- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Ekrem Eraslan
Ekonomik kriz despotizmi çağırır mı?
Küresel çalkantı büyük bir köy olmanın sonucu olarak ülkemizi de etkilemeye başladı. Son aylarda pek de hoş görünmeyen ekonomik göstergelerin yeni çalkantı ile birlikte biraz daha sevimsizleşeceği nerdeyse kesin bir kanaat halini aldı. Özellikle de küresel sermaye açısından büyük bir kazanç kapısı olan ülkemiz, açıklarını kapatmak ve sorunlarını ertelemek konusunda bu önemli şansını kaybetme riski ile karşı karşıya kaldı. Geçen beş yıllık dönemde Ak Parti iktidarının başarılı uygulamaları ve şansının da yolunda gitmesi, halkın bir süreden beri unuttuğu “istikrar”la tekrar tanışmasına imkan verdi. Tekparça bir hükümetin olması ve bu hükümetin 22 Temmuz sonrasında devletle de bütünleşmesi, kriz tetikleyecek gerilimlerin oluşmasına mani olmaktadır. Bu durum, fiili olarak mevcut olan sıkıntılara tarihsel bir isim takılacak patlama noktalarının oluşmasına, belki de gecikmesine neden olmaktadır. Geçen 5-6 yıllık dönemde Ak Parti’nin başarı hanesine yazılacak birçok gelişme yaşandı. Bununla birlikte, bu süre zarfında, tekrar bir ekonomik kriz olasılığının kapıya dayanması, geçen dönemde yapılanlarla ilgili değerlendirmeleri gözden geçirmeyi zorunlu kılmaktadır. Tekerrürle karşı karşıya kalmak, aynı yanlışların devam ettiği veya bu konuda çok da köklü adımlar atılmadığı anlamına gelmektedir. Ekonomik sıkıntılar, önce sosyal ve ekonomik hayata yansır, ardından, rakamlarda kendini gösterir ve en son olarak da adını bulur. Yaz aylarıyla birlikte başlayan durgunluk, sonbaharda rakamlarda kendisini göstermiş ve muhtemelen kış aylarında daha çıplak ve/veya korkutucu yüzü ile karşımıza dikilecektir. Geriye kalan ise bu sürecin sonunda konulacak addır. 25 Mart, 14 Nisan veya başka bir isim… Bu sefer konunun ciddiyetiyle ilgili şüphelerin olması veya olumsuz değerlendirmelerin karamsarlık olarak algılanmasının bir takım sebepleri bulunmaktadır. Bunların başında, siyasal yakınlıktan ziyade ekonomik yakınlıklarla tesis edilmiş olan hükümet-basın yakınlığı gelmektedir. Başka bir sebep , toplumun kriz beklentilerini bir ön kabulle sadece koalisyon dönemlerine ait bir sıkıntı olarak algılamasıdır. Bir diğer husus, sahada, sıkıntının, daha çok küçük ölçekli esnaf ve üretici ekseninde gelişmesidir. Bu ekonomik katman, en büyük sosyal kesimi teşkil etmesine rağmen, gerek tarihsel gerekse de işlerinin getirdiği bir zorunluluk olarak, sıkıntılarını ortaya koyma ve yüksek sesle konuşma noktasında güçlük çekmektedir. Özellikle de bu kesim dört mevsim on iki ay boyunca şikayet eden çiftçilerimizle karşılaştırıldığında, aradaki fark daha net bir şekilde görülecektir. Ekonomik sıkıntılar, sonuçları itibariyle çoğunlukla ciddi bir takım değişiklikleri de beraberinde getirmektedir. Bu durum bazen sosyal ve siyasal sonuçlarıyla da can acıtıcı bir şekil alabilmektedir. Her şeyden önce, toplumun büyük bir kesiminin sıkıntı çekmesi, tercihlerde ve davranış kalıplarında büyük farklılaşmanın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu değişim, direkt olarak,doğal mecrasında toplum eli gibi demokratik yollardan olabileceği gibi, bazen de toplum mühendisliği çabalarının bir sonucu da olabilmektedir. Bu noktada yaşanacak sıkıntıların sorumlularının kim olduğu veya kimin lanse edildiği büyük önem taşımaktadır. Çünkü ekonomik sarsıntıların meydana getireceği sosyal ve siyasal değişiklikler şekillenirken reaksiyoner tutum kendisine hedef seçeceğinden, burada cephe alınacakların kimler olacağı büyük önem taşımaktadır. Önümüzdeki günlerde bu sıkıntılı havanın devam etmesi, beraberinde suçlu bulma veya ilan etme çabalarını da getirecektir. Ve bu mücadele, hükümet ile karşıtı sivil ve resmi organizasyonlar arasında gittikçe sertleşecektir. Şimdiden, yaşanacak ekonomik çalkantıda “Başarılı hükümete gerilim yaratarak mani olan odaklar” veya “Başarısız, memleketin kaynaklarını sorumsuzca heder etmiş hükümet”in mi? suçlu olacağı konusunda algıya tesir edecek çalışmalar başlamış bulunmaktadır. Eğer birinci algı toplumda kabul görürse, bu durum, yerleşik güçlü statü sahibi kurumların ve sivil organizasyonların terbiye edilme sürecini de beraberinde getirecektir. Bu algının oluşabilmesi ve terbiye sürecinin işletilebilmesi için iç dinamiklerin tek başına yeterli olmayacağı malumdur. Küreselleşme değerlerini ortaya çıkarıp evrenselleştirmeye çalışanların açık ve aktif desteği, burada büyük önem kazanmaktadır. İkinci algının kabul görmesi ise zaten muhkem mevzileri bulunan sivil ve resmi statükoyu daha güçlü kılarak, tanzim ettikleri ölçülerde siyaset yapan odaklarla beraber bir önceki dönemin aktörlerinin hızla ve acımasızca tasfiye edildiği demokrasi ambalajlı yarı despotik bir düzeni beraberinde getirecektir. Birincisi, bölgede örneklik teşkil eden ve küresel güçlerin sanal barış planlarında yanılsama yaratacak bir yönetimi; ikincisi ise küresel güçlerin bölgede haritaları yeniden düzenleme çabalarında ajitasyonun ve operasyonel bir gücün parçası olacak yönetimi oluşturacaktır. Üçüncü bir yol mümkün mü? Veya böyle bir ihtimal var mıdır? Bu makale toplam 681 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||