayatın ilişkiler alanındaki birçok sorunu (ayrılmalar, aşk kırgınlıkları, aşk cinayetleri, kıskançlık krizleri, itiraflar vs.) bu soruya doğru düzgün bir cevap bulamayışımızdan kaynaklanıyor. Bu yazıda bilim dünyasının dikkatinden çok uzakta olan bu kadim soruya cevap aramaya çalışacağız.

Cevabımızın birinci bölümü insanın ve insan arzusunun ne olduğuyla ilgili. Önce şu insan varoluşunun niteliği üzerinde duralım:

"Nereye gitsek kendimizi de götürüyoruz". Bu sözün Heidegger'in "Her insan kendi ölümünü ölür" sözü kadar saçma olduğunun farkındayım; saçma ama varoluşumuzun ağırlığını hissettiren... Bu ağırlığı hissedebilmek için sözü kanırtmaktan başka çare kalmıyor. Hep kendimizle baş başayız; zamana ve mekana yayılmış bir halde, varolmaya mecburuz. Varlık karşısında edilgen olmaya, ona boyun eğmeye mahkumuz. O yüzden Levinas, "varolmak lütuf değil, ağırlıktır"; Sartre, "varolmak susamadan içmek gibi bir şeydir" demiş. O yüzden karanlıkta yalnız kalan çocuk, varolmaktan korkar; onun korkusu karanlıkta beliren korkunç yaratıklardan, fantastik imgelerden, ölmekten değil, bizzat varolmanın kendisindendir; uçsuz bucaksız ve biteviye akıp duran varlık karşında hissettiği çaresizlik duygusundandır. Varoluşun ölümle nihayet bulması bile insanı kapsayan durmak bilmeyen varoluşun kendisinden daha az korkutucudur. Bizim trajedimiz, bir gün fanilik yazgımıza bağlı olarak hiç olup gideceğimizin değil, varlığın içinde tutsak olmanın; yabancı bir gücün benimiz üzerindeki iktidarının değil, benimizin kendisine bağlanmasının trajedisidir.

Varoluşumuz, terk edemeyeceğimiz, ebediyen bağlı olacağımız bir doluluk; benimizin bir ayağı her zaman kendi varoluşumuzda. Kendi benimize çakılıyız; başkalarından önce kendimizin kölesiyiz; benimizin ilk sahibi, kendimiziz. Bilincimizin kendi tutsaklığını keşfettiği ilk bağ, kimlik bağı; ne yaparsak yapalım kendimize dönüp geliyoruz. Bu, bizim insan olma trajedimiz. Bu trajediyi anlayabildiğimizde, hep kendimize geri dönme, kaderimizi yenme hayalini gerçekleştirmenin aslında kendimiz olma, kendi kimliğimizi edinme mücadelesinden daha temelde yer aldığını görürüz.

Bu trajediden, varoluşun ağırlığından bir nebze olsun kurtulmak, ancak başkasının varlığı içinde erimekle olanaklı. Başkasının varlığı ve onun bana bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna gelirim; bir başkasına ait olur ve kendimin olmaktan bir an için sıyrılabilirim. Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir (levinas). Başkası benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır (Sartre). Başkası bana baktığında, üzerimde tartışmasız bir üstünlük sağlar; başkası kaygısı, beni sanki bir sarsıntının etkisi altındaymışım gibi bana rağmen ele geçirir. Öteki, varlığıma engel olarak benim tam anlamıyla var olmamı imkansızlaştırır. Ben, ötekinin sorumluluğunu almaya zorlanmış, bu konuda bir istek duymamama rağmen ahlaki bir zorunluluk tarafından kuşatılmış birisiyim. Bu yüzden insan, hep anlatıldığı gibi kalbi sevgiye susamış, barışsever bir varlık değildir; insanın özünde hiç de o ne olduğu belirsiz sevgi yoktur; sevgi, insana kurtulamayacağı bir sorumluluk olarak dayatılmıştır. Bu yüzden benimle o arasındaki zorunluluğun diyalektiği, kişiler arası alan, hem sevginin hem şiddetin yuvalandığı yerdir. Bu yüzden Sartre, sadist şiddetten duygusal aşkın yumuşaklığına kadar tüm arzu biçimlerini, öznenin "öteki"nden kurtulmak için ortaya koymuş olduğu savaş hileleri olarak tanımlar. Benim kendimi göremeyeceğim biçimde beni görerek (Bakhtin) bana sahip olan "öteki"yle ilişki, "ben bilinci"min temelinde bulunur. İşte bu nedenle hayat, benle öteki arasındaki mücadeledir. Bazı düşünürler sayesinde artık dünya yüzünde "birey" diye tek başına bir varlığın olmadığını, bu durumda bir soyutlama olan bireyin içinde özsel olarak sevgiyi ve şiddeti taşımadığını biliyoruz. Biz, sevgi ve şiddetin geçiş nesneleriyiz. "Vazgeçilmez öteki", tutkumuza yapışandır; yeri doldurulmaz dost, yeri doldurulmaz düşman ve aşık olduğumuz kimsedir; bırakamadığımız alışkanlıklarımız, fanatiği olduğumuz her şeydir.

Evet, birbirimize mecburuz, bu anlaşılabiliyor artık. Şimdi insan varoluşuyla ilgili bir adım daha atmalı, bu söylediklerimizi duygular bağlamında açıklamaya çalışmalıyız: Bunun için Heidegger'in duygudurum (mood) hakkında söylediklerinden yaptığımız bazı çıkarımlara ihtiyacımız var.

Dünya içinde varlığımız hep bir hayat kipine (mod) sahiptir. Bu kip, hem daima, kendiliğinden bir tarzda, bizim toplumsal dünyamız tarafından etkilenir hem de daima bir "duygudurum" (mood) içindedir. Bir duygudurum içinde olmak, verili bir zamanda hep duygulanımsal özel bir konum veya zihin durumuna sahip olmaktır. Her zaman "nasılsınız?" veya "kendinizi nasıl hissediyorsunuz?" sorularına vereceğimiz bir cevabımız vardır. Duygudurumumuz sayesinde, tıpkı bir çalgının bir müzik parçası için akord edilmesi gibi, kendimizi yaşam dünyamıza akord eder, ayarlarız; daha doğrusu akord edilir, ayarlanırız. Üstelik bir duygudurumun yerini yalnızca bir başkası alabilir; duygudurumun yerine bilişsel bir içgörüyü koymamız mümkün değildir; her zaman bizi dünyaya ayarlayan bir duygudurum içindeyizdir. Bu duygudurumsal ayarlanma sayesinde bir "yük" olarak taşıdığımız varoluşumuzun ağırlığından kurtulmak isteriz; "iyi duygudurum", "elasyon" varoluşun yükünü hafifletirken, "kötü duygudurum", "disfori" bu yükü ağırlaştırır. Bu nedenle ayarlanmamızı olabildiğince "iyi duygudurum"la yapmaya, hayatı güzel bir müzik parçası dinler gibi yaşamaya çalışırız. Ne ki bu o kadar kolay değildir; kimi zaman bizzat çalgının yapısal olumsuzlukları (genetik ve biyolojik sorunlar) nedeniyle kimi zaman da kah bizim akord yapma yeteneksizliğimiz (iletişim ve başa çıkma becerileri) ya da ortamın uygunsuzluğu (tarihsel ve kültürel gelenek) yüzünden akord iyi yapılamaz ya da yapılsa bile ortaya çıkan beste iyi olmadığından hiçbir işe yaramaz.

İşte tutkularımızı birine yapıştırmamız, onun bizim için “vazgeçilmez öteki” haline getirmemiz, kendi varoluşumuzun ağırlığı altında ezilmeden varolabilmemiz, başkalarına olan mecburiyetimizin tek bir kişi üzerinden, üstelik belli ölçülerde iyilik vadeden bir duygudurumla sürdürülebilmemiz içindir. Vazgeçilmez öteki, hayatı iyi bir beste dinler gibi yaşamak için bize sunulan bir olanaktır.

İnsan varoluşu hakkında bu söylediklerimizi, şimdi de “insan arzusunun ayırt edici niteliği” hakkında konuşarak tamamlayalım ve baştaki soruya cevabımız iyice netleşsin.

Bugün çoğumuzun bakışına göre, insan arzusunun, diğer canlıların arzulamalarından hiç de belirgin bir farkı bulunmamaktadır; "gereksinim" (need), "istek" (demand) ve "arzu" (desire) kavramlarının hepsi, hemen hemen aynı anlama sahiptir ve insan bedenindeki organik bir işlevin zorlamasıyla ilgilidirler. Biz ise, “insan arzusunun ayırt edici niteliği” konusunda konuşabilmek için bize bu konuda en açık bilgileri sunmuş olan Hegel’e gitmenin en uygun olduğunu düşünüyoruz. Hegel'in "efendi-köle diyalektiği"ndeki bakışında insan arzusuyla ilgili olarak şunlar söylenir: Hegel'e göre, "İnsan isteği ya da daha iyi bir deyişle, bir bireyi özgür ve bireyselliğinin, özgürlüğünün, tarihinin ve sonuç olarak da tarihselliğinin bilincinde kılan anthropogene (insan kılan) istek, hayvanın duyduğu istekten (doğal, yalnızca yaşayan ve hayatı hakkında yalnızca bir duyguya sahip olan varlığın isteğinden) gerçek 'pozitif', veri olan bir nesneye değil de, başka bir isteğe yönelmesiyle ayrılır. Böylece örneğin erkek ve kadın ilişkisinde istek, eğer biri diğerinin bedenini değil de, isteğini isterse; eğer o istek olarak isteği 'elde etmek', 'kendinin kılmak' isterse, yani istenmek ya da 'sevilmek' yahut insan olması bakımından değerli olarak, insan bireyi gerçekliğinde 'kabul edilmek' isterse, bu insani bir istektir."

..."Başka bir deyişle, insani, antropogene (insan kılan) özbilinci ve insani gerçekliği doğuran isteklerin tümü, sonuç olarak 'kabul edilme' isteğinin bir sonucudur... İnsan bir başka insana kendini empoze etmeyi, ona kendini kabul ettirmeyi istediği ölçüde insandır... Başlangıçta, henüz diğeri tarafından kabul edilmediği sürece, onun eyleminin hedefi bu diğeridir ve onun insan olarak değeri ve gerçekliği bu diğeri tarafından kabul edilmesine bağlıdır; hayatın anlamı bu diğerinde yoğunlaşır" Yani Hegel’e göre, başkasının arzusunun arzulamak, benim arzumun, tüm insani arzunun en temel niteliğidir.

Hegel'in “efendi-köle diyalektiği”ndeki bu bakışı, psikiyatri dünyasında ilk yankısını, Fransız psikanalist Lacan'ın çalışmasında bulacaktır. Lacan, Hegel'in tezinden insan isteğinin diğer canlıların isteklerinden farklı olarak, fiziksel gereksinimlerin karşılanmasının yanısıra, bir de sevgi ve tanınma isteğini de kapsadığı ve sorunun ancak öznelerarası (intersubjective) bir bağlamda ele alınabileceği sonucunu çıkartır. Lacan, bu nedenle istek ile arzu arasında bir ayrım yapar: İstek, bedenin gereksimlerinden kaynaklanır ve daima kendine özgü bir biyolojik öge taşır ama arzu asla istek ile aynı şey değildir; arzu, her zaman isteğin hem ötesindedir hem de ondan önce vardır. Arzu, isteğin ötesinde varolur demek, arzunun isteği aştığı yani sonsuz olduğu anlamına gelir; çünkü arzuyu doyurmak olanaksızdır. Arzu, her zaman söylenemez olanı imlediğinden hiçbir zaman doyurulamaz. En özgeci olanları da dahil olmak üzere bütün insan eylemleri, "başkası"nı tanımak yoluyla ortaya çıkar. Bu nedenle her kendini tanıma arzusu, aslında, bir biçimde "başkası"nı tanıma arzusudur. Arzu, arzu için arzulamak, yani "başkası"nın arzusunu arzulamaktır. Lacan için insan, gereksinim, istek ve arzu arasındadır; bunların nerde başlayıp nerde bittikleri bir türlü bilinemez. Örneğin ağlayan çocuğa, annesi bir parça çukulata verdiğinde, çocuk, hiçbir zaman annenin bu eyleminin kendi gereksinimlerinin giderilmesi için mi yoksa bir sevgi gösterisi olarak mı gerçekleştirildiğini bilemeyecektir. Zaten bir bakıma arzunun gelişmesinin temeli de isteğin yarattığı bu düş kırıklığıdır.

Hegel ve Lacan’dan sonra, “Niye birisine tutkuyla bağlanırız?” sorusuna cevap aramak için daha fazla kafa yormaya gerek kalıyor mu?

*Yazarın, Aşina Kitaplar'dan yayınlanan "Hayata ve Aşka…" kitabından.

Bu makale toplam 1825 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1800, Satış 1.1900; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7420, Satış 1.7580
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi