- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Hasan Can
ORTADOĞU’DA YENİ BİR OLUŞUMUN ZEMİNİ: TÜRKİYE-SURİYE BİRLİĞİ II. “Kalk! Zulüm ve haksızlıkla yoğrulmuş olan dünyânın toprak yığınından kalkan tozları göz yaşlarımızla bastıralım.” Hakîm Senâî Bölgemizdeki toplumların kaderleri gibi dertlerinin çaresi de ortaktır. Bu sebeple aramızdaki farklılıklardan değil, ortak paydalarımızdan yola çıkılarak hepimiz için bir gelecek inşa edilebilir. Ayrılık ise, bilindiği gibi yalnızca acıları büyütür. Yani bu coğrafyada bir ırkın ve etnisitenin değil, ortak inanç, tarih ve gelenek birliği ile oluşmuş; değerlere dayalı, yeni ve kuşatıcı bir toplum modeli ile mevcut sorunların üstesinden gelinebilir. Kendimiz için daha iyi bir gelecek tasarımında bulunacaksak bunun, düşman toplumların İslâm dünyası için öngördükleri sömürgeci, oryantalist anlayıştan değil, kültür ve medeniyetimizi besleyen ana kaynaklardan izler taşıması gerekir. Aksi halde, Hıristiyan Batı fanatizmi, Yahudileri de stratejik ortak olarak yanına alarak –bugünkü Irak örneğinde olduğu gibi- Müslüman ülke ve toplumları birer “Bushland ülkesi” ve “Bushland toplumu”na çevirmekten imtina etmeyecektir. Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal, 20. yüzyılın başında (1908) Avrupa'dan Hindistan'a dönerken Sekille adasına uğramış; eskiden oranın İslâm medeniyetinin önemli duraklarından olduğunu hatırlayarak kendi kendine: “Göz yaşıyla değil, kan akıtarak ağla. İşte burası İslâm medeniyetinin gömüldüğü yerdir.” diyerek ağlamıştır. Oysa bugün medeniyetimiz yalnız Sekille, Mürsiye ve Belensiye’de değil, ne yazık ki artık kendi evimizde, iç karargahımız sayılan Bağdat’ta bile öldürülmektedir. Dün felaket Endülüs, Cezayir ve Bosna’nın üzerine çöküyordu. Bugün ise üç asırlık geri çekilmenin sonunda bu bela girdabı Musul ve Basra’ya ulaşmış; hemen yanı başındaki Şam ve Tahran’a ulaşması da an meselesidir. Kuşku yoktur ki Osmanlı coğrafyasının bugünkü durumu, merhum Akif’in: “Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor” cümlesiyle özetlenebilecek haldedir. Öyle ki, topraklarımızın bağrında Selahattin’in kılıç şakırtısı, Yıldırım’ın narası yerine kovboy şapkasıyla poz veren Teksaslı çavuşun tamtamları yankılanmakta ve düşmanlarımız ağlayışımıza katıla katıla gülmektedirler. Beklenen medeniyet atılımının sergilenememesi halinde hem Osmanlı coğrafyası üzerindeki ülkelerin hem de Endonezyalı, Sudanlı, Senegallı gibi diğer İslam unsurlarının geleceği bugünden daha beter olacaktır. Hatta dünyadaki negatif dönüşümün günümüzdeki hızıyla devam etmesi halinde korkarım ki yeryüzündeki çoğu toplum yalnız yurt, gelenek ve toplumsal birliğini değil, imanını bile elden çıkarmış olacaktır. Bunu önlemek için evvelemirde medeniyet algımızın tarihsel süreç içinde bozulan şeklini titizlikle inşa edip, böylece hem kendi insanımızı hem de aynı kaderi paylaştığımız diğer toplumları tıpkı bir İsrafil suru ile diriltmemiz gerekir. Aksi halde medeniyet duvarımızdan her gün yeni bir taş düşürülecek ve toplumsal bünyemiz bugünkü gibi kan kaybetmeyi sürdürerek ileride onarılması güç gedikler ortaya çıkmış olacaktır!.. Aramızda tarih, medeniyet ve inanç bağı olan toplumlarla 20. yüzyılın başından itibaren rabıtamızı kopardığımız ve yeniden yek vücut olmayı ciddiyetle düşünmediğimiz için bugün hayat bir dert yumağı, bir illet düğümü olarak dikilmiş karşımıza. Bu düğümü çözecek ustadan; bizi bilgi, idrak ve iman sarnıcından geçirerek kendimize döndürecek Hızır’dan bu sebeple yoksunuz. Her şey çoraklaşmış içimizde. Adeta derdine deva üretmekten aciz perişanları oynuyoruz. Toprağımız, evimiz, ocağımız birer esir kampı gibi. Ecdat yadigarı memleketi de tıpkı evlerimiz gibi eşe, dosta kapatarak birer hücreye çevirdik. Kardeş kardeşten habersiz. Şehirlerimiz, mabetlerimiz, hasılı bütün varlığımız yağmalanırken, bu içler acısı durumu yalnızca seyretmekle iktifa ediyoruz. Gözümüzün önünde katledilen insanımıza, bozuk para gibi harcanan kültür, gelenek ve geleceğimize sahip çıkacağımıza dünyayı ırk, ideoloji ve maddi hesaplara göre bölerek yok edenlerle müttefiklik masalı peşinde koşuyor ve soğuk savaş yıllarında olduğu gibi başkasının kanadı altında yaşayabileceğimizi zannediyoruz. Oysa müze ve mezar taşlarına bile tahammülün kalmadığı bir dünyada, üstelik düşman bir medeniyete yaslanarak yaşamayı düşünmek abesle iştigaldir ve kendimize, ait olduğumuz dünyaya dönüş yapmaktan başka seçenek de bulunmamaktadır. Daha bir asır önceye kadar biri diğerinin vilayeti, sancağı, livası olan; İstanbul’dan Hicaz’a, Bosna’dan Kahire’ye sorgusuz sualsiz gidilebilen şehirlerimizin birinden diğerine bugün pasaportla ve bin bir güçlükle ancak gidilebiliyor. Adeta bir kılıç darbesiyle bölünmüş Şam, Diyarbakır, Bağdat, Sakarya ve Medine. Fransız yazar Andre Maurois’ın deyimiyle: “Bu çetrefil düğümü (!) bir türlü çözemediğimiz için bugün karantinaya alınmış bir dünyada yaşıyor ve içinde bulunduğumuz bu durumdan kurtulmak için de meçhul Tanrılara yalvarıp duruyor iskeletlerimiz. Yıllardan beri sımsıkı sarıldığımız sahte mushaflar derdimize çare olmuyor. Çünkü hayatımızın âmentüsü çalınmış.” (Maurois, 1998). Oysa ruhu, kaderi ve derdinin çaresi ortak olan, ait oldukları medeniyetin temeline aynı kitabı yerleştirmiş toplumların birbirinden ayrısı gayrisi bulunmamaktadır. Hepimiz İslâm'ın zengin tarihsel mirasına yakışır yeni bir hayat nizamını geliştirmekle yükümlüyüz. Bu yükümlülük bir imparatorluk arayışı yahut milliyetçilik mülahazası ile dile getirilen emperyal bir görüşten değil, bütünüyle medeniyetçi bakış açısından, yani yeni bir medeniyet projesine (yeni Medine’miz) olan ihtiyacımızdan doğmaktadır. Bölgemize sunacağımız birlik daveti, muhteva itibariyle insanı kucaklayan, tarihe ve geleceğe istikamet veren, gücü sadece madde, silâh ve orduda görmeyen, hayatı dünya-ukba dengesi içinde sürdüren, bütün sosyoekonomik ve sosyokültürel meseleleri mânâ, ahlâk, ruh ve millet temelinde ele alıp değerlendiren bir hususiyet taşımalıdır. Ancak böyle bir atılım Ortadoğu’da birlik ve beraberliğin yolunu açabilir. Bu neviden bir ittihadın oluşması için ilk harcı koymak ve ilk adımı atmak elbette Türkiye ve Suriye’den beklenir. Şam ve Konya bu medeniyet projesinin icra merkezleri olmalı. Tıpkı Mevlâna’nın Şems’ten; Şems’in de Mevlâna’dan yeniden Şam çarşısında doğuşu gibi. İnsanların dirilişi, yerini şehirlerin buluşmasına bırakmalı ve bunu her biri birer belde-i tayibe olan Beyrut, Bağdat, Kudüs, Konya, İstanbul ve Mekke’nin kucaklaşması takip etmelidir. Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun yıllar önceden söylemiş olduğu: “Gün gelir bize Anadolu Beylerbeyliğini bile çok görebilirler” sözünün içten içe anlam kazandığı sevimsiz bir dönemin başındayız. Batılıların kara yüreklerinde kurgulanan yeni hinlikler henüz zihinlerde kıvam bulmadan büyük bir ittihadın ilk nüvesi olarak Türkiye ile Suriye ortak bir noktada buluşmalı ve bu birlik, bilahare Osmanlı Milletler Topluluğu gibi daha farklı bir siyasi yapılanmanın da merkezi olmalıdır. “Neden Suriye?” sorusuna ilk elden verilebilecek cevap ise; bu ülkenin Müslüman Arap toplumu içinde temsil ettiği misyonun ötesinde, bütün hususiyetleriyle hâlâ bir Osmanlı bölgesini andırmakta olmasıdır. Yüzde seksenlere varan Sünni Müslüman nüfusu, Anadolu ile birbirinin doğal uzantısı konumundaki coğrafyası ve yaşayan değerleriyle adeta Türkiye’den bir parça gibi. Suriye’de yaşayan halk, ağırlıklı olarak Anadolu insanı ile akraba olan Arap, Türk, Kürt ve Çerkez unsurlardan ibaret. Hatta günümüzde bu ülkenin başbakanlığını bile 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun ünlü bestekârlarından Buhurîzade Mustafa Itri’nin torunu Muhammed Naci Itri yapmaktadır. Suriyeli yazar Velid Rıdvan; “Türkiye ile Suriye arasında bin yıl boyunca hiçbir sınırın olmadığını dile getirerek; Selçuklu ve Osmanlılar döneminde tek devlet olduğumuzu, çünkü bu iki devlet ve medeniyetin tarihinin yalnızca Türk tarihi değil, bütün Müslümanların tarihi olduğunu dile getirmektedir. Rıdvan’a göre, dünya tarihinde Türkiye ile Suriye toplumu kadar iç içe geçmiş başka iki halk daha bulunmamaktadır. İki ülkenin toprakları da her iki yakanın halkları kadar iç içedir. Dicle ve Fırat ırmakları Anadolu, Irak ve Suriye’yi aynı kalbe bağlayan birer ana damar gibidir” (Dolmacı, 2005). Bu sebeple Şair: “Dicle ki, aşağılarda köpüklerinde; Bir şehir doğurmuş Bağdat’tır, bu senin ülken!” (S. Karakoç.) derken, Suriyeli yazarın yukarıda dile getirmiş olduğu hakikati pekiştirmektedir. Türkiye kendi meselelerine olduğu gibi, Ortadoğu’daki Müslüman toplumların problemlerine de sömürgeci ulusların tezleri ile baktığı müddetçe yalnızca dâhili sorunlarıyla uğraşan edilgen bir ülke halinde kalmak zorundadır. Bu sebeple, psikolojimizin sınırlarını geniş tutarak eskiden olduğu gibi kendi bölgemizde bir an evvel her türlü sorunu çözebilecek mihver toplum statüsüne kavuşmalıyız. Başka bir anlatımla, Hıristiyan Batı dünyasına yamandığımız tarihten beri bize biçilen “kanat ülke” rolünü terk edip; tıpkı Selçuklu, Osmanlı ve hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi yeniden “merkez ülke” konumuna yükselmeyi başarmalıyız. Nurettin Zengi, Nizamülmülk ve Yavuz Selim döneminden beri yönettiğimiz; daha bir asır öncesine kadar vali, kaymakam ve mutasarrıf görevlendirdiğimiz bu topraklara ve bu toprağın insanına oryantalistler gibi -sırf menfaat elde etme hesabıyla- bakma lüksümüz bulunmamaktadır. Kaldı ki, yalnızca Anadolu coğrafyasından ibaret bir devletin uzun süre yaşayamayacağı tarihen sabit olup, aynı durum Suriye için de geçerlidir. İki ülkenin coğrafyasının birbirinin doğal uzantısı olarak tek parça olması gibi üzerindeki toplumlar da bir olmalıdır. Deyim yerindeyse, Konya ile Şam ve Anadolu ile Suriye iki ayrı “yarım”ın oluşturduğu bir bütündür. Anadolu bir Zülkarneyn ise Suriye, yetişip ona âb-ı hayatı bulduran Hızır’dır. İki ülke halkının da üzerinde yaşadıkları coğrafya gibi birbiriyle benzer nitelikler taşıdığından kimse kuşku duymamalıdır. (Devam edecek....) hasancan8@mynet.com Bu makale toplam 3516 defa okunmuştur.
|
|||||||||||
|
||||